4 Eylül 2016 Pazar

Hayal ve Hakikat Ekseninde Fantastik Edebiyat


Fantastik romanlar dünya edebiyatıyla paralel son zamanlarda ülkemizde de çokça ilgi gören ve okuyucu kitlesi bir hayli artan bir tür haline geldi. Yerli olanı gözden kaçırmak ve bilinmezliğin getirdiği ötekileştirmeye oranla yabancı yazarlardan yaptığımız bilimkurgu romanlarının çevirileri oldukça fazla satmakta. Bunun sebebini düşünüldüğünde Türk edebiyatında kurgudışı dediğimiz olay örgüsü dışında bilimsel çalışmalar kitap olarak oldukça az basılmakta olduğu ortaya çıkmakta. Hal böyle olunca bu eksikliği gidermek ve farkındalığı arttırmak adına doktora tezlerinden yola çıkarak “Osmanlı Bilim Kurgusu: Fenni Edebiyat” adlı çalışmasıyla Seda Uyanık ve hemen ardından “Fantastik Roman: Türkçe Edebiyatta Varla Yok Arası Bir Tür” adlı çalışmasıyla Pelin Aslan Ayar rafları doldurmuş bulunmakta. Bu bağlamda bu röportajımızda Sayın (Yrd. Doç. Dr.) Pelin Aslan Ayar ile keyifli bir sohbetimiz oldu. 
Kimdir: Boğaziçi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde lisans, yüksek lisans ve doktora eğitimimi tamamladım. Yüksek lisans tezim Hasan Ali Toptaş romanlarındaki “arayış” izleğini postmodernist bir edebiyatın imkânları bağlamında yorumlamak; doktora tezim ise bu röportajın konusunu teşkil fantastik roman türünün Türkçe edebiyattaki konumu üzerineydi. Tezimin yeniden düzenlemiş ve güncellenmiş hali Nisan 2015’te Fantastik Roman: Türkçe Edebiyatta Varla Yok Arası Bir Tür adıyla İletişim Yayınları’ndan yayınlandı. Boğaziçi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde 2003-2007 yılları arasında araştırma görevlisi, 2007-2012 yılları arasında da Bahçeşehir Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi’nde öğretim görevlisi olarak çalıştım. 2013 yılından beri Kocaeli Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde öğretim üyesi olarak görev yapıyorum.
  1. “Bilim kurgu” ve “fantastik” kavramlarını tanımlayacak olsak bize bu kavramları nasıl anlatırdınız?
Bilim kurgu ve fantastik sıklıkla karıştırılan türler, neyse ki son yıllarda bu konulardaki çalışmaların artması artık bu iki türün ikiz kardeş değil de sadece uzaktan akraba olduklarını ortaya koydu. Bilim kurgu dünya dışında bir yaşam biçiminden, başka evrenlerden söz eden, zaman ve uzamla oynayan, onları dönüştüren, olağanüstüyle bilimi birleştiren bir tür, bu anlamda fantastiğe yaklaşsa da ondan ayrılır çünkü fantastik geçmişe dair anlatılar sunar; korku ve merakla birleşen kaygıyı okura verir, imkânsızı temsil etmeye adaydır. Bilim kurgu ise her zaman olmasa da çoğunlukla daha iyi bir yaşam biçimi tasarlayan gelecek anlatısıdır. En temel ayrımın şu olduğunu söyleyebiliriz; bilim kurgu imkânsızı temsil etmez; içeriği bize her ne kadar yaşamda uygulanmaz görünse de bu şu an için böyledir ama geleceği kimse bilemez. Belki de bize imkânsız görünen icatlar, yaşam biçimi vs. gün gelecek gerçekleşecektir.

