27 Nisan 2015 Pazartesi



MASAL BAŞI TEKERLEMELERİN ÇOCUK EĞİTİMİ ÜZERİNDEKİ ETKİSİNİN İŞLEVSEL KURAM İLE AÇIKLANMASI: ANADOLU MASALLARI GERÇEKLEŞEN RÜYA KİTABINDAKİ SEÇİLMİŞ ÖRENEKLER İLE DEĞERLENDİRİLMESİ

Masallar genelde gerçekle hayal ürününün harmanlamasından oluşan ve bir kanıt peşinde koşmayan bir anlatım türüdür. Kahramanları olağanüstü özelliklere sahip, konuları hayal ürünü olup hep bir ders verme çabası olan ve olağan üstünlükle dinleyiciyi etkileyerek kendi hayal dünyasına çeken bir türdür.
Masal kelimesinin aslı “mesel” dir. Bir süre masal yerine hikâye, kıssa ve destan gibi kelimelerin kullanıldığı da görülmektedir. Masallar diğer halk bilgisi ürünleri gibi yaşanan hayatın içinden alınmış ve gelecek nesillere başta sözlü daha sonrada yazılı gelenekte aktarılmıştır. Masalların ne zaman nerede hangi şekilde yaratıldığı bilinmemektedir. Fakat aynı masalın farklı yıllarda anlatılmasına karşın canlı bir şekilde kalması ve ilk günkü tazeliğini koruması yaşanılan olaylar, hayal dünyasında oluşan formunun orijinalliği, yaşadığı dil, kültürel ve milli değerleri yansıtması gibi maddelerle açıklanabilir.
Özellikle milli ve manevi değerlerin çocuklara küçük yaşlarda bu şekilde aşılanması önemli bir görevidir. Bunlar için Nasreddin Hoca ve Keloğlan örneği atlanamayacak kadar önemli bir yere sahiptir. Türk kültürünü, benliğini, gelenekselliğini taşıyan yegâne ürünlerdir.
Yapısal olarak bakıldığında bir masal üç ana bölümden oluşur; başı, ortası ve sonu. Çoğunlukla her bölümde masal tekerlemeleri bulunur. Bu tekerlemeler dinleyiciyi masla hazırlamak, dikkatin dağılmasını engellemek ya da uzunluk, uzaklık, zorluk, zaman gibi soyut kavramları nitelendirmek için kullanılır. Her tekerleme dilin zenginliğinin göstergesidir. Genelde kafiyeli olan kelimeler akılda ve kelime dağarcığında daha fazla tutulur. Buna en açık örnek şüphesiz ki masallar genelde geniş ve –miş li geçmiş zamanla kullanımı gösterilebilir. Özellikle bu zamanların kullanılması insanın rahatlamasını sağlayan ses fonetiğine sahip olmasından dolayıdır. Örneğin –mış eki sürekli tekrarlandığında bireyi uyku formuna sokmak gibi niteliği vardır. Böylece dinleyici mışıl mışıl uyuma formuna sokulabilir.
Tekerlemelerde de buna benzer ses tekrarları dinleyicinin ilgisini çekmeye ve onu metne adapte etmeye yöneltir. Ayrıca çocuğun hoşuna giden ses oyunlarını tekrarına ve böylece bilinçli bir dil yetisinin oluşturulmasına vesile olur. Çocuk eğlenerek öğrenmiş olur.
 Masal anlatıcısı masalı bitirirken hayal dünyası ile gerçek dünyayı bağlaması gerekir. Bunun içinde herkese aynı mutluluğu dileyerek gerçekle hayal arasında sözler barındıran tekerlemeleri kullanır. Bu mutlu sona ulaşmanın yegâne temelidir.
Tekerlemeler işlevsel kuram çerçevesinde bakıldığında; tekerleme metini değil, tekerlemenin oluşturulduğu, yaratıldığı ve nakledildiği bağlam incelenmektedir. Çünkü işlevsel kuram metin gibi somut kavramı değil, halk edebiyatı yaratmalarının neden, nasıl ve nerede yaratıldığını, neden aktarma gereksinimi duyulduğunu, dinleyicinin dinleme nedenini ve nasıl dinlediğini yani kısaca anlatma ve kullanma gibi soyut nedenleri inceler. Temsilcileri Bronislaw K.Malinowski, Franz Boas, Margerat, Mellville Herkovits ve Ruth Benedict gibi ünlü antropologlardan oluşur. Kuram bu antropologlar tarafından geliştirilmiştir. Halk edebiyatı ürünlerinin işlevleri şu şekilde sıralanabilir; 1.Hoşça vakit geçirme, eğlenme ve eğlendirme işlevi. 2.Toplumsal değerlere, kurallara ve törelere destek verme işlevi. 3. Eğitimin ve kültürün yeni kuşağa aktarılması işlevi. 4. Toplumsal ve kişisel baskılardan kaçıp kurtulma (protesto) işlevi.
Tekerlemeler çocukların hayal dünyalarını geliştiren ve kişiliğini tamamlayan yegâna ürünlerdir. Anne ve babasıyla çocuklarının paylaştığı özel ve kaliteli zaman dilimini karşılar.  Tekerlemeler, masala hazırlarken hoş ve eğlenceli bir zaman dilimi geçirilmesi, çocuklarının duygu ve düşüncelerini öğrenimi, güven ortamı gibi durumları karşılayabileceği gibi çocukların ilgisini çekme, kültür farkındalığını sağlama, paylaşma becerilerini kazanması,  yeterli kelime hazinesi ve doğru cümle kurma becerisine ulaşması, çocuğun yaratıcılığı gibi faktörleri de tetikler. 
Özellikle çocukta merak duygusunu uyandırması, neden-sonuç ilişkisi kurma becerisini kazanması, karşılaştıkları güçlükleri kavraması, kelime bilgisinin artması,  düzgün konuşma kurallarını öğrenmesi, konuşurken doğru sesi çıkarmada pratik olması, hem özgün hem de pratik düşünmesi ve çözüm bulması konusunda eğitir. Böylece kişiliğini geliştirir, kendine güvenir, geleceğe olan umudu artar. İçerisinde geçen kültürel unsurlar ile bireyin toplum içindeki yerinin ve öneminin, yaşadığı toplumun örfünün ve âdetinin öğretilmesinde rehberlik eder.
Tekerlemeler çocukların hayal gücü için sınır tanımayan bir sihir dünyasıdır. Bu dünyada imkânsız kelimesi yoktur. Örneğin “Ben babamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken.” ifadesi olması mümkün olmayan bir durumun çocukta uyandırdığı olağan üstü havayı bizlere vermektedir. Sonuçta çocuk hiçbir zaman babasının beşiğini sallayamayacaktır ama verilen mesaj çocuğun dikkatini çekmekte onu düşünmeye sevk etmekte ve “tıngır mıngır” gibi ikilemelerle çocuğun hoşuna gitmesini sağlamakta, dil yetisini geliştirmekte ayrıca da onu olağanüstü dünyaya sokmaya hazırlamaktadır. Halk edebiyatı bakımından da en önemli faktörü şüphesiz ki kültürel değerlerin korunup aktarılmasını sağlamasıdır.
Bu bağlamda aşıda sizlere Anadolu Masalları Gerçekleşen Rüya adlı eserlerden birkaç örnek tekerleme sunmaktayız. Buradaki amacımız dilimizin ne kadar yetkin ve kültürümüzü ne kadar iyi aktarabildiğini örneklerle göstermektir. Çocuk bu masal başı tekerlemeleri ile yukarıda saydığımız işlevsel kuram çerçevesinde pek çok davranışı kazanmaktadır. Bu yol ile eğitilen çocuk kültürünü tanımakta ve arkadaş çevresinde paylaşmaktadır. Böylece masal başı tekerlemeleri ile pek çok fonksiyon ve kazınılan davranışların edinimi sağlanmaktadır.

GERÇEKLEŞEN RÜYA *
Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde, develer tellâl iken pireler berber iken,  ben ninemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken,  bizden çok uzak memleketlerin birinde bir padişah yaşarmış. (Kavruk ve Yardımcı,2012 :51 )
KARA HASAN’LA DEV *
Metel metel mengi çatal, iki sıçan bir göt atar. Bindim bozun boynuna, çıktım Halep yoluna,  sarp pazar, içinde meymin gezer. Meymin beni korkuttu, kulağımı sarkıttı.
 -Ağam nerden gelirsin?
-Ben Halep’ten gelirim.
-Ey,Halep’in nesi var?
-At koşturtur oğlu var, inci dizer kızı var. Çektim incisini kırdım, oturdum hilye dizdim. Hilye dizdiğimi görmüşler, beyler adam salmışlar, Musacık, Musacık, dalı kolu kısacık, çık çıkalım çardağa, ok atalım ördeğe. Hekimhanhan’ın kilidi, yeri göğü bürüdü.
 Bir varmış, bir yokmuş. Allah’ın kulu çokmuş, çok söylemesi çok günahmış.                                                 (Kavruk ve Yardımcı,2012:65)
KEÇELİ *
 Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde; develer top oynarmış, eski hamam içinde.
 Hamamcının tası yok, külhancının baltası yok. Ben bu masalı dinlerken ninemden, annem düştü eşikten, babam düştü beşikten. (Kavruk ve Yardımcı,2012:74)
PİR DEDE *
 Evvel saman içinde kalbur saman içinde, cinler cirit oynarken eski hamam içinde. Deve tellal, pire berber, ben anamın beşiğini şıngır mıngır sallarken. (Kavruk ve Yardımcı,2012:84)
NOHUTCUK*
Evvel zaman içinde kalbur saman içinde develer tellallık ederken çarşı pazar içinde. (Kavruk ve Yardımcı,2012:105)
SALIVERNA*
Bir varmış, bir yokmuş. Allah'ın kulu çokmuş. Develer tellal iken, pireler berber iken, ben ninemin beşiğini, tıngır mıngır sallar iken. (Kavruk ve Yardımcı,2012:129)
KELOĞLAN *
Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, cinler cirit oynarken eski hamam içinde. Anam attı maşayı, babam vurdu kaşağı. Dolandım durdum dört köşeyi. Şu köşe yaz köşesi, şu köşe kış köşesi ortada su şişesi derken efendim. (Kavruk ve Yardımcı,2012:131)
TEMBEL HASAN DAYI*
Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde; develer tellal, pireler berber, çocuklar babalarının düğünlerinde davul çalar iken, ben diyeyim yüz yıl, siz deyin beş yüz yıl önce. (Kavruk ve Yardımcı,2012:137)
KELOĞLAN’IN OYUNU *
Evvel evvel iken, sinekler berber iken… Ben mini mini bir çocuk iken dediler “Babam dünyaya gelmiş…” Vardım beşiğini sallamaya. Beşik devrildi. Başladı babam ağlamaya. Anam kızdı kaptı maşayı. Dolandım dört köşeyi. Ben kaçtım o kovaladı. O kovaladı ben kaçtım. Zor attım kendimi evden dışarı. Korkudan gözlerim fırladı çanağından dışarı. O korkuyla düştüm yola. Az uz gittim. Dere tepe düz gittim. (Kavruk ve Yardımcı,2012:143)


DEMİR ÜZÜM DEMİRDEN ÜZÜM *
Zaman zaman içinde, evvel zaman içinde, cinler cirit atarken eski hamam içinde ve de şıngır mıngır sallanırken beşikler, gece gündüz aşınırken eşikler, sabah akşam yemeklere sallanırken kaşıklar, bir varmış, iki yokmuş. (Kavruk ve Yardımcı,2012:159)
KURBAĞA GELİN *
Bir varmış, bir yokmuş, eskiden insanların vakti çokmuş. Onun için gece gündüz masal söyler, masal dinlermiş. Masallarda ağlar, masallarda gülermiş. Masal eker, masal biçermiş. (Kavruk ve Yardımcı,2012 :162)
ŞEHZADE *
Vardı yoktu, Allah’ın kulu pek çoktu. Kimi aç, kimi toktu. (Kavruk ve Yardımcı,2012:167)
ÜÇ KIZLAR*
Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal, keçiler berber, horozlar imam iken, ben de babamın beşiğini tıngır Münir sallar iken çat diye kapı açıldı. İçeriye eli sopalı bir nine girdi. Bana bir sopa vurdu. Kendimi dışarıda buldum. Baktım ki sopalı nine geliyor, kaçmaya başladım. Gittim, gittim, gittim. Bir de arkama dönüp baktım ki bir arpa boyu yol gitmişim. Sopalı nine hala peşimdeydi. Gittim, gittim, gittim iki tüfek gördüm. Biri bozuk; birinin tetiği yok, tetiği almayan tüfeği aldım. Gittim, gittim, gittim iki tavşan gördüm. Biri ölmüş; ötekinin canı yok. Cansız tavşanı vurdum. Gittim, gittim, gittim iki tencere gördüm. Biri delik; ötekinin dibi yok. Gittim, gittim, gittim iki dereye rastladım. Biri kurumuş; ötekinin suyu yok. Susuz dereden dipsiz tencereyi doldurdum. Gittim, gittim, gittim. İki ormana rastladım. Biri kurumuş; birinin ağacı yok. Susuz dereden doldurduğum dipsiz tencereyi ağaçsız ormanın odunuyla yanan ateşe koydum. İçine cansız tavşanı attım. Pişirdim, pişirdim, pişirdim. Yedim, yedim, yedim; ama hala ağzımın tadı yok. (Kavruk ve Yardımcı,2012:194)
ANNESİNİN MEMELERİNİ ARAYAN KIZ *
Bir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde; deve tellak iken, pire berber iken eski hamam içinde, hamamcının tası yok, oduncunun baltası yok bu masalın da aslı yok. (Kavruk ve Yardımcı,2012:230)
MURADINA EREN ERMEYEN DİLBER*
Efsane bu işte. Kimi dilden dile dolaşır, kimi gönülden gönüle ulaşır. Bazen bir şiir olur, bazen bir hikaye. Bazen de bir masal... Neyse evvel zaman içinde kalbur saman içinde, pire berber iken deve tellal iken, ben annemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken, bir varmış bir yokmuş diyerek masalımıza başlayalım. (Kavruk ve Yardımcı,2012:244)