  1. Sizi, fantastik edebiyat üzerine akademik bir çalışmaya yönlendiren şey nedir? Neden bu alanı seçtiniz? 
Akademik hayatın en zorlu ve uzun süren yolculuklarından biri doktora. Bu uzun yolculuğu mümkün olduğu kadar keyifli hale getirmek gerekiyor, çünkü doktora tezi kişinin bir anda tüm hayatı oluyor bu süreçte. Ben de zevkle çalışabileceğim bir konu arayışına girdim. Tabii, süreci kendi açımdan daha katlanılabilir kılmamın yanı sıra, yapacağım çalışmanın alana da katkı sağlaması gerekiyordu. Bu da üzerinde kapsamlı bir çalışma olmayan, yerleşik algıları yeniden düşünmeye sevk edecek bir konuya odaklanmakla gerçekleştirilebilir. Fantastik tüm bu açılardan bana cazip ve bakir bir alan olarak göründü.

  1. Günümüz edebiyatını, modern edebiyat olarak değerlendirdiğimizde fantastik edebiyatımızla ilgili pek az makale ve tez çalışması bulunmakta. Entektüel çevrelerce ele alınmaktan ve incelenmekten kaçınılan bir tür olması ve eleştirmenlerin de bu türe yönelmekten kaçınmalarının sebepleri sizce ne olabilir?
Evet gerçekten de fantastik tür,  üzerine çalışan pek çok araştırmacının da belirttiği gibi edebiyat eleştirisi içinde kendine uzun bir süre yer bulamamış. İnsan sınırlarını aşan ve gözlemlenebilen gerçeğin ötesine geçmeyi amaçlayan bir edebiyat anlayışı hemen hemen hiçbir coğrafyada hoş karşılanmamış. Özellikle Türkiye’de çok uzun yıllar eleştirinin önemsediği edebiyat gerçekçi edebiyat oldu çünkü bizim ülkemizde edebiyat hep toplumsal sorunların tartışıldığı, çözümler üretildiği misyonlu bir uğraş olarak algılandı ve misyonun nasıl anlatılacağına dair cevaplar netti; temsilin de gerçekçi olması gerekiyordu. Şunu söylemek isterim ki fantastik toplumsal sorunlarla uğraşmayan bir tür değildir ancak temsil ve kurgusu gerçekçi edebiyatınkinden tamamen farklıdır ve bu farklılık  “yüksek”, “gerçek”, “hakiki” edebiyat olarak kabul edilen gerçekçi edebiyat karşısında mantıksızlıkla, çocuklukla, sapkınlıkla itham edilmiştir.  Ancak özellikle son yıllarda türe karşı duyulan ilginin artmasıyla fantastiğin, edebiyat eleştirisinde bir yer edinmeye başladığını söyleyebiliriz. 

  1. Türk Edebiyatı sözlü gelenekte destanları, masalları, mitolojiyi, dini dönemde Dede Korkut hikâyelerini, menkıbeleri vs. fantastik edebiyatın başlangıcı sayarsak, temelde fantastik kurguyla başlayan edebiyatımızın zaman içindeki seyrinde neden önemini yitirmiştir? Neden Batı’dan aldığımız bir tür muamelesi görmüştür?
Bunun nedenlerini Türkçe edebiyatta romanın bir edebi tür olarak belirdiği 19. yüzyıl sonunda aramak gerekiyor. Edebiyat tarihlerinde “Tanzimat” dönemi olarak adlandırılan bu dönem, Osmanlı’nın Batılılaşma serüveninin çok daha görünür olduğu bir dönemdir ve bu dönemde yenileşen/Batılılaşan sadece Osmanlı kurumları, kamusu ve insanların yaşam tarzı değil, edebiyattır da. Yeni edebiyatın kurucularından kabul edilen Namık Kemal ve onun gibi düşünen çağdaşları için saydığınız anlatılardan oluşan gelenek, “eksik” ve “kusurlu” olarak değerlendirilir, sürekli Batı’yla kıyaslanır, kıyaslamadan hep mağlup çıkar, sürekli küçümsenir. Edebiyatta akılcı olmanın hedeflendiği böyle bir dönemde geleneksel olan; akıl dışı, aklın sınırlarını zorlayan, boş ve imkânsız hayal dünyasından ibaret, insana hiçbir olumlu değer katmayan olarak değerlendirilir. Bu tarz geleneksel hikâyeler,  dönemin modern edebiyatçılarına göre “edebiyemizin en nâkıs ciheti”  dir. Edebi açıdan değersiz, sadece hoşça vakit geçirmek için kaleme alınmış bu hikâyeleri ıslaha bile gerek yoktur; yeni türün doğumu için onların ölümü şarttır. Namık Kemal ve onunla benzer görüşleri paylaştığı çağdaşlarına göre yeni tür roman için gözlemlenebilen dış dünya gerekli malzemeyi sunar. Romancı da bu malzemeyi hakikate ve tabiata sadık kalarak yansıtmalıdır. Romanda anlatılan olaylar imkân dâhilinde olmalı; yazarlar, yaşanmış ya da yaşanması mümkün olan olayları anlatarak ahlakı geliştirmelidir. Mümkün olmayanı anlatmak, insan aklının sınırlarını aşmak, bilinen gerçekliğin ötesinde bir şeyler betimlemek yani bugünün kavramsallaştırmasıyla söylersek fantastiğe eğilimli olmak, roman türüne asla yakışmayacak ancak eski edebiyatın “kocakarı masalları” na benzeyen hikâyelerine özgüdür. Bu yaklaşım da gerçekçi edebiyatın merkeze alınmasının yolunu açar ve geçmişin fantastiğe kaynaklık eden anlatılarının çok uzun yıllar görmezden gelinmesine neden olur.
  1. Her yapıtın yazarın hayal gücünün bir ürünü olarak düşündüğümüzde, fantastik edebiyatı bu yaratmalardan nasıl ayırt edebiliriz?
Fantastik türe dâhil edilen metinler okurlarına “gerçek” diye bildiğimiz, kabul ettiğimiz, varsaydığımız her şeyin değişebilir olduğunu gösterir, bu bağlamda fantastiğin bütün edebi türlerden daha “tekinsiz” olduğu söylenebilir. Evet, her kurmacanın işi hayali olanı organize etmektir. Görülen, bilinen, algılanan herhangi bir şeyin birebir yansıtılması zaten mümkün değildir. Aracısız gerçeklik yoktur. Her şey “aktarılır”, aktaranın yorumu, kurgusu, hayal gücü mutlaka aktarılana sızar. Gerçeği gözlemleyip yansıtmak yerine gerçeğin ötesini, yansıtılamayanı yansıtma isteğinin belirginleştiği fantastik edebiyat, en başta içeriğiyle diğer anlatılardan ayrılır. İçerik denince akla sadece hayali, var olmayan gelmemelidir ki zaten her hayali olan mutlaka hayali olmayan, “gerçek” olandan kaynaklanmış, onun dönüşmüş, başkalaşmış halidir; yoktan, bağımsız oluşturulmuş bir hayal mümkün değildir, en azından onu anlatmak için yine var olana gönderme yapmak kaçınılmazdır. Tabii ki bir fantastik edebiyat doğaüstü olaylar, varlıklar ve durumlar içerebilir. Bu bağlamda sadece kelimeleri tanıdık bambaşka dünyalar kurgulayabilir. Büyü, sihir, tılsım ve doğaüstü tüm görkemiyle içeriğin ayrılmaz bir parçası olabilir. Ancak fantastik edebiyatı farklı kılan, doğaüstünü kullanması değil sorgulatmasıdır. Fantastik bir anlatıda