SÜKREDEN ADAM*
Bir varmış, bir yokmuş çok söz etmek günahmış. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde imis. Pireler bakkalık eder, develer tellalık edermiş. Zaman bu zaman ya, iste bu zamanda iki kardeş varmıs. (Kavruk ve Yardımcı,2012:247)
NAR GÜZELİ *
Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde. Develer tellal iken, pireler berber iken; ben anamın, babamın beşiğine, tıngır mıngır sallar iken… Anam kaptı maşayı, babam kaptı tavayı, döndürdüler bana dört köşeyi. Kestane aldım diridir diye. Kestane aldım iridir diye, satamadım, kurudur diye. Minareyi belime soktum, belki borudur diye. Aldılar, götürdüler “delidir” diye. Osman geldi, kurtardı. “O bizim masalcı ablamız, deli değildir” diye. Toplandı çocuklar başıma, haydi, “Nar Güzeli’ni anlat” diye. (Kavruk ve Yardımcı,2012:259)
FATMACIK İLE YUSUFÇUK*
Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde cinler cirit oynarken, ocakta aş kaynarken. (Kavruk ve Yardımcı,2012:286)
ODUNCU OĞLU İLE ABUGÜNEŞ *
Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, deve dellallık ederken, eşek hamallık ederken, üvez eşeğe binmiş, minareyi gucağına almış. Derelerden sel gibi, deperlerden yel gibi, ödünç alınmış un gibi tozup gitmeye başlamış. Altmış tarla firik buğdayı yedik, karnımız doymadı, yüzümüz de gülmedi. Bunun burası hikâyedir. Eşiden bilir adını. Eşidmeyen sorar dadını. (Kavruk ve Yardımcı,2012:291,92)
ÇIRPICI KIZ*
Zaman zaman... Zamanların ötesinde. Renk renk... Renklerin ülkesinde. Güzel bir oyun bahçesinde. Bir meyve ağacı varmış. Üst Dalları göğe değer, alt dalları yere döşenirmiş. Bu ağacın, bir yanı çiçek açar, bir yanı da meyve verirmiş. Bir yanı yaprak döker, bir yanı karlar, buzlarla örtülüymüş. Bu ağacın altında, şen, Neşeli çocuklar, şarkılar söyler, oyunlar oynarlarmış. Bir gün, bir kuş gelmiş. Kanatları altın, kuyruğu gümüşten. Allı, pullu gagasında, allı pullu bir top varmış. Kuş üç defa, çocukların başucunda dönmüş. Sonra topu çocukların ortasına atmış. Top zıpladıkça, göğe çıkar. Gökten yıldızlar, yıldızlar yağar. Yerden binbir çiçek açarmış. Derken, top yuvarlanmaya başlamış. Top yuvarlanmış, çocuklar koşmuş. Top yuvarlanmış, çocuklar koşmuş. Nihayet, top, büyük bir şatonun önüne gelmiş. Bir vuruşta kapısını açmış. Çocuklar hep birlikte içeriye dalmış. İçeride kırk kapı varmış. Hangi kapıyı açsan kırk kapı açılırmış. Her oda ayrı renkle döşenmiş. İçeride, kimler yokmuş kimler? Keloğlanla anası, Pamuk Prenses, Yedi Cüceler, Hain Kurt, Kırmızı Şapkalı Kız, büyük devler, canavarlar, prensler, prensesler, zorba krallar, cadılar, çocuklar, üvey analar, fakirler, zenginler, akıllılar, ahmaklar... Saydığım sayamadığım, bildiğim, bilemediğim, daha kimler kimler... Her kapıdan bir masal çıkarmış. Bu Kapıların birinden, bir masal da bize çıkmış. (Kavruk ve Yardımcı,2012: 324,25)
ALİŞ VE FADİK *
Bir varmış, bir yokmuş. Allah’ın kulu çokmuş. Manisa’dan Tire’den şimdi geçti buradan, sen anasına ben kızına sarı inek pişti geldi düşüyken, oturdum dedim, kibar oğlu kibarım. Böylece gelin masalımıza başlayalım. (Kavruk ve Yardımcı,2012:348)
AĞCAEYUB'ÜNEN KARACAEYÜB'ÜN HÜNERİ*
Bir varmış, bir yokmuş. Allah'ın kulu darıdan çokmuş. Çok söylemesi günahmış. (Kavruk ve Yardımcı,2012:368)
ŞEYTAN’IN OYUNU *
Bir varmış,  bir yokmuş. Allah’ın deli kulları çokmuş. Deli deli tepeli. Kulakları küpeli. Mintanı var, çerden çöpten. İlikleri karpuz kabuğundan. Düğmeleri turptan. Turp dedin de aklıma iki adam geldi. Biri zayıf, biri şişman. Sırat köprüsü mü desem? Ecel köprüsü mü desem? Ne desem? Yalan mı desem? O yalan, bu yalan, ağzın burnun yok mu, sen de yalan. Neyse uzatmayalım, masala su katmayalım. Bir varmış. Bir yokmuş. (Kavruk ve Yardımcı,2012:383)
YARIMCA*
Bir varmış, bir yokmuş, Allah'ın kulu çokmuş. Çok söylemesi günah,az söylemesi sevapmış. (Kavruk ve Yardımcı,2012:385)
ÇİLELİ KIZ *
Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde; deve berber iken, horoz tellar iken; hamamcının tası yok, oduncunun baltası yok, çarşıya vardım, bir tazı geziyor, boynunda halkası yok. Biraz daha gittim. Bir kadın geziyor, peştamalının ortası yok. Eğildim, baktım; eyvah, onun da kocası yok. Baktım, tütünüm tükenmiş; tütün alayım dedim tütün, çarşı yandı büsbütün. Dumanı direk direk oldu minare gibi, o yalan, bu yalan; fare yuttu bir yılan. Pireye vurdum palanı, yedi yerinden çektim kolanı. Ağalar ben söylemedim mi bu yalanı? Hikâyedir adı, söylemekle çıkar tadı. Bu hikâyeyi dinlemeyenin anasını sevsin kör kadı. (Kavruk ve Yardımcı,2012:403)

KAYNAKÇA
OĞUZ, M. Öcal(2011); Türk Halk Edebiyatı El Kitabı, Ankara: Grafiker Yayınları. 
KAVRUK, Hasan; YARDIMCI, Mehmet(2012); Anadolu Masalları Gerçekleşen Rüya, Malatya: İnönü Üniversitesi Yayınları.




8 Eylül 2014 Pazartesi

Çocuk Masalı Örneği-Metin Yazarlığı

BALIKÇININ KÖTÜ TALİHİ
Kırk evli bir köyde çok fakir bir balıkçı varmış. Ne zaman balık avlamaya çıksa ağını suya üç kez atar boş dönerse bir daha da denemezmiş. Yine böyle bir gün eski dostu yaşlı teknesinde ilk ağını atmaya hazırlanıyormuş. Suya şöyle bir bakmış ve içinde küçük parlayan mücevherleri görünce ağını usulcacık salıvermiş. Beklemiş beklemiş ağ toparlanmaya başlayınca balıkçı ipleri tutmuş ve çekmeye başlamış. Ağ o kadar çok ağırmış ki balıkçı çok heyecanlanmış uzun süredir evine eli boş dönüyor şansı pek yaver gitmiyormuş. Talihinin döndüğünü ve bu sefer iyi para kazanacağını düşünmüş.  Fakat iplerin kopup balıkların kaçmasından korktuğu için çok dikkatli ve yavaşça çekiyormuş. Ağı nihayet tekneye çekmeyi başarmış. Bir de bakmış ki ağın içinde kocaman bir kırmızı balık varmış. Fakat bu balık öyle bir balıkmış ki kuyumcuların bile işi bırakıp balıkçılığa dönmesine sebep olabilecek kadar değerliymiş. Pulları sedef, gözleri elmas, yüzgeçleri altınmış.
Balıkçı çok sevinmiş  “işte pazarda satıp para kazanabileceğim bir şey buldum” demiş. Sevinçli bir şekilde teknesinde zıplarken sarsıntıdan balık uyanmış. Fakat bunu balıkçı görmemiş. Çünkü o esnada uzun süredir karısının ve çocuklarının çok zorluklar çektiğini, kışın kapıya dayandığını ve hala eski barakasının çatısını tamir ettiremediğini düşünmüş. Bu balık olmasaydı kışın yağmur benim misafirim, rüzgarda çocuklarımın yorganı olacaktı. Fakat artık zengin oldum. Barakamı tamir ettirebilir, kışın sobada yakmak için odun satın alabilirim. Dolabımı yiyeceklerle doldurur, kışın balığa çıkmadan idare edebilirim diye düşünüyormuş. Bu düşünceler balıkçıyı sevindirmiş. Balıkçı gülüyor ve karısını düşünüyormuş, “Bak karıcığım sen bana balık tutmak gibi kolay bir işi bile beceremediğimi söyledin. Sabah sabah sitem ettin, üzüldün, yine umutsuzluğa kapılmıştın fakat bu balık nihayet senin yüzünü renklendirecek” demiş. Zavallı balıkçı başına geleceklerden habersiz bir an önce eve dönüp bu güzel haberi ailesine duyurmak için teknesinde kürekleri arıyormuş. Heyecanlıymış, sevinçliymiş. Arkasına dönmüş kürekleri bulmuş. Kürekleri eline alırken çok gürültülü bir ses duymuş. Balıkçı dönmüş bakmış birde ne görmüş, ağların içindeki ganimet bir anda peri kızına dönüşmüş. Balıkçı onu görünce korkmuş, etrafına bakınmış, yalnızmış. Ne yapacağını şaşırmış. Peri kızı çok güzelmiş. Saçları bir güneş, gözleri cam, kanatları altın bir tül… Balıkçı onu görünce gözleri görmez, çenesi tutmaz olmuş, nefes alamamış, sesi çıkmamış.
Peri kızı - Ey kudretli balıkçı! Korkma, ben bir su perisiyim. Uyuya kalmışım. Sende beni yakaladın. Benden sana ödül olmaz. Beni bırak suyuma geri döneyim, demiş.
Balıkçı gördükleri karşısında çok şaşırmış, heyecanlanmış. Daha önce böyle bir şey ne görmüş ne duymuş. Meraklanmış sormuş - Ey peri kızı! Niye bu balığın şekline büründün, şimdi ben ne edeyim, kimsin nerden bileyim, ne hacıyım ne hocayım, doğru söylediğine nerden inanayım, demiş.
Peri kızı - Sevgili balıkçı hikayemi dinle. O zaman belki bana inanır ve beni suyuma geri bırakırsın, demiş.
Balıkçı heyecanlı ama bi o kadarda kafası karışık bir halde elini şapkasının üstüne koymuş. Düşünmüş, bilinmeze olan merak onu yiyip bitirmeden önce sabırsızlıkla - Haydi, anlat öyleyse. Yoksa ruhum meraktan ve sabırsızlıktan bedenimden çıkacak, demiş.
Peri kızı anlatmaya başlamış - Ben bir periyim suyun içinde oradan oraya gider sevgililerin suya fısıldadığı sözcükleri dinler birbirlerine iletirim. Kadınların anne olma dileklerini, genç kızların kısmet bulma isteklerini, yüreği cesur yiğitlerin zafer isteklerini; sevgisi sonsuz yüce varlığa iletirim. Ne inim ne cinim. İnsanlara yardım ederim. Ama yoktan var edemem.  Kimse korkmasın, başıma bir felaket gelmesin diye balık şekline bürünürüm. Şimdide uyuyakalmışım. Sen beni yakaladın. Ne olur beni bırak beni azat et, demiş ve eklemiş - Sevgili balıkçı beni azat edersen sana bir altın vereceğim. Başın dara düştüğünde parayı suya at hemen orda belireceğim ve sana yardım edeceğim, demiş.
Balıkçı düşünmüş. Yine başarısız olduğu için gözleri dolmuş. Kurduğu hayaller gerçekte bir mana ifade etmiyormuş. Umutsuzluğun derin sessizliğine kapılmış. Elleri en az sabahki kadar boşmuş. Eve elim elimin üstünde gidemem diye düşünmüş ve kendi kendine şu sözleri söyleyerek sitem etmiş - Ey balıkçı zenginliğin rüzgârı senden yana hiç esmeyecek. Bilmiyor musun ki senin bir yelkenin bile yok. Denizin ahenkli kıvrımları sana asla tokluk sözü vermeyecek, demiş. Kendi kötü talihi yüzünden peri kızını cezalandırmanın adaletsizlik olacağını düşünmüş ve peri kızını ağdan kurtarmış. Bu sırada peri kızının verdiği söz aklına gelmiş. Balıkçı - peri kızı bana verdiğin sözü sakın unutma, demiş. Peri kızı da ona bir altın vermiş, teşekkür etmiş ve suya dönmüş, yok olmuş.
Balıkçı ağını tekrardan suya atmış. Çok mutsuzmuş. Yine ailemi hayal kırıklığına uğratacağım. Karım yine balık tutamama konusunda ne kadar becerikli olduğumu söyleyecek ve beni övecek. Bu kışta bereket kapımdan değil bacamdan gelecek. Çocuklarımın mideleri yeni senfoniler üretecek diye düşünüp kendisini yalnız ve çaresiz hissetmiş. Bu duruma bir çare bulamadığı için kendisine kızıyor talihine sitem ediyormuş. - Ey kötü talih hiç peşimi bırakmıyorsun. Ne kötüsün bana acımıyorsun. Günlerdir ağ atıyorum boş dönüyorum. Beni hiç ödüllendirmiyorsun. Öyle ki ben umudumu hiç kaybetmeden denize şansımı aramaya çıkarım fakat bana vereceğin bir şans bile yok. Bu ailem için yoksulluk artık bir kader oldu. Cehennemden bile bin beter kötü talih sen çalışanları görmezden gelir tembellerle dünyaları yönetirsin, demiş.
Bu sitemi duyan Talih cini kızmış, köpürmüş. Üflemiş, püflemiş. Gözünü açıp kapayana kadar balıkçının teknesine varmış. Balıkçı Talih cinini karşısında görünce korkmuş. Bedeni tir tir titriyormuş. Korkudan duyamaz, hissedemez, düşünemez olmuş. Aklını kaçırmaktan korkmuş. Bu felaketlerin sebebi Talih ciniymiş. Talih cini olabileceği en korkunç şekle bürünmüş. Başı gökyüzünü kaplıyor,  gözleri kızgınlıktan ateşler saçıyormuş. Üflüyor, püflüyor, kükrüyormuş.
Talih cini kükremiş - Ey kendini bilmez densiz! Ey asi! Ey isyankâr! Ne cesaretle talihinden şikâyet edersin? Elin, ayağın sağlam. Ailenin başını sokabileceği sıcak bir evin var. Sevgi, fedakârlık, birliktelik buz gibi saray entrikalarından bin kat iyidir. Tencerende kaynayacak bir lokma aş, kazanlarda kaynayacak dedikodu ve kul hakkından iyidir. Sen benden altın anahtar istiyorsun! İnsanoğlu altın anahtarla her kapıyı açıyor, rüşvet boyun eğdiriyor. Ama unutma para insanlığı zayıflatır, insanlığın ruhunu kolayca elde eder,  yok eder. Talih para demek değildir. Sen benden para ile talihlerin en beterini istiyorsun. Ama bilmiyorsun ki senin talihin en güzel talihtir. Aç gözlülük iyi değildir. Şimdi sana bir ceza vermeliyim ki senin gibiler bundan ibret alsın, elindekinin değerini bilsin, açgözlü olmasınlar. Hayatın en büyük ganimet olduğunu anlasınlar. Bu yüzden ben Talih cini olarak hüküm veriyorum ki şimdi seni öldüreceğim, demiş.
Balıkçı müthiş bir korkuya kapılmış. Gözleri yaşla dolmuş. Tüm bunları yaşamamış olmayı ve kendinin bir rüya aleminde olmasını diliyormuş. Sitem ettiği için çok pişmanmış. Talih cinin söylediklerine hak veriyormuş. O sadece çalışıp kazanç sağlamak, ailesiyle birlikte yiyip, içip, geçimini sağlamak istiyormuş. Ailesine iyi bir hayat sunamadığını düşünürken Talih cinin söyledikleri onu çok etkilemiş. Aslında zenginliğin para değil aile demek olduğunu anlamış. Şimdi Talih cininin verdiği cezayla ailesinden de olacakmış. Düşünmüş, ben yokken ailemin durumu ne olacak demiş kendi kendine.  Sonra üzgün bir sesle - Ey talih cini! Benim bir ailem var. Ben ölürsem onların hali nice olur? Beni çok seven karım üzüntüden hasta olur, yataklara düşer. Üç kızım saçlarını yolup baba deyip feryat eder. Şimdi onların halini bu şekilde koyup nasıl gideyim.  Ey ulu Talih cini! Beni affet. Ben çok sitem ettim. Kendi talihimin değerini bilemedim. Benim yüzümden ailemin başına bunca keder düşmesin. Ben bir daha hiç sitem etmem. Her gün olduğu gibi ağımı suya atar bereketini beklerim. Hem hiç çaba harcamadan para kazanıldığı nerde görülmüş. Hiç kazanmayanın kazanı kaynar mı? Ayrıca ben ve karım dünyadaki en zengin talihe sahibiz. Üç kızım da öyle… Aile en büyük zenginlikmiş senden bunu öğrendim. Şimdi üç masum kızım benim yüzümden cezalansın mı?, demiş.
Talih cini daha çok hiddetlenmiş. - Hey yüce yardan, ne çıkmaz bir yol!  Bir densiz yüzünden bir ailenin başı yanacak. Ama görüyorsun ya elden ne gelir. Ne çare bulmak gerek ki diğerlerine de ibret olsun, demiş. Düşünmüş düşünmüş ve bir müddet sonra – Balıkçı! pire yüzünden yorgan yakılmaz. Bana kalbinin temiz, niyetinin iyi olduğunu kanıtlarsan hayatını sana geri bahşederim, demiş.
Bunu duyan balıkçı düşünmüş, içine umut doğmuş, sevinmiş. yüreği pır pır atıyormuş. Cezadan kurtulmanın yolunu bulmuş ve eklemiş - Ey cinlerin şehzadesi, sultanı! İyilik eden hiç kötülük bulur mu? Atasözleri asla yanlışa yöneltmez. İyilik eden iyilik bulur. Ben bu gün bir peri kızını kurtardım. Ona hayatını geri bağışladım. O da bana başım dara düşerse varsın gelsin beni derdimden kurtarsın diye bu altını verdi, demiş ve cebinden su perisinin ona verdiği altını çıkarıp göstermiş. - Şimdi altını suya atayım güneş saçlı peri kızı gelsin, hayatıma yemin olsun, doğruyu anlatsın, demiş.
Talih cini - Çok konuştun balıkçı. Ben bir cinim ama sen sadece bir insanoğlusun. Fakat yüce yaratan ruhunuza hayat üflerken akılda bahşetmiş. Ya bana kurnazca bir tuzak hazırlıyorsan, demiş.
Balıkçı Talih cinini kızdırmak istemiyormuş. Talih cininin kendisine inanması gerekmiş. Onu yumuşatmak için Talih cinini övmeye başlamış. - Ey padişahların padişahı Talih cinim! Hiç şüphen olmasın. Sana ant içerim ki yalan söylemiyorum. Hem ben sadece âdemoğluyum, sen koskoca cinler âleminin padişahısın. Bir nefesinle beni yakarsın. Seni aldatmak ne mümkün! Benim zekam ve kurnazlığım seninkinin yanında devede kulak kalır. Bak aptallığım yüzünden başıma ne haller geldi. Var gel izin ver altını suya atayım peri gelsin dillensin, demiş.
Talih cini kendini padişah gibi görmüş böbürlenmiş, heyecanlanmış bu övgüden pek memnun olmuş. Bunun üzerine - Peki balıkçı altını at bakalım ama beni kandırırsan seni şuracıkta öldürürüm, demiş.
Balıkçı altını suya atmış. Biraz tereddütlüymüş. Peri kızından şüphe duymuş. Heyecan ve korkudan yaşlı kalbi çok hızlı atıyormuş. Ya gelmezse o zaman Talih cini bana çok kızar ve onu kandırdığımı düşünür. Küllerimi toza dönüştürür diye düşünüyormuş Deniz köpürmüş, kabarmış peri kızı altın kanatlarıyla havada süzülmüş, etrafına bakınmış. Talih cini ile balıkçıyı görmüş olanlara anlam verememiş. Balıkçıya dönmüş - Nedir seni derde sokan, acına ortak olmaya geldim, demiş.
Balıkçı peri kızından şüphe duyduğu için utanmış. Her şeyi peri kızına anlatmış. Sonra peri kızına dönüp - Var gel hayatımı kurtar. Talih cinine bir hayat borcum var, demiş.
Peri kızı balıkçının bu haline çok üzülmüş ve sözünde durmuş. Başından geçen her şeyi Talih cinine bir bir anlatmış anlatmışta ne kelime ağzında ballar, kelimelerinde şekerler akıyormuş. Talih cini peri kızının güzelliğinden ve sözlerinden etkilenmiş.
Talih cini - Bre balıkçı! Sana hayatını bahşederim. Fakat şunu bil, kendini üstün gören soytarılar minnet bilmezler. Sen peri kızına iyilik yapmışsın. O da yaptığın bu iyiliğe karşı kendini borçlu saymış, sana minnet duymuş. Bu yüzden yardımına koşmuş. İyilik ettin, can kurtardın. Ben, seni ölümle cezalandırılmama rağmen; bana doğruyu söyledin. Bu yüzden sana bir ödül bahşedeceğim. Söyle bakalım benden ne istersin, demiş.
Balıkçı düşünmüş ince eleyip sık dokumuş. Hazır canını kurtarmışken biran önce evine gitmek işitiyormuş. Hayatını kurtardığı için pek sevinçliymiş. Yüzü gülüyormuş. Bakmış övgü dolu sözler Talih cininin hoşuna gidiyor demiş ki - Cihanlar sultanı kudretli Talih cinim! Benim sütten ağzım yandı yoğurdu üfleyerek yerim. Senden bir dileğim yoktur. Candan öte ödül yoktur. Sen bana canımı bahşettin daha da bir şey istemem, demiş.
Talih cini pek sevinmiş - Aferin balıkçı. Bu sorum sana tuzaktı. İnsan elindekinin değerini kaybedince anlar. Bak gördün mü şimdi gözüme girdin. Unutma azla yetinmeyen çoğu bulamaz. Şimdi ağını sudan çıkar, demiş.
Balıkçı bir an bile düşünmeden itiraz etmiş - Aman şahım, hikmetlim, padişahım! Sizin o kudretli görüntünüzü kıskanan tüm balıklar yosunların arasına saklandı, utandı, kaçıştı. Ben sadece üç kez ağ atarım. Şimdi ağımı boş çekersem bu günlük sadece bir hakkım kalır, demiş.
Talih cini - Yahu adam halamı sözümü sorgularsın.  At şu ağı, diye kükremiş.
Balıkçı korkmuş. Talih cinini tekrardan sinirlendirmek istemiyormuş. Bu ağdan da bir balık yakalayamazsa evine eli boş gideceği için umutsuzluğa kapılmış. Ama elden ne çare gelir,  ağı toplayıp tekrardan suya atmış. Talih cini su perisine bir şeyler fısıldamış. Su perisi suya dalmış ve yok olmuş. Tam bu esnada su kabarmış ağ toplanmaya başlamış. Talih cini balıkçıya ağını toplamasını söylemiş. Balıkçı ağı çekmiş çekmesine ama ağ çok ağırmış. Balıkçı merak etmiş. Bu kadar ağır olan şey ne olabilir ki diye düşünmüş. Sevinmiş çünkü bu sefer ağı boş olmayacakmış. Güç bela teknesine çıkarmayı başarmış. Bir de bakmış ki üç tane balık ağın içinde. Düşünmüş, onca ağırlık bu üç balık etmez. Bunda var bir iş demiş kendi kendine. Balıkçı kafasını kaldırmış Talih cinine bakmış. Tüm bu olanlara bir anlam verememiş.
Talih cini - Balıkçı bu üç balığı hemen kovana koy. Onları yedi gün besle. Yedinci gecenin akşamı dokuz balık olacaklar. Yedisini sat ikisini beslemeye devam et.  Kırk günün sonunda kırk bir tane balık beslenmeyi bekliyor olacak. Her defasında iki tanesini bırak gerisini sat. Fakat sakın unutma bu sihirli balık aramızda kalacak. Ve sen aileni geçindirmeye devam edeceksin. Şimdilik seni affettim. Ama gözüm üstünde. Eğer bir gün yine talihinden şikayet edersen o zaman seni affetmem. Gelir oracıkta canını alıveririm. Sakın unutma sihirli balık aramızda sır olarak kalacak. Ailene bile başına gelen tüm bu olayları sakın anlatma, demiş. Ve buhar olup uçup gitmiş.
O günden sonra balıkçı talihinden hiç şikâyetçi olmamış. Bu olaydan da kimseye bahsetmemiş. Balıklara gelince, balıkçı onlar için denizin içine bir havuz yapmış. Orada balıkları beslemeye ve satmaya başlamış. Barakasından balıklarını her gün gözetliyor onlara önem veriyormuş. Ayrıca çocuklarına elindekiyle yetinmeyi ve hayatın ve birlikte yaşamanın, bir aile olmanın dünyadaki en büyük zenginlik olduğunu da öğretmiş. Artık hiçbir şeyden şikayet etmiyor, mutlu mesut yaşıyormuş. Unutmayın bütün dünyanın en büyük adaleti hayattır. Herkese eşit miktarda bahşedilmiştir. Tektir ve mucizelerle doludur. Talih ise bizim nefesimiz kadar değerlidir. Çehov’unda dediği gibi Hayatınızın sonuna kadar yaşamadıkça talihinizden şikâyet etmeyin.