olağanüstü/doğaüstü en baştan kabullenilmiş ya da tek başına sorunsuzca orada hazır bekleyen değildir. Aksine olağanüstü/doğaüstü, fantastik edebiyat okur ve anlatı karakterlerini şüphe içinde bırakan, gizem duygusunu yoğun biçimde hissettiren, kaygı, korku, şaşırma gibi tepkiler uyandıran “tuhaf” olay ve durumlarla sarsıcı bir içerik içinde kullanılır. Ya da fantastik bir metnin içeriği tamamen sıradan bir malzemeyle dolu olabilir; böylece anlatı aslında en sıradanın ne kadar fantastik olduğunu gösterebilir. Sıradanı öyle bir sunar ki alışkanlığı kırarak, kanıksanmışı ihlal ederek okuru yine mutlaka bir biçimde sarsar veya bu sarsmayı, fantastik olanı en sıradan biçimde vererek gerçekleştirir. Bunun yanı sıra, fantastik anlatılar sıradan malzemeyle sıra dışı malzeme bir arada kullanılabilir. Varlığından emin olduğunu düşündüğümüz bizim dünyamıza, varlığından emin olmadığımız öte/başka dünya karışır ya da tersi gerçekleşir; öte/başka dünyaya bu dünyadan bir müdahale olabilir. Gündelik yaşamın içine bilinmezlik, gizem giriverir; her şey alt üst olur. Yani diyebiliriz ki sıradanı, tamamen farklı olanı ya da ikisini bir arada kullanan fantastik edebiyat için malzemenin niteliğinden çok yaratılan atmosfer önemlidir. 

  1. “Türkçe Edebiyatta Varla Yok Arası Bir Tür Fantastik Roman 1876 – 1960” isimli İletişim yayınlarından çıkan eserinizde, öncelikle Ahmet Mithat, Hüseyin Rahmi, Peyami Safa eserleri üzerinde durmanız ve modernleşme sürecinde fantastik edebiyatın gelişimini incelemenizin sebeplerini bizim için açıklayabilir misiniz?
Yukarıda fantastiğe kaynaklık edebilecek geleneksel anlatılarımız olmasına rağmen neden bu anlatıların yok sayılıp fantastiğin Batılı bir tür olarak algılandığını sormuştunuz. Gerçekçi/akılcı, toplumun modernleşmesine katkı sağlayacak bir edebiyatın 19. yüzyıl sonu inşası romanın nasıl ve ne hakkında yazılması gerektiğine dair yoğun teorik tartışmaları da beraberinde getirir. Modern edebiyatçılar tarafından “gözlemlenebilir” gerçeğe yaslanmanın romanda temel ilke olarak benimsetilmeye çalışıldığı bu yüzyılda Ahmet Mithat’ın çalışmama konu olan, hayalle daha sınırsız bir ilişki kuran romanları teoriden pratiğe, gelenekten moderne geçişin o kadar da kolay olamadığını, olağanüstüden beslenen bir hikâyeciliğin gerçekçi romana bir anda evrilemeyeceğini göstermesi bakımından önemli. Hem geniş bir okur kitlesine seslenmek hem de bu kitleyi modernleştirmek, eğitmek isteyen Ahmet Mithat’ın anlatıları okurların ilgisini daha çok çekebilmek için onlara alıştıkları tarzdaki hikâyelerin dünyasını modern bir biçimde sunar. Yeni türün barındırmaması gereken olağanüstüne geniş yer veren, zaman zaman da fantastiğe yaklaşan romanlarıyla Ahmet Mithat, fantastik türde bir roman yazmaz ama olağanüstü ile gerçekçi romanın tuhaf melezleşmesini örnekler. Onun romanlarında olağanüstü unsurlar kimi zaman aşk, entrika, komedi ve maceranın yanında okunabilirliği artıran, okuru daha çok cezp etmeye yarayan satış kaygılı bir tercih sebebi olurken kimi zaman da akıl dışı, mantık karşıtı ve algılanamayan bir gerçekliğin imkânsızlığını kanıtlamak, gerçeğin gerçekliğini daha fazla vurgulamak için kullanılır. Bu tutum da bugünden bakıldığında, kendi başına bir fantastik tür olarak kabul edilmesi uzun yıllar alacak fantastiğin, gerçekçi olduğunu iddia eden Türkçe roman içine yerleştirildiği uzun sürecin ilk durağına işaret eder.
Hayal-hakikat eksenli 19. yüzyıl tartışmaları toplumsal gelişmelerle paralel olarak 20. yüzyıl başında madde-mana/pozitivizm-mistisizm tartışmalarına evrilir. Osmanlı/Türkiye modernleşmesinde 1950’lere kadar yazarların devlet eliyle gerçekleştirilen modernleşme hareketinde aktif roller aldıklarını biliyoruz; yazarların modernleşmeye dair taraf ya da karşı taraf olarak dile getirmek istedikleri fikirleri vardır ve bunun için edebiyatı kendilerine araç kılarlar. İşte hem Hüseyin Rahmi hem de Peyami Safa bu bağlamda önem kazanır.  
Modernleşmede pozitivist kanadın en önemli temsilcilerinden biridir Hüseyin Rahmi ve çoğu romanı fantastik unsurların bolluğuyla dikkat çeker ancak belirtmek gerekir ki çoğu zaman fantastik bir atmosfer yaratan ama neredeyse her zaman fantastiği mantıklı ve akılcı bir açıklamayla ortadan kaldıran romanlardır onunkiler. Geleneksel bir yaşam ve düşünce biçimi olan halkı eğitmek, onlara pozitivist, akılcı bir dünya görüşünü benimsetmek için yazdığı romanlarında Hüseyin Rahmi, fantastiği pozitivizm, materyalizm, ruhçuluk gibi ciddi ve felsefi konuları popülerize etmek için kullanır. Ama asıl vurgulanması gereken çok önemli bir nokta var ki yazarın Ölüler Yaşıyor mu? Adlı romanı fantastik türün Türkçe edebiyattaki tarihinde önemli bir dönemece işaret eder. Hüseyin Rahmi bu romanın türünü fantastik roman olarak ilan ederek fantastiğin masaldan farklı bir roman türü olarak Türkçe edebiyatta yer almasını sağlamıştır. Bunun için fantastik edebiyatımızda önemli bir yere sahip. 
Pozitivizm-mistisizm tartışmaları Cumhuriyet’in ilanıyla bir kez daha ve çok yoğun bir şekilde gündemi işgal eder. Geleneğin reddi ve geçmişten radikal bir kopuşla yola çıkan Cumhuriyet’in daha kararlı ve dayatmacı olan modernleşme söylemi pozitivizmi referans alarak yaşamı düzenlemeyi kendine şiar edinmiştir. Bu bağlamda Peyami Safa, pozitivist söyleme alternatif üreten bir yazar olarak belirir. Onun ürettiği bu alternatif yol kendini en çok yazarın fantastik romanlarında gösterir. Peyami Safa, fantastik türü yine işlevselliği açısından kullanmış, bilimselliğin yanı sıra ruhçu bir dünya görüşünü de içine alan -hatta bu anlamda neticede en az karşıtı kadar dayatmacı görünen- bir modernleşme projesini anlatmak ve onaylatmak için tercih etmiştir. Ancak onun elinde tür, amaçlanan her ne olursa olsun, yarattığı alternatif gerçekliği, kaynağını mistisizmden alan metafiziksel boyutu ikna edici bir kurguyla sunan fantastik romanları bünyesine katmıştır.

  1. Giriş bölümünüzde  “Neden Fantastik Roman Okuruz?” sorusunu soruyorsunuz, şahsen ben bu bölümü okurken altını çizdiğim pek çok kısım oldu. Çok detaylı ve dolu bir şekilde okuyucuya açıklamalarda bulunmuşsunuz.  Bizim için biraz bu bölümden bahsetmek ister misiniz?