Eda Başpınar

MİLLİ EDEBİYAT AKIMI (1911-1923)

MİLLİ EDEBİYAT AKIMI  (1911-1923)

GİRİŞ

            Bu çalışmamı genel lise sınavlarına hazırlanan öğrencilere göre hazırladım. Öncelikle Milli Edebiyat hakkında genel bir bilgi verip daha sonra Milli Edebiyatın; oluşumu, özellikleri, akımları, dönemde çıkarılan gazete ve dergileri, dönem şiiri-hikâyesi-romanı, tiyatrosu, şair ve yazarları hakkında bilgi vermekle birlikte bu dönemde yazılan birkaç edebi eserin özetini sunmaktayım.

 MİLLİ EDEBİYATIN OLUŞUMUNA NEDEN OLAN SİYASİ VE SOSYAL OLAYLAR
Batı, orta çağda din topluluğu ile ön plana çıkarken, sanayi devrimi ve üzerine eklenen Fransız İhtilali ile millet olma bilinci ön plana çıkmıştır. Böylece batı ümmet birliğini bıraktığında ilim ve sosyal hayatında hürriyetini kazanmış oldu. Böylece batı kendi tarihine, kökenlerine, dil münasebetlerine, milletine yöneldi. İşte bu çalışmalar o dönemde çok ses yarattı. Batı kendi tarihini araştırırken geçmişte ortak tarihi münasebetleri olan devletleri de ele aldı. Böylece bilim adı altında yapılan çalışmalar gittikçe siyasi bir hal almaya başladı.
Milli dönem her ülkeyi, her milleti etkiledi. Her millet kendi vatanını önemsedi. Vatancılık, milliyetçilik fikri her bir yazarı, bireyi etkiledi. İlk dönemdeki milliyetçilik toprağa bağlı bir milliyetçiliktir. Vatan, millet, halk bu döneme damgasını vuran üç kavramdır. Bu dönemde ilk toprak bütünlüğüne dayanan vatan buna bağlı olarak millet fikri daha sonra ortak dil bütünlüğüne dayanan vatan buna bağlı olarak millet kavramına dönüşmüştür. Çünkü II. Meşrutiyet ilan edilmesiyle (1908), Osmanlı devleti içinde yaşayan pek çok ulusların bağımsız olma istekleri çoğalmışdır. Bulgaristan bağımsız oldu, Grit’in Yunanlılara verildi, Yemen ve Arnavutluk ayaklandı… böyle bir çok olay birbirini izledi. Avrupa’nın da kışkırtmasıyla bu olayalar daha da büyüdü çıkan isyanlar ve milliyetçilik hareketi, Osmanlının dağılması için iyi bir ön ayak haline geldi.  Osmanlıcılık ve İslamcılık görüşleri böylece önemini yitirdi.
Batıcılık düşüncesi de bu dönemde önemini yitirdi. Bunun sebebi Osmanlı, batıyı taklit ederken onun sömürgesi haline geldiğini fark etmesiydi. Bütün bu olaylara tepki olarak Türkçülük ve ya Türk milliyetçiliği düşüncesi önem kazandı. Bu durumlar önce siyasette ardından milli dillerin araştırılması, halk dili ile yazılmış veyahut söylenmiş ürünlerin toplanmasıyla edebiyatta Milli Edebiyat akımının doğmasına yol açtı. Unutulmamalıdır ki milli kimlik; milli dil, edebiyat ve tarihle oluşur. Milli edebiyat akımının kökleri Tanzimat dönemine kadar gitmektedir. O dönemdeki edebiyatçılar dil ve tarih çalışmalarını başlatmış ve Türkçülük akımının doğmasına yol açmıştır. Ayrıca batının edebiyattaki gelişmeleri nasıl model alınmışsa dildeki faaliyetleri de model alınmıştır. Batının Latincesi ile doğunun Arapçası karşılaştırılmış, bilimin bu dönemde Latince ile geliştiği saptanmıştır. 
Milli edebiyatı asıl başlatan olaysa Selanik’te çıkan Genç Kalemler dergisidir. İlk defa Türk edebiyatında edebiyat ile ilgili gelişmeler İstanbul’dan çıkarılıp ülkenin başka bir ilinde Selanik’te devam etmekteydi. Bunun sebebi II. Abdülhamit’in istibdatla yönetiyor oluşu ve aydınların meşrutiyet isteğidir. Böylece edebiyatçılar İstanbul’da yapamadıklarını Selanik’te gerçekleştiriyorlardı. İstibdat döneminin sona ermesiyle Ömer Seyfettin, Ali Canip Yöntem ve Ziya Gökalp’in çıkardığı bu dergi 1911 yılının nisan ayında ilk sayısını basmıştır. Bu ilk sayıda yer alan Ömer Seyfettin’in (aslında imzasız çıkmıştır) “Yeni Lisan” adlı yazısı bu edebiyatın adeta bir bildirisidir. Artık 1911’den 1923’e kadar geçen süreç Milli Edebiyat Dönemi olarak bilinecektir. Genç kalemlerin II. Meşrutiyetin ilanı ile başlattığı bu dil ve edebiyat hareketi dönemin İstanbul aydınları ile aralarında sert tartışmaların yaşanmasına da sebep olmuştur.
Bilindiği üzere yazarlarda diğer insanlar gibi dönemin sosyal ve siyasi olaylarından etkilenmektedir. Bu nedenle yazarlar her dönemde halkın sesi olmuş, devrin meselelerinde belli bir rol oynamışlardır. Milli Edebiyatı belli bir tarih aralığına sığdırmak bir yana dursun Türk edebiyatının en başından beri süre gelen Halk, Divan, Tanzimat, Servet-i Fünun, Fecr-i Ati’de bi o kadar milli bir benlikten yola çıkarak oluşturulmuş eserlerle hayat bulmuştur. Hangi dönem olursa olsun Türk edebiyatı kökenlerini asla unutmamıştır. Ömer Seyfettin ve arkadaşları Türk edebiyatının önce doğudan sonra batıdan etkilenmesinden dolayı milli bulmamaktadırlar. Bu nedenle ki Yeni Lisan makalesinde bile bu yöndeki fikirlerini söylemişlerdir. Öyle ki bu durum sadece bir pencereden bakıldığında doğrudur. Türk edebiyatı bazen doğuya, bazen de batıya doğru yönelse de asla benliğini yitirmemiştir. Köklerini yok sayıp direk batının ya da doğunun edebiyatının alındığı bir dönem asla yaşanmamıştır. Her dönemde Türk örf ve adetleri, gelenekleri, görenekleri, sanat türleri, edebi türleri… kullanılmaya devam etmiştir. Unutulmamalıdır ki millilik bir millete ait olan değerler demektir.
Temelinde saf bir millet olma anlayışı yatan bu dönem ele alındığında, dildeki sadeleşme ve yabancı unsurların atılması fikri gayet mantıklı bir çalışmadır. Siyasi olaylar sonucu imparatorluğa tepki olarak doğan Türk milliyetçiliği, milletin sadece ama sadece kendisi olma kendisine özgü değerleri taşıma manasına gelir. Bu yönden bakıldığında bu dönemde sadece Türk milletine ait değer ve yargıların tartışılması, dile getirilmesi ve edebiyatta da sadece milli unsurlara yer verilmesi tamamen kabul edilebilir bir doğruluğa sahiptir. Böylece Ömer Seyfettin ve arkadaşlarının dil hakkındaki görüşleri doğruluğu kabul görmüş gerçeklerdir. Çünkü milli edebiyatın en temel özelliği taklit değil orijinal olmasıdır. Milletin kendi görüş ve yargılarından doğmasıdır.
Milli edebiyatın, bir milletin önceden beri meydana getirdiği edebiyatın tamamının milli olduğu görüşü ile bir edebiyatın milli olabilmesi için sadece ama sadece (doğu ve batının etkisinden tamamen sıyrılmış) saf bir dille yazılmış eserlerin olması gerektiği görüşleri bu dönemde münakaşalara sebep olmuştur. Bu iki farklı çevrede toplanan edebiyatçıların birbirleriyle münakaşa içine girmeleri, milli edebiyatın ne olduğu, ne olması gerektiği gibi düşünceleri ortaya atmaları sayesinde milli edebiyat hakkında etraflıca düşünme, prensiplerini belirleme ve onu daha iyi ifade etme gibi iyi sonuçlar doğurmuştur. Böylece milli edebiyat bu münakaşalar sayesinde dikkatleri üzerine çekmiş ve tanınmıştır.
Bu iki görüşü bir sonuca bağlayacak olursak Milli Edebiyat ne geçmişinden koparılabilir ne de orijinalliğinden. Bu sebeple iki görüşte kısmen doğrudur. En doğru şekilde bir yargıya varılmak istenirse Milli Edebiyat, bir milletin geçmişinden beri süregelen edebiyatındaki kendi orijinalitesidir. 

Genel Özellikleri:

Selanik’te çıkmakta olan Hüsün ve Şiiri dergisi, başyazarı Ali Canip Yöntem’in önerisiyle adını “Genç Kalemler” olarak değiştirir. Ömer Seyfettin, A.Canip Yöntem’e bir mektup yazar ve “Edebiyatta, lisanda devrim yapmak” üzere de çağrıda bulunur. Bu çağrı üç yazarı -Ziya Gökalp, Ömer Seyfettin, Ali Canip Yöntem- Genç Kalemler dergisinde birleştirir ve Ömer Seyfettin tarafından “Yeni lisan” başlıklı makale hazırlanır. Bu makale bir beyanname niteliği taşır.
Bu dönemde bulunan edebiyatçılar bazen fiilen, bazen de eserleriyle Milli Mücadele’ye destek olmuşlardır. Bu dönemin en önemli edebi ve tarihi olayı kuşkusuz ki İstiklal Marşı’nın Mehmet Akif Ersoy tarafından yazılması ve 12 Mart 1921’de meclisçe de “milli marş” olarak kabulüdür. Bu dönem şair ve yazarlarının büyük bir çoğunluğu Servet-i Fünun, Fecr-i Ati veya Milli edebiyat dönemlerinde tanınmış kişilerdir. Bu sanatçılar Cumhuriyet döneminde de eser vermeye devam edeceklerdir.

·         Milli gelişmenin temelinde milli dil vardır.
·         Dilimiz önce Arapça ve Farsçanın sonra da Fransızcanın etkileriyle doğallığını yitirmiştir.
·         Konuştuğumuz lisan, İstanbul Türkçesi en doğal dildir. Yazı dilinde de doğallığın sağlanması için konuşma diliyle yazı dili birleştirilmelidir.
·         Dilimiz de sadece Türkçe kurallar uygulanmalı; yabancı dillerden gelen gramer kurallarına yer verilmemeli; tamlamalar Arapça, Farsça kurallara göre değil,  Türkçenin kendi kurallarına göre kurulmalıdır. Söylendikleri gibi yazılmalıdırlar.
·         Halkın benimsediği Arapça-Farsça kökenli sözcükler dilden atılmamalıdır. Eşanlamlı olan sözcüklerde Türkçe olanı seçilmelidir.
·         Yabancı kökenli sözcükler dilimizde nasıl söyleniyorsa öyle yazılmalıdır.
·         Milli bir edebiyatımız yoktur. Edebiyatımız taklit düzeyini aşamamıştır. Servet-i Fünuncuların edebiyatı Fransız edebiyatından çalıntıdır.

Akımın İlkeleri:

·         Edebiyat dili halkın konuştuğu Türkçe olmalıdır.
·         Halk şiirindeki biçimlerden, milli kaynaklardan yararlanılmalıdır.
·         Şiirinde aruz yerine hece ölçüsü kullanılmalıdır.
·         Konular yerli hayattan ve Türk tarihinden seçilmeli; edebiyatımız İstanbul dışına çıkarak Anadolu’ya açılmalı, ülke gerçekleri yansıtılmalıdır.
·         Batı taklitçiliği bırakılmalı, milli konulara değinilmeli. Böylece modern ve milli bir edebiyat yaratılmalı.
·         Türk kültürü ve tarihi muazzam bir hazinedir. Bu hazine incelenmeli ve milletimize hatırlatılmalı.
·         Bu dönemin görevi sanat yapmaktan çok ötedir. Milli birliği beraberliği aşılamaktır.
·         Şiirlerde batıdan alınan şekillerin (sone-terzarima) yanında halk edebiyatı nazım şekilleri de kullanılmalı.





Milli Edebiyat Sanatçıları:

Ömer Seyfettin, Ziya Gökalp, Ali Canip Yöntem, Mehmet Emin Yurdakul, Fuat Köprülü, Halide Edip, Yakup Kadri, Refik Halit Karay, Faik Rıfkı Atay, Memduh Şevket Esendal, Ahmet Hikmet Müftüoğlu, Halide Nusret Zorlutuna…

 MİLLİ EDEBİYAT DÖNEMİ AKIMLARI
Bu dönemde önem kazanan akımlar Batıcılık, İslamcılık, Osmanlıcılık, Türkçülük’tür. Bu akımların ortak noktası Osmanlı’yı bulunduğu kötü durumdan kurtarmak, batı karşısında tekrar üstünlüğü sağlamak, memleket teması etrafına dönen bir edebiyat oluşturmak, Tanzimat’tan bu yana batı taklitçiliğini eleştirilmek ve alınan örneklerin tamamen kopyalanmayıp kendi değer ve yargılarımıza göre yorumlayıp edebiyatımıza aktarmak, milli edebiyatla özüne dönme fikirleridir. 1904 yılında “Üç Tarz-ı Siyaset” başlıklı yazısıyla ilk defa Osmanlıcılık, İslamcılık, Türkçülük terimlerini Yusuf Akçura kullanmıştır. Bu akımları tek tek inceleyecek olursak;
1)OSMANLICILIK: Osmanlı devleti içinde yaşayan tüm halkın dil, din, ırk, mezhep ayrımı yapmaksızın tek bir çatı altında (Osmanlı tebası-osmanlı milleti) toplamak fikridir. Bu fikir batının desteğini alan azınlıkların isyan etmemeleri için böylece iç çekişmeleri önlemek ve dış baskıyı azaltmak için öne sürülmüştür. Osmanlıcılık fikri dış siyasette savunulması gereken bir yol olarak görülmüştür. Osmanlı devletinde yaşayan tüm halk hukuken eşittir. Aynı hürriyete sahiptir. Bu düşünce ile meşrutiyet ilan edilmiş, meclis kurulmuş, anayasa hazırlanmıştır. Böylece ilk anayasa ile hukuki eşitlik, ilk meclis ile siyasi eşitlik sağlanmıştır. Bu fikir akımı milliyetçilik akımına karşı ortaya çıkmıştır. Zamanla azınlıkların bağımsızlıklarını kazanması sonucu bu akım önemini yitirmiştir. 
2)BATICILIK: Tanzimat döneminde devleti modernleştirmek ve geri planda kalmasını önemek için ortaya çıkan fikir akımıdır. Kaynağını batıdan alır. Bu görüşe göre aydın kesimin batıyı tamamen anlaması gerekmektedir. Sorun gördükleri olay Osmanlının tam olarak batılaşamamasıdır. Bu hareketin ilk önderleri padişah ve sadrazamlar gibi saray kesimidir. Tanzimat döneminde Namık Kemal, Şinasi ve Ziya Paşa edebiyatla batının gelişmişliğini örnek almışlardır. Onlar için tüm milletlerin gelecekte aydınlığa kavuşması için batının bilimini, edebiyatını, gelişmişliğini örnek almak gerekmektedir. Daha sonra I. Meşrutiyet döneminde bunu Jön Türkler ’de bu yolu takip etmiştir. İslam geleneklerinin yanlış anlaşılmasından kaynaklanan sorunların (tek eşlilik problemi, kıyafette modernleşememe, şapka yerine fes giyimi, gelişmiş milletlerin kullandığı alfabe yerine Arap harflerinin kullanılması, medreselerin modernleşememesi ve öğrencilerin çoğunlukla erkek olması…) çözümüne yönelik fikirler savunulmuştur. Bazı savunucular bu görüş ile tamamen batının her türlü ürününü elde etmek isterken, bazı savunucular ise sadece teknolojisini alınmanın yeterli olduğunu savunmuştur.
Önemli Temsilcileri: Abdullah Cevdet, Tevfik Fikret, Celal Nuri…
3)İSLAMCILIK: Osmanlı devletinin kuruluşundan beri etkisini göstermiştir. Duraklama ve çöküş döneminde etkisi zayıflamıştır. 19. Yüzyılda devletin bütünlüğünü korumak bir arada tutmak amacıyla önem kazanmıştır. Önceleri siyasi düşünce olarak, sonra edebiyatçılar ve düşünürler tarafından ortaya koyulmuştur. Amacı; devletin içinde yaşayan farklı ırklardan Müslümanları birleştirmek bir arada tutmak, Hıristiyan birliğinin karşısında bir güç unsuru haline getirmektir. Müslüman teba ile gayri Müslüman tebayı da bir arada tutmayı amaçlamıştır. Böylece aynı dine mensup olan kişilerin ırk çatışmalarına girmeleri ve bu ırkların devletten kopmalarına engel olmuş olacaktır. Bu bakıma akım II. Abdülhamit tarafından desteklenmiştir. Bu akım batının gelişmişliğini kabul eder. Fakat devletin bu kadar geri planda kalması İslam dininden kaynaklanmamaktadır. Çünkü İslam dini bilime ve yeniliğe önem vermektedir. İslam geri kafalı, bağnaz bir din değildir. Çalışkanlığa ve yeniliğe açıktır. Batının fen biliminin alınması gerektiğini savunmuşlardır. Fakat batı ahlak ve manevi yönden İslam’dan aşağıdır. Bu yüzden taklit etmemek en doğrusudur görüşünü savunmuştur.
Önemli Temsilcileri: Mehmet Akif Ersoy, M. Şemsettin Günaltay, Sait Halim Paşa, Cevdet Paşa, Şeyhülislam Musa Kazım Efendi, Hacı Zihni Efendi, Eşref Edip…
4)TÜRKÇÜLÜK: Bu düşünce diğer düşüncelere göre daha geç başlamış, özellikle Milli Mücadele döneminde ve Cumhuriyetin ilk yıllarında önemli bir konuma gelmiştir. Tanzimat döneminde bu alanla ilgili çalışmalara başlanmış, zaman içinde kitaplar, mecmualar, dernekler, dergiler (Kamus-ı Türki, Şecere-i Türki, Türk Derneği, Türk Ocağı, Halka Doğru, Yeni Mecmua, Türk Sözü, Genç Kalemler…) ile desteklenmiş, II. Meşrutiyet yıllarında da önemini korumuştur. Bu akıma göre devlet; dili, dini, soyu ve ülküsü aynı olan kişilerin bir arada bulunmasıyla ayakta kalabilir. Ekonominin düzelmesi için milli bir politika izlenilmeli, kapitülasyonlar kaldırılmalıdır.  Bu akım önceleri tarih ve edebiyatla başlasa da zamanla siyasi boyutta da sesini duyurmuştur. Milli edebiyatın tamamında Türkçülük fikri hakim olmuştur. Yeni Lisan makalesinde de belirtildiği gibi edebiyat dilinin milli bir dil olması, dilimizdeki Arapça ve Farsça sözcüklerin atılması, sade ve saf Türkçe kullanımı… gibi görüşler Türkçülük akımının etkisindendir. Ayrıca bu dönemin belirlediği siyasette açıktır ki bu akımdan etkilenmiştir.
Önemli Temsilcileri: Ömer Seyfettin, Ziya Gökalp, Mehmet Emin Yurdakul, Ali Canip, Hamdullah Suphi…
MİLLİ EDEBİYATIN GELİŞMESİNİ SAĞLAYAN DERGİ VE GAZETELER
1.      Çocuk Bahçesi (1905): Servet-i Fünun dergisi kapatılınca İstanbul’da yaşayan edebiyatçılar Selanik’te Çocuk Bahçesi dergisini çıkarırlar. Mehmet Emin Yurdakul’un bu dergide sade dille ve hece ölçüsüyle yazdığı şiirleri bulunmaktadır. Aynı zamanda Tevfik Fikret Hüseyin Cahit, Faik Ali, Ali Ulvi, Raif Necdet ve Rıza Tevfik’in de yazıları bulunmaktadır. ilk sayısında bulunan “İfade-i Mahsusa” adlı yazıda okul dersleriyle yorulan öğrencilerin başka şeylerle de meşgul olması gerektiği söylenir.  Yorulan öğrencilerin bilgilerinin kalıcılığının artması ve yeni şeyler üretmesi için bir bahçede gezilip, farklı çiçeklerle ilgilenilmesiyle dinlenme, rahatlama ve daha verimli bir hale gelme anlatılmıştır. Tanzimat’tan beri süre gelen hece-aruz vezni tartışması burada bir kez daha gündeme gelmiştir. Bu dergi hece vezninin ve sade Türkçenin galibiyetiyle devlet tarafından kapatılmıştır.
2.      Bahçe: Çocuk Bahçesi dergisi daha sonraki yıllarda adını değiştirip sadece “Bahçe” adı ile yayın hayatını sürdürmüştür.
3.      Hüsn ve Şiir: On dört sayı çıkmıştır. İlk dokuz sayısı “Hüsn ve Şiir” sonraki altı sayısı “Genç Kalemler” dergisinin birinci cildini oluşturmaktadır.
4.      Genç Kalemler (1911): “Genç Kalemler” dergisinin ikinci cildini oluşturmaktadır. İlk sayısında “Yeni Lisan” adı altında imzasız bir yazı (daha sonra Ömer Seyfettin tarafından yazıldığı anlaşılır) yayınlanmıştır. Bu yazıda milli bir dilin ve milli bir edebiyattın varlığından söz edilmiştir. Ziya Gökalp, Hamdullah Suphi, Faik Ali, Celal Sahir… dergide ki diğer çalışanlardır. Dergi on beş günde bir çıkmıştır. Ali Canip iyi bir tenkitçi, Ömer Seyfettin’in dil ile ilgili bilgileri estetik temelli, Ziya Gökalp iyi bir sosyolog olarak bu dil ile ilgili yazıyı (Yeni Lisan) yayınladılar. İlk başta çok fazla yazar kadrosuna sahip olmadığından ve İstanbul’da ki mecmualarla boy ölçüşebilmeleri için yarı kendi adları ile yarı takma adlar ile yazılar yayınlandı. Bazen dergiye hareket gelmesi amacıyla kendileri ve takma adlarıyla bazen de dergi içindeki edebiyatçılar arasında bir konu tartışılmış, böylece edebiyatçılar şiirlerini nesnel bir biçimde değerlendirmşlerdir. Bu edebiyatçılar kendi şiirleri ile Servet-i Fünun döneminden seçtikleri şiirleri yan yana basıp bu iki şiiri karşılaştırarak okuyucuya kendi düşüncelerini savunmuşlardır.
5.      Türk Derneği (1909): Yusuf Akçura, Necip Asım, Rıza Tevfik kurucularındandır. Mehmet Emin, Hüseyin Cahit, Ahmet Ağaoğlu, Fuat Köprülü yazar kadrosundandır.
6.      Türk Yurdu (1911): Yusuf Akçura, Ahmet Hikmet (Müftüoğlu) ve Ahmet Ağaoğlu kurdu. Türkçülük düşüncesini savundu.
7.      Halka Doğru (1913): Haftalık çıkardı. Celal Sahir (Erozan) dergiyi yürütürdü.
8.      Türk Sözü (1914): Haftalık çıkardı. Celal Sahir (Erozan) dergiyi yürütürdü. Başyazarı Ömer Seyfettin’dir.
9.      Yeni Mecmua (1917): İttihat ve Terakki tarafından Ziya Gökalp yönetiminde çıkardı. Yahya Kemal, Yakup Kadri, Refik Halit gibi yazar kadrosuna sahipti.

10.  Şairler Derneği (1917): Orhan Seyfi, Hasan Zeki, Hakkı Tahsin, Safi Necip, Salih Zeki, Selahattin Enis, Ömer Seyfettin, Faruk Nafiz, Yahya Saim, Yusuf Ziya derneğin üyeleridir. Dergi Yeni Lisan izinden gitmiştir. Bu kadroda bulunanların bazıları daha sonra Beş Hececiler adı altında toplanacak olmaları bakımından önemlidir.
11.  Dergâh (1921): Mustafa Nihat (Özön) tarafından çıkarılıp, Yahya Kemal, Ahmet Haşim, Yakup Kadri, Falih Rıfkı, Ahmet Kutsi (Tecer), Nurullah Ataç, Ahmet Hamdi (Tanpınar), Abdülhak Şinasi (Hisar) yazar kadrosundandır. Başyazarı Yahya Kemal’di.

MİLLİ EDEBİYAT DÖNEMİNDE ŞİİR
Bu dönemde Milli edebiyat akımını benimseyen sanatçıların yanında bu akımın dışında kalan sanatçılar da bulunmaktadır. Bu dönemde şiirler hece ve aruz ölçüsüyle yazılsa da hece ölçüsü daha ağır basmıştır. (Mehmet Akif Ersoy ve Yahya Kemal Beyatlı dışında neredeyse hepsi hece ölçüsünü kullanmıştır.) Yarım, tam ve zengin uyak çokça kullanılmıştır. Dörtlüklerle şiirler yazılmıştır. Bu dönemde edebiyat tarihi incelememeleri yapılmasıyla destan denemeleri tarzında şiirler kaleme alınmıştır. Bu dönem şiiri üç kolda gelişmiştir;
1.      Sade Dil ve Hece Ölçüsüyle Yazanlar: Milli edebiyatın bütün ilkelerine bağlı kalıp, sade bir dille ve hece ölçüsüyle şiirler yazmışlardır. Epik ve didaktik ürün vermeye çalışmışlardır. Toplumsal konular işlenmiştir. Mehmet Emin Yurdakul, Ziya Gökalp, Beş Hececiler bu gurupta yer alırlar.
2.      Saf (öz) Şiir Anlayışını Benimseyenler: Bu şiiri benimseyenler şiirin didaktik yönünü bir kenara bırakıp bir şeyi öğretmeyi değil musiki ve estetiği ele alıp bireysel duyguları ön plana çıkarmayı amaçlar. Saf şiir hissi temel alır. Bu görüş ilk kez sembolist akıma bağlı olan Paul Valery ve Stephan Mallerme gibi edebiyatçılar tarafında batıda ortaya çıkmıştır. Bu bakıma batıyı örnek almaya devam ederler. Bu dönemde de Türk edebiyatında Ahmet Haşim ve Yahya Kemal Beyatlı bu gurupta yer almışlardır.
3.      Halkın Değer ve Yargılarına Göre Şiir Yazanlar: Bu dönemde halkı yansıtan manzum hikayelerde yazılmıştır. Konular tamamen halkın yaşantısından alınırlar. Şiirlerde sokak dili (bazen argo) kullanılmıştır. Mehmet Akif Ersoy bu gurupta yer almış, İslamcılığı ön planda tutarak aruzla yazmayı tercih etmiştir.

MİLLİ EDEBİYAT DÖNEMİNDE HİKAYE VE ROMAN

·         Hayata ve sosyal sorunlara yönelmişlerdir.
·         Sade, konuşma dili ile eser verilmiştir.
·         Milliyetçilik gibi siyasi bir ideoloji temelli yazılmıştır.
·         Her türlü olay ve sorun konu olarak işlemiş, konu çeşidi artmıştır.
·         Realizm akımının etkileri görülür.
·         Teknik bakımdan çok başarılı eserler verilmiştir.
·         Konu İstanbul’un dışına çıkmış, Anadolu’nun tüm coğrafyası ve insanıyla ele alınmıştır.
·         Türk tarihi yani Milli Mücadele ile ilgili konular ayrıca bir öneme sahiptir.
·         Bazı yazarlar bireysellikten toplumsallığa ulaşmayı hedeflemişlerdir. Bu nedenle ruh çözümlemesi yolunu denemişlerdir.
·         Bu dönemdeki edebiyatçılarımız, Tanzimat döneminden başlayarak üç nesil boyunca edebiyatın izlediği yolu ve bu yol boyunca oluşan değişiklikleri göz önüne alıp tahlil etmişlerdir. Sosyal hayatın meselelerini geniş bir yelpazeden ve çeşitli yönlerden ele aldıkları görülür.
·         Bu dönemin hikâye ve romancılarını şöyle bir sıralayacak olursak; Ömer Seyfettin, Refik Halit, Halide Edip, Ahmet Hikmet, Yakup Kadri, Reşat Nuri, Aka Gündüz, Halide Nusret… bulunmaktadır.
MİLLİ EDEBİYAT DÖNEMİNDE TİYATRO
·         Tanzimat’tan buyana süre gelen tiyatro bu dönemde tekrardan can bulmuştur.
·         Özel ve resmi tiyatroların kurulması için harekete geçilmiştir. İstanbul’da belediye başkanının da desteğiyle Darülbedayi adı altında ilk resmi şehir tiyatrosu kurulmuştur. O dönemde Paris’teki Odeon Tiyatrosu müdürü (aynı zamanda kendisi bir Fransız aktördür) Pierre Antoine İstanbul’a davet edilmiş ve bu çalışma için yardımı istenmiştir.
·         Kurulan bu tiyatro binası aktörlüğü meslek olarak düşünen sanatçılara, müzikli tiyatro eserlerinin oynanması amacıyla müziği meslek olarak düşünenlere ve de ileride oluşacak Türk operasının temellerini oluşturmak amacıyla okul özelliği kazanmıştır.
·         Bu okul hem tiyatro hem de müzik (Darülelhan) olmak üzere iki koldan çalışmalarına başlamıştır.
·         Gerekli öğretim kadrosuyla işe başlanıp, ciddi bir sınav disipliniyle öğrenciler seçilerek alınmıştır.
·         I. Dünya Savaşı nedeniyle (Fransa Türkiye’ye savaş açtı) Pierre Antoine ülkesine geri dönmüştür. Savaş döneminde asker sıkıntısı yüzünden gerek öğretmen kadrosu gerek se öğrenciler savaşa asker olarak alınmış, böylece tiyatronun ilk perdesi 20 Ocak 1916’da Hüseyin Suad’ın Çürük Temel adaptasyonuyla açılmıştır.
·         Cumhuriyet’in ilanından sonra İstanbul Şehir Tiyatrosu kurulana kadar varlığını sürdürmüştür.
·         Bu tiyatro ile Türk tiyatro yazarlarını yerli piyes yazmaya teşvik edilmiştir.
·         Halkın tiyatroya olan ilgisinin artması için piyesler komedi ağırlıklı, vodvil tarzındadır.
·         Komedi tarzı yazılan metinlerde tiyatro alanına canlılık kazandırmıştır. Bu dönemde bir diğer önemli olan özellik ise yazarların genelde şair olmasından kaynaklanan manzum dram tarzı eser verilmiş olmasıdır.
·         Bu dönemde sadece tiyatro ile uğraşan sanatçılarımız; İbnürrefik Ahmed Nuri ve Müsahib-zade Celal’dir.
·         Diğer sanatçılarımızdan bazıları ise; Aka Gündüz (Muhterem Katil, Yarım Türkler, Beyaz Kahraman, Mavi Yıldırım…), Reşad Nuri (Hançer, Eski Rüya, Taş Parçası, Felaket Karşısında, Göz Dağı, Eski Borç, Tanrıdağı Ziyafeti, Yaprak Dökümü, Eski Şarkı…), Halid Fahri (İlk Şair, Sönen Kandiller, On Yılın Destanı, Bir Dolaptır dönüyor…), Yusuf Ziya (Kördüğüm, Latife, Eski Mektup, Nikâhta Keramet, Şüphe…), Faruk Nafiz (Canavar, Akın, Kahraman, Ateş…), Midhat Cemal (Kemal, Yirmi Sekiz Kanun-ı Evvel), Ömer Seyfettin (Mahcupluk İmtihanı), Refik Halid (Deli), Halide Edib (Kenan Çobanları, Maske ve Ruh), Yakup Kadri (Veda, Sağanak, Mağara), Necip Fazıl (Tohum, Bir Adam Yaratmak, Künye, Sabır Taşı), Salih Zeki (Mağara, Hallac-ı Mansur)
MİLLİ EDEBİYAT DÖNEMİ YAZAR VE ŞAİRLERİ

ÖMER SEYFETTİN (1884-1920)
·         1911’de Genç Kalemler dergisinde yayınladığı “Yeni lisan” adlı makalesiyle adını duyurmuş, Ali Canip ve Ziya Gökalp’le birlikte Milli Edebiyat hareketinin öncülerinden olmuştur.
·         Edebiyata şiirle başlasa da edebiyatımızda hikâyeciliği meslek haline getiren ilk yazarımızdır. Özellikle kısa hikâye  türünün tutunup yaygınlaşmasını sağlamıştır. Hikâyeleri realisttir. İşlediği konular gerçek hayattan beslenmiştir.
·         Servet-i Fünun’a tepki olarak tasvir ve ruh çözümlenmesini değil, olayı öne çıkarmış; Maupassanat tarzı klasik hikâye anlayışının edebiyatımızdaki ilk başarılı örneklerini vermiştir.
·         Konuşma dilini yazı diline uygulamayı amaçlamış; bütün eserlerini açık, süssüz bir anlatımla yazmış; kendi söyleyişi ile “edebiyat yapmadan yazmak” istemiştir.
·         Edebiyat yoluyla toplumu düzeltme amacını gütmüş, seçkinlerden çok halka seslenmiştir.
·         Hikâyelerinde toplumsal mutluluğu bireysel mutluluğa tercih eden insan tipini öne çıkarmıştır.
·         Bazı hikâyelerinde çocukluk hatıraları ve kahramanlık konusunu işlemiştir.
·         Bazı eserlerinden bahsedecek olursak; Beyaz Lale, Bomba (Balkan Savaşı sırasındaki olaylar), Başını Vermeyen Şehit, Kütük, Topuz, Ferman, Pembe İncili Kaftan (Türk tarihinin Kahramanlıkları), Yüz Akı, Üç Nasihat, Kurumuş Ağaçlar (Anadolu Efsaneleri), Ant, Falaka, Kaşağı (Çocukluk Anıları), Perili Köşk, Gizli Mabet, Keramet (Halkın yanlış inançları)…
·         Çoğu hikâyesinde mizah havası vardır. Çoğunlukla hikâyeleri birinci şahıs ağzından yazılmıştır.
·         Karakter yaratmakta zorluk çekmez, bazen sosyal bir hicivle karakterlerini savurur ayrıca eserlerinde milli şuuru uyandırmayı amaçlardı. Sağlam bir tekniği vardır.

 Eserleri

1.      Gizli Mabet, Bahar ve Kelebekler, İlk Düşen Aşk, Yüksek Ökçeler, Beyaz Lale, Kahramanlar, Bomba, Diyet, Kaşağı, Falaka… (Hikâye)
2.      Harem, Primo, Türk Çocuğu (Uzun Hikâye)
3.      Ashab-ı Kehfimiz, Efruz Bey, Yalnız Efe (Roman)
4.      Ruzname(Günlük)

ZİYA GÖKALP (1876-1924)
·         Sanatçı kişiliğinden çok düşünür kimliğiyle tanınmıştır.
·         İttihat ve Terakki’de görev alması dolayısıyla devlet adamlarına, İstanbul Üniversitesi’nde verdiği sosyoloji dersleriyle de geniş bir kitleye milliyetçilik prensiplerini aşılamıştır. Böylece milliyetçilik hareketini desteklemiştir.
·         Türkçülük düşüncesini sistemleştirmiştir. Bu akımın ilkelerini belirlemiştir.
·         Türkçülük düşüncesi, Turancılık(aşırı milliyetçi), Oğuzculuk aşamalarından geçtikten sonra Türkiyecilik çizgisinde Atatürk üzerinde de etkili olmuştur.
·         Genç Kalemler dergisinde dil, siyaset ve Turancılık hakkındaki fikirlerini kaleme almıştır.
·         Türk Yurdu, Yeni Mecmua, Küçük Mecmua gibi birçok basım organında yazıları yayımlandı. Bu gibi yayın organlarında basılan yazılarında milliyetçi araştırmalar, milli ekonomi, milli eğitim, sosyoloji gibi milleti ilgilendiren konuları işledi.

Turancılıkkısaca tüm “Türkler bir çatı altında toplansın” fikridir. Ziya Gökalp’te “Turan” adlı şiirinde bu fikri şu şekilde dile getirmiştir. “Vatan ne Türkiye'dir Türklere ne de Türkistan, vatan büyük ve müebbet bir ülkedir Turan[1]

·         Şiirlerinin halk şiiri nazım biçimlerinden yaralanarak hece ölçüsüyle ve yalın bir dille yazılmıştır.

·         Ulus, toplum, birlik, dayanışma, ortak dil, kültür, ortak duyarlılık ve bilgi gibi kavramların bir birlikteliği, bütünlüğü ve millet olma bilincini tamamladığını düşünmektedir. Bu nedenle eserlerine bu kavramları aşılamıştır.
·         Hem doğu hem batı bilimlerini öğrenmiştir. Hocası Dr. Yorgi Efendi’nin öğrettiği, yapılacak olan bir inkılabın asla ama asla bir taklitle olamayacağı ilkesini hayatı boyunca özümsemiştir.
·         “Kızıl Elma”, “Yeni Hayat”, “Altın Işık” şiir kitaplarında Türkçülüğü dile getiren şiirler kaleme almıştır.
·         En önemli eseri “Türkçülüğün Esaslarında” dilde, ahlakta, estetikte, hukukta, dinde, siyasette ve felsefede Türkçülüğün hedeflerini göstermiştir.
·         “Türkleşmek-İslamlaşmak-Muasırlaşmak” adlı kitabında adı geçen kavramlar etrafında bir sentez denemesinde bulunmuştur.
·         “Türk Medeniyeti Tarihi” ve “Türk Töresi” adlı kitaplarında eski Türk kültürünü tanıtmaya çalışmıştır. Özellikle “Türk Medeniyeti Tarihi” adlı eseri ile Türk toplumunun tarihsel süreç içerisindeki izlediği yolu, gelişimini, bu süreç boyunca oluşan din bilincini ve devletleşme sürecini ele alması onun bu milli olma amacını ne denli önemsediğinin bir kanıtıdır.
·         Ona göre “Türkleşmek–İslamlaşmak-Muasırlaşmak” te belirttiği gibi bu üç kavram (Türkleşmek, İslamlaşmak ve Muasırlaşmak) arasında hiçbir uyuşmazlık yoktur. Hatta bunlar birbirlerini bütünler.
Eserleri
1.      Kızıl Elma, Yeni Hayat, Altın Işık (Şiir),
2.      Türkçülüğün Esasları, Türkleşmek–İslamlaşmak-Muasırlaşmak, Türk Medeniyeti Tarihi, Türk Töresi, Malta Mektupları, Makaleler ( Düzyazı)
MEHMET EMİN YURDAKUL (1869-1944)
·         Milli edebiyat akımının en önde gelen şairidir. ”Milli Şair” ünvanı ilk kez ona verilmiştir.
·         Adını ilk kez 1897 Yunan Harbi dolayısıyla yazdığı “Cenge Giderken”  adlı şiir ve “Türkçe Şiirler” kitabı (1900) ile duyurdu. İstiklal Savaşı’nı şiirleriyle desteklemiştir.
·         Şiirlerini sade dille ve hece ölçüsüyle yazmış;  ancak canlı halk Türkçesini bulamamış. Yedili-on birli gibi hece kalıpları yerine on altılı-on dokuzlu kalıpları kullanmıştır. Hece vezninin o döneme kadar kullanılmamış şekillerini kullanmıştır. Koşma, türkü… gibi halk biçimlerine bakmayarak sone, terzarima, serbest müstezat gibi biçimlerde yazmıştır.
·         Şiirinde; bayrak, yaptığı, milliyetçi, halkçı ve insancıl davalar, sağlam ve yenidir. Bu bakımdan Türk şiirine yeni temalar katmış sayılır.
·         Halkın acılarını, dertlerini, sıkıntılarını şiirine yansıtmıştır.
 Eserleri
1.      Türkçe Şiirler, Türk Sazı, Ey Türk Uyan, Cenge Giderken, Tan Sesleri, Zafer Yolunda, İsyan ve Dua, Aydın Kızları, Mustafa Kemal, Ankara ( Şiir)
2.      Fazilet ve Asalet, Türk’ün Hukuku, Dante’ye (Nesir)
ALİ CANİP YÖNTEM (1887-1967)  
·         Edebiyata şiirle başladı. İlk şiirlerini Fecr-i Ati topluluğuna katıldığı dönemde kaleme aldı.
·         1911’de Ömer Seyfettin’le birlikte “Genç Kalemler”  dergisini çıkardı; bu derginin başyazarlığını yaparak Milli Edebiyat akımına öncülük etti.
·         Kısa bir ürede aruzu bırakıp heceye yöneldi.
·         “Yeni Lisan” ve “Milli Edebiyat” kavramları etrafında çıkan tartışmalarda yazdığı yazılarla döneminin ileri gelen bir eleştirmeni oldu.
·         Yazdığı makalelerini “Milli Edebiyat Meselesi ve Cenap Bey’le Münakaşalarım” adlı eserinde toplamıştır.
 Eserleri
1.      Geçtiğim Yol ( Şiir)
2.      Milli Edebiyat Meselesi ve Cenap Bey’le Münakaşalarım (Eleştiri)
3.      Epope ve Edebi Nevilerle Mesleklere Dair Malumat, Ömer Seyfettin (İnceleme- Araştırma)
FUAT KÖPRÜLÜ (1890-1966)
·         Türk dili tarihi, edebiyatı alanlarındaki bilimsel çalışmalarıyla tanınmış; edebiyat tarihinin kurucusu olmuştur. Uluslararası üne kavuşmuş bir bilim adamıdır.
Eserleri
1.      Türk Edebiyatı Tarihi, Türk Edebiyatında Mutasavvıflar, Türk Saz Şairleri Antolojisi, Divan Edebiyatı Antolojisi…
HAMDULLAH SUPHİ TANRIÖVER (1885-1966)
·         Fecr-i Ati topluluğundan ayrılarak Genç Kalemlere katılmış böylece adını Milli Edebiyatta duyurmuştur.
·         İstanbul’daki işgalci güçlere karşı düzenlenen mitinglerde ve daha sonra Kurtuluş Savaşı yıllarında TBMM’de söylev (hitabet) türünün etkili örnekleri olarak gösterilen konuşmalar yapmıştır.
·         Söylevleri  “Doğa Yolu” makaleleri  “Günebakan” adlı kitaplarda toplanmıştır.
HALİDE EDİP ADIVAR (1884-1964)
·         Bu dönemin tanınmış ilk romancısıdır.
·         Milli mücadelede faal olarak görev yapması, cepheleri dolaşması, Halide Onbaşı diye anılması popüler bir sanatçı olmasında etkili olmuştur.
·         Roman karakterlerini daha çok kadınlar arasından seçer ve onların psikolojilerini, iç dünyalarını başarıyla yansıtır. Ancak bu karakterler biraz abartılıdır.
·         Dili yalın; üslubu savruk ve özensizdir.
·         İlk başlarda Seviye Talip, Handan, Kalp Ağrısı adlı romanlarında aşkı, bireysel tutkuları, kadın psikolojisini işlemiştir.
·         Daha sonralarda “Yeni Turan” romanında Ziya Gökalp’ın etkisinde kalarak Türkçülük ideolojisini ele almıştır.
·         Gözlem gücü, betimleme ve tahlil etme konusunda oldukça başarılıdır.
·         Aralarında en ünlü romanı “Sinekli Bakkal” ın da bulunduğu töre romanlarını (Tatarcık, Sonsuz Panayır, Döner Ayna, Sevda Sokağı Komedyası) sanat yaşamının son döneminde yazmıştır. Bu romanlarında devirlerin, kuşakların gelenek ve görenekleri ağır basar.
·         “Ateşten Gömlek” ve “Vurun Kahpeye”; Kurtuluş Savaşı yıllarını anlatan romanlarıdır. Hatta Ateşten Gömlek edebiyatımızda bu konuyu işleyen ilk romandır. Ateşten Gömlek’te bireysel saadetin olabilmesi için önce toplumsal saadet şarttır. Vatanın müdafaasında cinsiyet ayırt etmeksizin kadın-erkek herkes üzerine düşeni yapmalıdır fikrini savunur.
·         “Mor Salkımlı Ev” çocukluk yıllarını, “Türk’ün Ateşle İmtihanı” ise İstiklal Savaşı yıllarını anlattığı anı kitaplarıdır.
·         “Tatarcık” İmparatorluktan Cumhuriyete geçerken oluşan eski-yeni çatışmasında kazanan tarafın yeni olduğunu anlatır.
·         “Sinekli Bakkal” da konu olarak halk, aydın ve II. Abdülhamit dönemindeki saray çevresi ayrıca doğu karşısında batının tutumu işlenmiştir.
·         Eserlerindeki kahramanlar genelde kadın olmakla birlikte, bu kadınlar üstün özelliklere sahip kişilerdir.
Eserleri
1.      Handan, Raik’in Annesi, Yeni Turan, Son Eseri, Zeyno’nun Oğlu, Yol Palas Cinayeti, Akile Hanım Sokağı, Sevda Sokağı Komedyası (Roman)
2.      Kubbede Kalan Hoş Seda, Dağa Çıkan Kurt (Hikâye)
3.      Kenan Çobanları, Maske ve Ruh (Tiyatro)
4.      Harap Mabetler (Mensur Şiir)
REFİK HALİT KARAY (1888-1965)
·         Önce fıkraları, sonra hikâyeleri, daha sonra da romanlarıyla tanınmıştır.
·         Tüm eserlerini canlı bir konuşma diliyle yazmıştır. Eserlerinin en değerli yanı üslubudur.
·         Güçlü bir gözlem yeteneği, başarılı tasvirleri vardır.
·         Mizahçılığı, yergiciliği dikkat çeken diğer bir yöndür. Hiciv en önemli özelliğidir. Kirpi takma adıyla mizah yazıları yazmıştır. Hayatın gülünç yanlarını ve sosyal hayattaki yanlışları karikatürize ederek zeki ayrıca nükteli bir biçimde ele almıştır.
·         “Memleket Hikâyeleri” ilk hikâye kitabıdır. Olaylar hep Anadolu’da geçer.  Maupassant tarzı bir hikâye anlayışı olan yazarın bu eseri edebiyatımızın İstanbul dışına çıkıp Anadolu’ya yönelmesinde bir çığır açmıştır.
·         “Gurbet Hikâyeleri” yurt dışındaki sürgün yaşamının izlenimleriyle yazılmıştır.
·         Romanlarında Ahmet Mithat ve H. Rahmi Gürpınar gibi okuyucuyu oyalayabilme özelliğine de önem vermiş; ağır düşüncelere, derin tahlillere giremeden beyaz realizm denebilecek bir anlayışla yazmıştır.
·         Romanlarını aşk ve kadın ekseni etrafında gelişen sürükleyici olaylar, egzotik konular üzerinde kurmuştur.
·         İlk ve en önemli romanı “İstanbul’un İçyüzü” dür. Anı yöntemiyle yazılan bu roman, Birinci Dünya Savaşı sırasında ortaya çıkan savaş zenginleri ve onları destekleyen politikacıları eleştiren bir yergi romanıdır.
Eserleri
1.      Memleket Hikâyeleri, Gurbet Hikâyeleri (Hikâye)
2.      İstanbul’un İçyüzü, Yezidin Kızı, Çete, Sürgün, Anahtar, Bu Bizim Hayatımız, Nilgün, Bugünün Saraylısı, Kadınlar Tekkesi, 2000 Yılın Sevgilisi… (Roman)
3.      Kirpi’nin Dedikleri, Guguklu Saat, Bir Avuç Saçma, Sakın Aldanma İnanma Kanma, Üç Nesil Üç Hayat, Bir İçim Su (Anı- Fıkra- Söyleşi)
4.      Deli (Oyun)

YAKUP KADRİ KARAOSMANOĞLU (1889-1974)
·         Edebiyata Fecr-i Ati topluluğunda başlamış; Erenlerin Bağından, Okun Ucundan adlı sanatlı nesir örneği olan eserlerle ilk ürünlerini vermiş; İstiklal Mücadelesi’ne katılmıştır. Böylece Edebiyat hayatına Fecr-i ati ile başlayıp Milli Edebiyat ile devam etmiştir.
·         Fecr-i Ati topluluğundayken daha çok bireysel sanat yapma anlayışı gütmüş ve mistik bir hava ile eserlerini okuyucuya sunmuştur. 1916 yılı ile eserlerinde yurt gerçekleri ve milli duyguları işlediği görülür.
·         Sağlam bir gözlemcilik ve realist bir yöntemle yazmakla beraber kendi kişiliğini gizlememiştir.
·         Sağlam bir teknikle yazmıştır. Aşk onun romanlarında her zaman ikinci planda kalmıştır.
·         Romanlarıyla Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküş yıllarından başlayarak 1952’ye kadar olan Cumhuriyet Türkiyesi’ne tanıklık etmiş; toplumsal, siyasi tarihimizi çözümlemeye çalışmıştır.
·         İlk romanı “Kiralık Konak” ta kuşaklar arasındaki çatışmayı ve Tanzimat’tan Birinci Dünya Savaşı’na kadar olan kültürel değişimi anlatmıştır. (Başkahraman Hakkı Celis)
·         “Nur Baba” romanını Euripides’in Bakkhalar’ından esinlenerek ve tekkedeki gözlemlerine dayanarak yazmıştır. Ancak yazar, Bektaşiliğin sırlarını açıklamakla ve onları küçük düşürmekle suçlanmıştır.
·         “Yaban” adlı romanında İstiklal Mücadelesini ve eleştirel bir bakışla aydın-köylü çatışmasını yansıtmıştır. (Başkahraman Ahmet Celal)
·         “Sodom ve Gomore”de mütareke yıllarının İstanbul’u anlatılır. Sodom ve Gomore İncil’e göre ahlak sapkınlığı yüzünden lanetlenmiş iki ülkedir. (Sami Bey, Leyla, Necdet)
·         “Ankara” romanı, Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet yıllarında yaşanan değişimlerin eleştirel bir bakışla anlatıldığı; hem başkent Ankara’nın hem de yeni Türk kadınının romanıdır. (Selma Hanım)
·         “Panorama” ise “Ankara” romanının devamı gibidir. Eserde 1923’ten 1950’ye kadar geçen zamanda Cumhuriyet Türkiye’si kalabalık bir kişi kadrosuyla anlatılmıştır. (Panorama I, II, III)
Eserleri
1.      Hep O Şarkı (Abdülaziz dönemindeki yaşam ele alınır), Bir Sürgün (II. Abdülhamit döneminde Paris’e kaçan Jön Türkler ele alınır), Hüküm Gecesi (Roman)
2.      Bir Serencam, Milli Savaş Hikâyeleri (Hikâye)
3.      Zoraki Diplomat, Politikada 45 Yıl, Gençlik ve Edebiyat Hatıraları, Anamın Kitabı (Anı)
4.      Atatürk, Ahmet Haşim (Monografi)  
5.      Ergenekon (Fıkra)
6.      Sağanak, Nirvana (Tiyatro)

REŞAT NURİ GÜLTEKİN (1889-1956)
·         1922’de yayımladığı “Çalıkuşu” romanıyla ünlenmiş; roman, hikâye, tiyatro, eleştiri, gezi türünde birçok eser vermiştir.
·         Tüm eserlerinin canlı bir konuşma diliyle yazmıştır.
·         Türk romanına Anadolu şehir ve kasabalarının yaşantılarını, insan tiplerini sokan ilk romancılarımızdandır.
·         Eserlerinde yanlış batılılaşma, batıl inançlar, hayattan yaşam sahneleri sunulmuştur.
·         Güçlü bir gözlemciliği olan R. Nuri Gültekin’in realizm yönü kuvvetli canlı bir üslubu vardır. Eserlerinde ayrıca romantizmin etkileri de görülür.
·         Romanlarında yoğun bir yurt ve insan sevgisi, cıvıl cıvıl yaşama sevinci hissedilir.
·         Kahramanları genellikle cana yakın, dost, insancıl kişilerdir.
·         Yazarın anlatımdaki başarısı, psikolojik tahlillerine de yansımıştır.
·         Çalıkuşu, Dudaktan Kalbe, Akşam Güneşi gibi ilk romanları bireylerin duygusal ilişkileri üzerinde kurulmuştur. Yeşil Gece, Yaprak Dökümü, Miskinler Tekkesi, Kızılcık Dalları gibi romanları ise toplumsal sorunları ele alan romanlardır.
·         Önce piyes olarak yazdığı, sonradan romana dönüştürdüğü eseri Çalı Kuşu, kahramanı Feride ile genç kızları uzun süre etkilemiş; dil ve anlatımındaki rahatlıkla, Anadolu gerçeğine yaklaşım tarzıyla daha sonra yazıları birçok romana örnek olmuştur.
·         Yeşil Gece, tezli bir roman olup yazarın toplumsal sorunları ele aldığı eserlerin ilkidir. Romanın kahramanı Şahin Bey idealistliği yönünden Çalı Kuşundaki Feride’ye benzer. 
·         Yaprak Dökümü, yazarın toplumsal sorunları ele aldığı romanlarının en başarılısıdır. Bu eserde “yanlış batılılaşma” teması üzerinde durulur ve emekli kaymakam Ali Rıza Bey’in Avrupai hayat tarzına özenen kızlarının ve oğlunun yaşam zorlukları karşısında uğradıkları yıkımlar anlatılır. 

Eserleri
2.      Harabelerin Çiçeği, Gizli El, Damga, Bir Kadın Düşmanı, Acımak, Kızılcık Dalları, Kavak Yelleri, Değirmen (Roman)
3.      Olağan İşler, Sönmüş Yıldızlar, Tanrı Misafiri, Leyla ile Mecnun (Hikâye)
4.      Hançer, Eski Rüya, Taş Parçası, Yaprak Dökümü, Eski Şarkı, Tanrı Dağı Ziyafeti (Tiyatro)
5.      Anadolu Notları (Gezi)

FALİH RIFKI ATAY (1893-1971)
·         Sağlam, çekici anlatımı ve duru Türkçesiyle Türk basınının en usta kalemlerinden olmuş, siyasi konuları işleyen fıkra ve başyazılarıyla öne çıkmıştır.
·         Karakterlerinin dış görünüşlerini eserlerine çok iyi yansıtırken, iç dünyalarını yansıtmakta aynı başarıyı gösterememiştir.
·         Gezi, anı, makale, fıkra ve sohbet türlerinde birçok kitap yayınlamıştır.
·         Yaşarken çok yakınında bulunduğu Atatürk’e büyük bir hayranlıkla bağlıdır ve Atatürk’ü anlattığı birçok yazı yazmıştır. Bunlar arasında Atatürk ile ilgili anıları anlattığı “Çankaya” en tanınmış eseridir.
·         Gezi edebiyatımızın oluşmasında bu türde yazdığı eserlerle önemli katkıları olmuştur.

Eserleri
1.      Ateş ve Güneş, Zeytindağı, Çankaya, Batış Yılları, Atatürk’ün Hatırları (Anı)
2.      Gezerek Gördüklerim, Denizaşırı, Bizim Akdeniz, Tuna Kıyıları, Hint, Yolcu Defteri, Faşist Roma, Kemalist Tiran… (Gezi)
3.      Pazar Konuşmaları, Atatürkçülük Nedir?, Babanız Atatürk, Bayrak, Roman (Fıkra-Makale-Deneme)

MEMDUH ŞEVKET ESENDAL (1884-1952)
·         Türk hikâyeciliğinde bir çığır açmış, Çehov tarzı durum hikâyelerini edebiyatımızdaki ilk başarılı örneklerini vermiştir.
·         Hikâyelerinde iyimserlik, kendi hayat görüşünün bir yansımasıdır.
·         Daha çok orta tabakadan seçtiği hikâye kişileri çok canlıdır.
·         Tüm hikâyelerini konuşma diliyle ve yalın bir üslupla yazmıştır.
·         “Ayaşlı ve Kiracıları” adlı romanı çok ünlüdür. Eser anı biçiminde, alışılmışın dışında bir teknikle yazılmıştır; belli bir kişinin yaşamını anlatmak yerine aynı çevredeki birçok kişiyi anlatarak o çevreninin kesitini verir. Cumhuriyetin ilk yıllarında Ankara’da bir apartman katındaki odaları kiralayan, eğitimleri, uğraşları, dünya görüşleri farklı insanların kişiliklerini ve aralarındaki ilişkileri büyük bir ustalıkla sergilemiştir.  

Eserleri
1.      Miras, Ayaş ve Kiracıları, Vassat Bey (Roman)
2.      Otlakçı, Mendil Altında, Temiz Sevgiler, Ev Ona Yakıştı (Hikâye)

BEŞ HECECİLER

Faruk Nafiz Çamlıbel, Orhan Seyfi Orhon, Halit Fahri Ozansoy, Enis Behiç Koryürek ve Yusuf Ziya Ortaç’a şiirlerindeki ortak özellikler nedeniyle “Beş Hececiler” adı verilmiştir. “Hecenin beş şairi” olarak ta anılmışlardır. Cumhuriyet dönemindeki “milli romantik” açılımın erken öncüleri olan bu şairler, Milli Edebiyat akımının ilkelerine bağlı, hece ölçüsüyle başarılı örnekler verdikleri için bu adla anılmışlardır. Halk şiiri geleneğinden yararlanmış, sade Türkçe ile yazmışlardır. Şiirlerinde konu olarak Anadolu, Anadolu insanı, memleket sevgisi, yurt güzellikleri, kahramanlık ve yiğitlik işlenmiştir. Ziya Gökalp tarafından desteklenmişlerdir.

FARUK NAFİZ ÇAMLIBEL (1898-1973)
·         Beş Hececiler’in milli kaynaklara yöneliş ve şiirin ilkelerine uyum bakımından en güçlü temsilcisidir.
·         Aruzla yazığı ilk şiirlerini “Şarkın Sultanları” ve “Gönülden Gönüle” adlı kitaplarında toplamıştır.
·         Heceyle yazdığı ilk şiir kitabı “Dinle Neyden” dir.
·         “Han Duvarları” adlı şiiriyle edebiyatımıza yeni ufuk açmıştır. Bu şiir, İstanbullu bir şairin Anadolu coğrafyası ve insanlarıyla ilk karşılaşmasının yarattığı duygu ve heyecanları anlatır.
·         “Sanat” adlı şiiri ise “memleket edebiyatı” nın bildirisi gibidir.
·         Heceyle yazdığı memleket şiirlerini “Çoban Çeşmesi” adlı eserinde toplamıştır.

Eserleri
1.      Suda Halkalar, Bir Ömür Böyle Geçti, Heyecan ve Sükûn, Tatlı Sert, Zindan Duvarları, Akıncı Türküleri (Şiir)
2.      Canavar, Akın, Öz Yurt, Kahraman (Manzum Tiyatro)
3.      Yayla Kartalı (Mensur Tiyatro)
4.      Yıldız Yağmuru (Roman)

YUSUF ZİYA ORTAÇ (1895-1967)
·         Şiirlerini ilk başta aruz ölçüsüyle yazmaya başlamış, Ziya Gökalp’le tanıştıktan sonra heceye yönelmiştir.
·         Şiirinden çok düzyazıdaki ustalığıyla, gazeteciliğiyle, gülmece, yergi, nükte türündeki başarısıyla tanınmıştır.
  • “Akbaba” adlı mizah dergisini ölünceye kadar yayımlamıştır. Siyasi mizahın başarılı örneklerini vermiştir.
  • “Bizim Yokuş” ve “Portreler” de edebiyat ve basın dünyasıyla ilgili anılarını yazmıştır.
  • “Kuş Cıvıltıları” adlı eserinde çocuklara yönelik yazdığı şiirler bulunmaktadır.

Eserleri
1.      Akından Akına, Cenk Ufukları, Âşıklar Yolu, Yanardağ… (Şiir)
2.      Binnaz (hece ölçüsü ile yazılmış başarılı bir eserdir), Kördüğüm (Tiyatro)
3.      İsmet İnönü, Göz Ucuyla Avrupa (Biyografi, Gezi)

ENİS BEHİÇ KORYÜREK (1891-1949)
·         Şiirlerini ilk başta aruz ölçüsüyle yazmaya başlamış, Ziya Gökalp’le tanıştıktan sonra heceye yönelmiştir.
·         Aruzla yazdığı ilk şiirlerinde aşkı anlatmıştır.
·         Kurtuluş Savaşı döneminde milli duygular ve tarihi kahramanlıkları içeren şiirler yazmıştır.
·         Hece ölçüsü ile yazdığı şiirlerinde çeşitli hece kalıpları üzerinde çalışmıştır.
·         Özellikle yurt ve ulus sevgisini dile getirdiği “gemiciler” ve “tarihsel yiğitlikler” le ilgili şiirlerinde diğer şiirlerinden daha başarılıdır.

Eserleri
1.      Miras, Varidat-ı Süleyman, Miras ve Güneşin Ölümü (Şiir)

HALİT FAHRİ OZANSOY (1891-1971)
  • İlk yıllarında Fecr-i Ati’nin etkisinde kalmıştır. Daha sonra Milli Edebiyat akımından etkilenerek aruz ölçüsü ile yazmayı bırakmış heceye yönelmiştir.
  • Adını aruzla duyurmuş “Aruza Veda” şiirinden sonra heceyle yazmaya başlamıştır.
  • Derin melankoli ve karamsarlık içeren şiirleri bireysel konular  üzerinde durmuştur.
·         Şiirinden başka tiyatro ile de ilgilenmiş; aruzla yazdığı “Baykuş” ve “İlk Şair” dışındaki oyunlarını heceyle yazmıştır.

Eserleri
1.      Rüya, Cenk Duyguları, Efsaneler, Zakkum, Bulutlara Yakın, Gülistanlar, Harabeler, Paravan… (Şiir)
2.      Sönen Kandiller, Nedim, On Yılın Destanı, Hayalet… (Tiyatro)
3.      Edebiyatçılar Geçiyor, Edebiyatçılar Çevremde, Eski İstanbul Romanları (Anı)

ORHAN SEYFİ ORHON (1890-1972)
·         Şiire aruzla başlamış; ilk önce “Fırtına ve Kar” adlı uzun şiiriyle tanınmış sonra hece ölçüsü ve konuşma diliyle yazdığı “Peri Kızı ile Çoban Hikâyesi” adlı manzum masalı yazmıştır; “Hecenin Beş Şairi” nden biri olmuştur.
·         Divan edebiyatına bağlı kalıpları hece ölçüsüne uyarlamış; gazele benzer şiirler yazmıştır.

Eserleri
1.      Gönülden Sesler, O Beyaz Bir Kuştu, Kervan(Şiir)
2.      Asri Kerem, Düğün Gecesi (Gülmece-Yergi)
3.      Dün-Bugün-Yarın, Kulaktan Kulağa (Makale-Fıkra)






MİLLİ EDEBİYAT DÖNEMİNDE BAĞIMSIZ SANATÇILAR

YAHAYA KEMAL BEYATLI (1884-1958)
·         Çağdaş Batı şiiriyle eski Türk şiirinin birleşimini gerçekleştirerek modern Türk şiirinin kurucularından olmuştur. 
·         Paris’ten ”Mektepten Memlekete” sloganıyla, Batı hayranı bir şair olarak değil, geçmişimizin bütün kültür ve mirasına sahip çıkan Batılı bir Türk şairi olarak yurda dönmüş; bu mirasın göz kamaştıran bütün zenginliklerini tarih, vatan, aşk, musiki, din, tabiat, sonsuzluk gibi kavramların potasında kaynaştırarak kendi şiir anlayışı içinde bütünleştirmiştir.
·         Heceyi küçümsemeyip hececileri tutmuş; ancak şiir için ölçünün temel bir nitelik olmayıp bir araç olduğuna inandığı için aruzu kullanmıştır. Heceyle yazdığı “Ok” şiiri dışında bütün şiirlerinde kullandığı aruzu Türkçeye en başarılı biçimde uygulayan şair odur.
·         Şiirlerinde sözcükleri özenle seçmiş; yerli yerinde, dile ve biçim mükemmelliğine önem vererek kullanmıştır. Ahengi ve uyağı önemsemiştir.
·         Nazımı nesirden uzaklaştırmış; şiirle düz yazının birbirinden tamamen farklı alanlar olduğu düşüncesiyle öz şiir anlayışını savunmuştur.
·         Şiirde müzikaliteye verdiği önemle sembolistlere, ortak dil ve kuralları kullanarak klasiklere yaklaşır. Ancak, şiirlerindeki lirizm, onu klasiklerden, anlam açıklığı da sembolistlerden ayırmıştır. 
·         Kimi şiirlerinde bir masal dünyası kurması, tarihi ve milli kültüre bağlanması ise ondaki romantizm etkilerini gösterir. İlk şiirlerinde benimsediği parnasizmin mükemmeliyetçilik ilkesini bütün şiirlerinde sürdüren şair, kimilerince neoklasik (yeni klasik) (klasik zevk ve üslubu yeniden canlandırma) olarak değerlendirilmiştir. Parnasizmin ve neoklasizmin en önemli temsilcisidir.
·         Toplumsal sorunlar dışında, genellikle lirik şiirler yazmış; aşk, sonsuzluk özlemi, ölüm gibi temalara yönelmiş; vatanın bir özeti olarak gördüğü İstanbul’a, büyük bir hayranlık duyduğu Türk uygarlığına, Osmanlı tarihinden aldığı ilhamla kahramanlık motiflerinde şiirlerinde geniş yer vermiştir.
·         Süleymaniye’de Bayram Sabahı, Açık Deniz, Itri, Akıncı, Mohoç Türküsü, Ok, Sessiz Gemi, Rintlerin Ölümü, Mehlika Sultan, Kar Musikileri, Endülüste Raks gibi şiirleri “Kendi Gök Kubbemiz” adlı kitapta toplamıştır.
·         “Eski Şiirin Rüzgârıyla” kitabındaki şiirler tema bakımından “Kendi Gök Kubbemiz” dekilere benzese de nazım biçimi, dil ve içerik yönünden divan şiirine benzeyen şiirlerdir.
·         Rubaiye 20. yüzyılda hayat verenlerin başında gelir. “Rubailer” şairin bu alandaki verilerini toplar.
·         Nesir alanında da başarılı örnekleri vardır. “Eğil Dağlar”, “Aziz İstanbul”, “Siyasi ve Edebi Portreler”, “Edebiyata Dair”…
·         Hayattayken hiçbir kitabı yayınlanmamıştır. Bu sebeple “esersiz şair” olarak nitelendirilmiştir. Kendisi öldükten sonra eserleri henüz hayattayken kendisinin öngördüğü isimler altında basılmıştır.

Eserleri
1.      Mektuplar- Makaleler
3.      Siyasi Hikâyeler
4.      Tarih Muhasebeleri (Nesir)

MEHMET AKİF ERSOY (1873-1936)
·         II. Meşrutiyet’ten sonra “Safahat” başlığı altında yayınladığı şiir kitaplarıyla ve İslamcı dünya görüşüyle tanınmış İstiklal Marşı şairimizdir.
  • Hakikati güzelliğe tercih eden sanat anlayışıyla yazdığı şiirlerinde duygu ve düşüncelerini olduğu kadar, çağının toplumsal yaşamını da yansıtmıştır.
  • Dili zaman zaman Servet-i Fünun diline kaysa da halkın kullandığı sade, canlı, zengin bir Türkçedir.
  • Aruz veznini Türkçeye (en önemli örneği İstiklal Marşı) başarılı bir şekilde uygulamıştır. Aruza milli bir kimlik kazandırmıştır. Ancak ahenge fazla önem vermemiştir.
  • Tasvir, öykülerine, diyalog gibi anlatım tekniklerini kullanmış; Fikret gibi nazımı nesre yaklaştırmıştır.
  • Betimleme ve öyküleme ustasıdır.
  • Fakirlik, cehalet, ahlaksızlık, taklitçilik, köksüzlük, inançsızlık… şiirlerindeki başlıca konulardır.
  • Şiirlerinde lirik, epik, didaktik, satirik, hitabet gibi pek çok türün özelliklerinden yararlanmıştır.
  • Ona göre İslam’ın özünü fenle birleştirmek böylece iyi bir sentez elde etmek gerekir.
  • Safahat yedi bölümden oluşur; Safahat, Süleymaniye Kürsüsünde (Kitabın kahramanı Abdürreşit İbrahim Efendi İslam âleminin tenkidini yapar. İslam’ı özüne dönemsi gerektiğini savunur), Hakkın Sesleri (Balkan Savaşları’nı ele almıştır. İslam dünyasının uyanması gerektiğini söyler), Fatih Kürsüsünde (Galata Köprüsü’nden Fatih’e doğru giden iki arkadaşın toplum mesellerinden ve yaşanan sıkıntılardan bahsettiği konuşmaları yer alır. Hepsinin nedenini cahilliğe bağlar), Hatırdan (Şairin I. Dünya Savaşı sırasında yaptığı seyahatin etkilerini yansıtır), Asım (Diyaloglarla oluşmuş manzum bir hikâyedir. Asım’ın yaşıtlarının cephedeki kahramanlığını anlatır. Asım ve arkadaşlarının Avrupa’ya ilim ve bilim öğrenmek için gitmeleriyle biter. Bu eserle M. Akif zirveyi yakalamıştır), Gölgeler (İslam’ın tasavvufi yönüyle memleket hasretli içerikli şiirleri bulunmaktadır).
  • En sevilen şiirleri; Küfe, Mahalle Kavgası, Meyhane, Seyfi Baba gibi şiirleridir.

RIZA TEVFİK BÖLÜKBAŞI (1869-1949)
·         Serveti Fünun’cularla çağdaş olduğu halde üslup, tema ve dil bakımından onlara katılmamış; aruzla yazdığı ilk şiirlerinden sonra M. Emin Yurdakul’a yaklaşarak hece ölçüsüne yönelmiştir.
  • Tanzimat’tan sonra gelen şairler arasında hece ölçüsünü en iyi kullanan şairlerden biri olarak değerlendirilmiştir.
  • Halk şiirinin özellikle tekke şiirinin etkisinde kalarak koşma, nefes, divan biçimleriyle Bektaşi ozanlarının; Karacaoğlan, Dertli gibi saz şairlerinin söyleyiş özelliklerinden taklide düşmeden yararlanmıştır.
  • Şiirlerini “Serap-ı Ömrüm” adıyla toplamış; ancak mizah şiirlerini ve taşlamalarını bu kitaba almamıştır.

AHMET HİKMET MÜFTÜOĞLU (1870-1927)
·         Servet-i Fünun dönemine ait İkdam ve Servet-i Fünun dergilerinde yayımlanan öykü ve düz yazılarını daha sonra “Haristan ve Gülistan” adlı eserinde toplamıştır.
·         Milli Edebiyat dönemine ait öykülerini “Çağlayanlar” adlı eserinde toplamıştır.
·         “Gönül Hanım” adlı eseriyle asıl ününe kavuşmuştur. Bu roman Turancılık fikrini savunan tezli bir romandır. Yazar bu eserinde romanın kahramanı Mehmet Tolun ile ödeşmiştir. Eserde romanın kahramanları uzun bir seyahate çıkarlar. Bu seyahatin amacı Orhun Abidelerini bulmaktır. Böylece Türklerin batı medeniyetine ulaşabilmesi için yapması gerekenler anlatılır. Bir diğer amaç ise Türk dünyasını tanıtmaktır.

Eserleri
1.      Gönül Hanım (Roman)
2.      Haristan ve Gülistan, Çağlayanlar (Öykü)



MİLLİ EDEBİYAT DÖNEMİNDE YAZILMIŞ BAZI ESERLERİN ÖZETİ

YABAN- YAKUP KADRİ KARAOSMANOĞLU

Ahmet Celal Kurtuluş Savaşında, Çanakkale Cephesinde savaşmıştır. Savaş sırasında bir kolunu cephede kaybetmiştir. Hizmet eri olan Mehmet Ali’nin isteği ile onun köyüne gitmiştir. Hayatında ilk defa Türk köylüsüyle burada karşılaşmıştır. Köyde gördükleri onu çok şaşırtmıştır. Köy yoksulluk ve cahillik içine kaybolmuştur. Birçok defa köylüye savaşın sebep olacağı kayıpları anlatmaya çalışır; Köylüler hiçbir zaman ona inanmaz, onu ''yaban'' diye lakaplandırır. Öyle ki şehirden gelen her aydın, onlar için bir ''yaban'' dır. Kurtuluş Savaşı alevlenmiştir. Köylüler Ahmet Celal’in anlatmaya çalıştığı gerçekler ile karşı karşıya kalmıştır. Yunanlılar onların köyüne de girmiştir. Ahmet Celal, kargaşadan yararlanıp Emine ile kaçıp kurtulmayı planlamıştır. Fakat düşman askerleri tarafından yaralanınca işler planladığı gibi gitmemeye başlayacaktır. Emine ile yeni gün doğana kadar köy mezarlığında saklanmak zorunda kalacaklardır. Ahmet Celal tüm yaşadıklarını yazdığı bu defteri Emine'ye bırakıp bilinmeyene doğru yol alacaktır.

KİRALIK KONAK- YAKUP KADRİ KARAOSMANOĞLU

Naim Efendi çalışmalarıyla nazırlık görevine kadar yükselmiştir. Ailesinden gelen bir servete ve tutumlu bir tavıra sahiptir. Çocukluğundan bu yana Osmanlının örf ve adetiyle yetişmiş bir beyefendidir. Hanımı öldüğü için konakta kızı, torunu ve damadı ile birlikte yaşamaktadır. Kızı Sakine Hanım her ne kadar annesinin yerine geçede hiçbir yönü ile annesine benzemiyordu. Damadı Servet Bey Kazasker ailesinin çocuğu olmasına rağmen özenti batılı yaşam tarzını benimsemiştir. Damadı çocuklarının da bu şekilde yetiştirir. Torunu olan Seniha Servet-i Fünun akımına ait kitapları okuyan ve bundan etkilenen bir kişidir. Batıda yetişmiş olan Faik Bey’e aşık oldu. Kısa sürede bu aşk iki gencide saracak ve yakacaktır. Faik Bey kumarın şeytanlığına aldanmış çok fazla para kaybetmiştir. Seniha bunu kardeşi Cemilden öğrenmiştir. Cemil parayı Naim Efendiden istemesini söylemiştir. Seniha Hanımda böyle bir şeyin asla olmayacağını söyleyerek ona elmaslarını vermiş ve borcunu kapatmasını istemiştir. Tüm bu yaşananlar Seniha’yı uzun bir düşünceye sokmuştur. Seniha kendisiyle hesaplaşmasından sonra çok değişmiştir. Konağı kiraya verip kardeşi Selma Hanımın yanına taşınmaya karar vermiştir. Fakat Naim Efendi her geçen gün kendisiyle birlikte yaşlanan bu konağı bırakamamaktadır.

ATEŞTEN GÖMLEK- HALİDE EDİP ADIVAR

Peyami hatırlarını yazdığı dönem boyunca kafasında bir kurşun olduğu söylenmektedir. Bu durumda kafası açılacak ve o kurşun çıkarılacaktır. Peyami’nin çok uzaktan bir akrabası olan Ayşe İzmir’den İstanbul’a Peyami ile evlenme ümidiyle gelmiştir. Fakat Peyami bu evliliği istememektedir. Bu olanlara çok üzülen Ayşe bir daha asla Peyami ile evlenme olasılığının olmayacağı üzerine karara varmıştır. Böylece bir başkası ile evlenmiş ve evladı olmuştur. İzmir’in Yunanlılarca işgali üzerine oğlu ve eşi ölmüş Ayşe can güvenliği için İstanbul’a, Peyami’lere gitmiştir. Ayşe’nin kardeşi Cemal ve Cemalin arkadaşı İhsan ile tanışır. Tek amaçları milli mücadeleye katılmak her yönden onu desteklemektir. İhsan yorulmanın tanımını bilmeden çalışmakta, Ayşe hemşire olarak görev almaktadır. Şimdi hem İhsan hem de Peyami Ayşe’ye aşık olmuştur. Peyami Ayşe’yi elde etmek için İhsan’ın komutası altındaki birliğe girer. İhsan bir akşam Peyami’ye Ayşe’yi ne kadar çok sevdiğini söyler. Fakat İkinci İnönü savaşı sırasında çok ağır yaralanır. Hastanende yer olmadığından İhsanı bir otele yerleştirdiler. Ayşe İhsana bakmak ve yarasını iyileştirmek görevini üstlenir. Bir defasında İhsan Ayşe’ye İzmir’e ilk girmesi şartı ile Ayşe’den kendisi ile evlenmesini ister. Ayşe aşkta hep hüzün yaşadığı için korkmaktadır. Böylece mantosunu alıp çıkar ve İhsan’a bir daha gitmemeyi İhsan’ın hemşirelik görevini bir başkasına verilmesini istemiştir. İhsan bu olaydan sonra yarasını açıp intihar etmiştir. Böylece kendini suçlu gören Ayşe geri döner ve İhsan’ın hemşiresi olmaya devam eder. Kader sonucu İhsan hava değişimi adı altında Ankara’ya gönderilir. Orada bir akrabası ile evlendirilmek istenmiştir. Fakat İhsan bu evliliği istememektedir. İhsan yine kötü talihinin oyuncusu olup Ankara’dan ayrılırken kendisi ile evlendirilmek isteyen kız tren istasyonunda onu öper. Tam bu anda Ayşe oradadır ve bu olayları görür. Ayşe artık sadece İzmir’i düşüneceğine yemin eder. İhsan düşmandan önce kendi içindeki savaşı bitirememiştir. Bir saldırı sırasında Peyami’nin kollarında ölür. Bu saldırıda Ayşe’de şehit olmuştur. Peyami Ayşe ve İhsanı yan yana gömdürür. Peyami’ye göre Ayşe İzmir’e ilk varan kişiye aşık olacaktır. Bu kişi de Peyami olacaktır. Defter bu şekilde biter. Ameliyattan sonra doktorlar bu defter hakkında araştırma yaptığında aslında Peyami’nin Ayşe adında hiçbir akrabası olmadığı ve tüm bu olayların yaşanmadığına dair bilgi edinir. Böylece tüm bu olayların Peyami’nin kafasındaki kurşunun yarattığı hayaller olduğunu anlarlar.

SİNEKLİ BAKKAL- HALİDE EDİP ADIVAR

Sinekli Bakkal Mahallesinde imamın kızı olan Emine aynı mahallede bakkal olan ek iş olarak ta karagöz oynatıp ortaoyunu yapan Tevfik ile babasının izni olmadığı halde evlenir. Bir gün Tevfik orta oyununda zenne rolünde oynayınca mahalleli ona “Kız Tevfik” lakabını takar. İmam aşırı bağnaz bir kişiliğe sahiptir ve kızının eğitimi de bu yöndedir. Emine kocası ile anlaşamaz ve baba evine döner. Tevfik İstanbul’da ünlü bir ortaoyunu icracısı olmuştur. Bir gün karısının taklidini yapınca sürgün yer. Emine ile Tevfik’in bir kızı vardır adı Rabia’dır. Rabia dedesinden dini eğitim almıştır. Rabia’nın büyüleyici derecede güzel sesi vardır. Selim Paşa ve eşi Rabia’nın bu sesini eğitmek için konaklarında Mevlevi şeyh Vehbi Dede tarafından alaturka musiki dersi aldırır. Kendi oğulları Hilmi için piyano dersi aldırdıkları İtalyan piyanist Peregrini Rabia’nın sesine hayran kalır. Ünü bütün İstanbul’u sarar. Kur’an ve Mevlit okumak için cami cami dolaşmaktadır. Tüm kazancını imam’a verir. Bir gün Rabia’nın babası sürgünden döner ve eski bakkal dükkanını tekrardan açar.
ÇALIKUŞU- REŞAT NURİ GÜNTEKİN
Feride çok küçük yaşta ailesini kaybetmiş teyzesinin çatısı altında Fransız yatılı okuluna gönderilir. Çok hareketli olduğu için ona “Çalıkuşu” lakabını takarlar. Yaz tatilini teyzesinin yanında geçirmektedir. Teyzesinin oğlu Kamuran ile birbirlerine aşık olur ve nişanlanırlar. Feride düğün günü çarşaflı bir kadın tarafından bir mektup alır. Mektupta Kamuran’ın İsveç’teyken Münevver adında bir hastası ile ilişkisi olduğunu ve onunla evlenme vadinde bulunduğunu öğrenir. Her şeyi olduğu gibi bırakıp kaçar. Öğretmenlik mesleği ile Anadolu’nun çeşitli köylerinde, kasabalarında, şehirlerinde öğretmenlik yapar. Güzel olması dolayısıyla gittiği her yerde dedikoduya maruz kalır. Sürekli karşısına bir erkek çıkar bu durumdan bıkmıştır. Hayrullah Bey ihtiyar bir doktordur. Daha önce tanıştığı bu doktor ile başka bir yerde yine karşılaşmıştır. Hayrullah Bey, Feride’yi kızı gibi korur. Onu bu dertten kurtarmak için onunla evlenir. Fakat aralarında baba-kız ilişkisi vardır. Feride öğretmenliğe başlayınca bir günlük tutmuştur. Hayrullah Bey bu defteri bulur ve okur. Hasta yatağında ölümü beklerken Feride’ye ölünce Feride’nin teyzesinin yanına gitmesini ve ona vereceği kapalı zarfı hiç açmadan Kamuran’a teslim etmesini vasiyet eder. Feride bu vasiyeti yerine getirir. Kamuran zarfı açar, içinde bir mektup ve Feride’nin günlüğü vardır. Mektupta bir daha asla Feride’yi bırakmamasını yazmıştır. Kamuran sabaha kadar defteri okur. Feride’yi bir daha asla bırakmaz. Onunla evlenir.
AYAŞLI VE KİRACILARI- MEMDUH ŞEVKET ESENDAL
Ankara’da, Ayaşlı İbrahim Efendi dokuz odalı apartman dairesini oda oda kiraya verir. İbrahim Efendi hayatı boyunca çeşitli işlere girmiş, her türlü tarakları görmüş bir adamdır. Odalarda kadın-erkek, genç-ihtiyar, evli-bekar… çeşitli tipte insanlar kiracıdır. Ayaşlı’nın bir odasını kiralayan bekar, banka memuru bu apartman katında geçen hayatını yazmaktadır. Onunla beraber bu apartman katında bulunan kişiler şu şekildedir; eski çiftlik sahibi, yaşlı Hasan Bey, eski konsolos Şefik Bey, odun ve kömür satan Buharalı Abdülkerim ile karısı İffet Hanım, eski bar kızı Faika ile şöför kocası Fuat Bey, geceleri odasında kumar oynatan Turan Hanım’la kocası Haki Bey, bu kişilerden başka sürekli değişen hizmetçiler, gelip giden misafirler… Eserde çok farklı kişilikler, çeşitli zümreden kişiler, bu insanların ayrı ayrı maceraları ve birbirleriyle olan ilişkileri göz önüne alındığında Cumhuriyet’in ilk yıllarını çok farklı pencerelerden bizlere göstermektedir. Yazarımızın Turhan Hanımla belli bir münasebeti olmuştur. Bu durum Turhan Hanımın eşi için bir anlam içermiyordur. Sürekli görmemezlikten geliyordur. Turhan Hanım kumarı çok iyi bilen bir kadındır. Odasına gelen kumarbazları yener. Sürekli odasına gelen müşteriler İbrahim Efendinin de hoşuna gitmektedir. Yazarımız çalıştığı bankada müdürü ve iş arkadaşlarıyla iyi anlaşmaktadır. Yazarımız işteyken evde olanları Turhan Hanımdan öğrenmektedir. Evde iffet Hanımın bir çok çocuğu vardır ve gürgür şamata eksik kalmamaktadır. Doktor Fahri Bey yazarımızı Turhan Hanım iletinden kurtarıp evlendirmeyi istemektedir. Turhan Hanım iyi bir kazanç topladıktan sonra ev alıp orada kumarhanesini devam ettirmektedir. Bu durum Ayaşlının hoşuna hiç gitmemiştir. Turhan Hanım evden ayrılınca yazarımız işteyken evde olan olayları hizmetçilerden öğrenmiştir. Evdeki Hasan Bey hastalanınca kızı Selime Hanım çağrılır. Yazar Selime Hanımı görünce ona aşık olmuştur. Doktor Fahri Bey evlenme konusunda yazarımıza baskı kurunca bir plan yapar ve müdürün kızı Melek Hanımla Fahri Bey’i nişanlar. Selime’nin babası ölünce Ayvalık’a geri döner. Bu sırada Selime Hanım ile mektuplaşmaktadır. Bir gün Selime Hanım ona geleceğini mektubunda belirtir. Ayaşlı’nın evinde bir kiracının başı kesilerek ölü bulunmuştur. Bu durum kiracıların huzurunu kaçırmıştır. Doktor Fahri Bey yazarımızın kendi yanına taşınmasını ister. Selime Hanım Ayvalık’tan dönünce yazarımızla evlenir. Fahri Bey de Melek Hanımla evlenir. Bu çifte düğün müdür evinde yapılır. Ayaşlı ve kiracıları bu kadar olayı kaldıramaz ve dağılırlar. Ayaşlı arada yazarımızı ziyaret etmektedir. Bu ziyaretler zaman içinde kesilmiştir. Bir gün Selime babasının mezarını ziyarete gittiğinde yanında Ayaşlı’nın mezarını görür. Ayaşlı da bu dünyadan göçmüştür.

KAYNAKÇA:
Akyüz, Kenan, Modern Türk Edebiyatının Ana Çizgileri 1860-1923, İnkılap Kitabevi
Korkmaz, Ramazan (2011), Yeni Türk Edebiyatı El Kitabı 1839-2000, Ankara, Grafiker Yayınları
‘Milli Edebiyat’, Ana Britannica Genel Kültür Ansiklopedisi, Cilt 16, İstanbul 1989, Ana Yayıncılık. s.95.
‘Milli Edebiyat Akımı’, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, Cilt30, İstanbul 2005, Türkiye Diyanet Vakfı. s.72-73.
‘Ziya Gökalp’, Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce Milliyetçilik, Cilt 4, İstanbul 2009, İletişim Yayınları. s.28-36.
‘Milli Edebiyat’, Türk Ansiklopedisi, Cilt 24, Ankara 1976, Milli Eğitim Basımevi. s.168-169.
ÖRSKAYA, İlyas, Üniversiteye Hazırlık LYS EDEBİYAT BİLGİLERİ Konu Anlatımlı, Final Yayınları
LYS  Edebiyat Konu Anlatımlı, Ekim 2009, İstanbul, Körfez Yayınları
Edebiyat EL KİTABI LYS HAZIRLIK, Nisan 2011, Ankara, Fem yayınları.
UZUN, Mustafa, 11. SINIF TÜRK EDEBİYATI KONU ANLATIMLI, Eylül 2008, Ankara, 2.Baskı, Esen Yayınları
www. e-bulten.library.atilim.edu.tr(http://e-bulten.library.atilim.edu.tr/sayilar/2013-06/okuma.html) Erişim:30.11.2013
www.milliedebiyat.gen.tr (http://www.milliedebiyat.gen.tr/milli-edebiyat-donemindeki-siyasi-durum-ve-fikir-akimlari.html) Erişim:30.11.2013
www.obarsiv.com(http://www.obarsiv.com/kutuphane_bulteni/aralik09/milli_edebiyat.html)Erişim:30.11.2013
www.edebiyatforum.com(http://edebiyatforum.com/lise-3-edebiyat-konu-anlatimi/osmanlicilik-islamcilik-baticilik-turkculuk.htm)Erişim:01.12.2013
www.karlitorosdaglari.blogcu.com(http://karlitorosdaglari.blogcu.com/kiralik-konak-kitap-ozeti-roman-ozeti/790809)Erişim:01.12.2013
www. karlitorosdaglari.blogcu.com (http://karlitorosdaglari.blogcu.com/atesten-gomlek-kitap-ozeti-roman-ozeti/785849)Erişim:02.12.2013
www.edebiyatgretmeni.net(http://www.xn--edebiyatgretmeni-twb.net/sinekli_bakkal.htm)Erişim: 02.12.2013
www.edebiyatögretmeni.net(http://www.edebiyatögretmeni.net/calikusu.htm)Erişim:02.12.2013
www.edebiyatögretmeni.net(http://www.xn--edebiyatgretmeni-twb.net/ayasli_ve_kiracilari.htm)Erişim:02.12.2013                                                                                                                            
Alıntı yapılan yer : [1](http://www.antoloji.com/turan-2-siiri/)Erişim:03.12.2013