Tabii, aslında bu son derece göreceli bir mevzu; okurun edebiyattan ne beklediği, nasıl bir içerikten, anlatımdan hoşlandığı belirliyor kitap seçimini ama fantastik metinlerin neyi amaçladığını düşünürsek belki bu sorunun olası cevaplarını tahmin edebiliriz. Başarılı fantastik anlatılar hem yazınsal kuralları hem de toplusal normları keyfi bir biçimde, özgürce, herhangi bir açıklama yapmaksızın ihlal eder, gerçek diye kabul edileni bozar, tabuları yıkar. Bu bağlamda kışkırtıcı, sınırları kaldıran ve özgürleştirici işlevlerinin var olduğu düşünülebilir, belki de okurlara bu cazip geliyordur. Ayrıca fantastik metinler psikolojik açıdan okuru rahatlatır ve belki de edebiyatın gerçek amacı olan “haz verme” işlevini hakkıyla yerine getiren metinler olabilirler. Günümüzün katı, tekdüze, hızlı ve modern dünyasından bizi bir süreliğine de olsa uzaklaştırıp daha farklı, daha iyi, daha hakiki ve daha samimi bir dünya götürürler. Kitabımın o bölümünde aslında fantastik romanı neden okuruz, sorusunun cevabının o kadar da basit olmadığını göstermeye çalıştım ama yine de diyebiliriz ki fantastik bir anlatı sayesinde okur bilinçdışıyla karşılaşma, ötekiyle yüzleşme, korkularını görme, toplumsal tabulardan, gündelik hayatın sıradanlığından kurtulma, kuralları, yasakları, kanunları ihlal etmekten kaynaklanan heyecan, -kimi zaman iyimser fantastik romanlar sayesinde- daha güzel, daha masum, daha bütünlüklü, bugün kaybedilen değerlerin henüz kaybolmadığı alternatif bir varlıksal boyutla umutlanma, bulunduğu andan uzaklaşarak geçici bir mutluluk tatma, ölümsüzlüğü, sonsuzluğu hissetme gibi pek çok değişik deneyim yaşar.

  1. Ahmet Mithat’ın “Fenni Bir Roman Yahut Amerika Doktorları” isimli eserinde Osmanlı bilim kurgusundaki Amerika imgesini nasıl değerlendirirsiniz? Bu esere fenni yönüyle bakıldığında ve absürt fantezi – fantastik yönüyle bakıldığında bilim ve fen üst formunda fantastik bir dünya kurması hakkındaki düşünceleriniz nelerdir? Sizce bu iki bakış açısında ayrılan yönler hakkında neler söylenebilir?  
Ahmet Mithat, Fennî Bir Roman Yahut Amerika Doktorları’nda eğlenceli ve sıra dışı bir macera anlatır. Eserinin önsözünde okurlarına Jules Verne’in romanlarından birinin tercümesini yapmadığını belirtir. O, romanını “tetkikat ve keşfiyât” ile uğraşmayı Amerika’da “cinnet haline getirmiş” olan tıp dünyasına dair Oscar Mişon adlı bir Fransız yazarının “Aşk ve Galvanoplasti” adlı makalesinden esinlenerek kaleme almıştır. Bu makaleyi her okuduğunda “kahkahadan çatlamak derecesine” geldiğini söyler.  Kahkahaya, tuhaflığa, çok eğlenmeye bu denli vurgu yapılması, okurlarda bilimden beslenen, hatta bilim kurguya daha yakın absürt bir fantazi okuyacağı kanısını en baştan uyandırır.  
Dönemin Osmanlısı, bilim dünyasının çok gerisinde kalmıştır. Gerçi bilimin gelişmediği bir yerde bilim adına yapılan çılgınlıkları anlatmak, ütopik bir Osmanlı kurgulamak daha hayalci, daha fantastik olabilirdi ama Ahmet Mithat her şeye rağmen, ne kadar tuhaf bir hikâye anlatmak istese de bir şekilde gerçeğe bağlı kalmaktan yanadır. 
Mekânın Amerika olması gerçeğe daha çok yakınlık sağlar. Amerika, anlatı boyunca Avrupa ile sürekli bir kıyas halinde anlatılır. Avrupa’ya göre Amerika’da her şey çok daha abartılı yapılır ve yaşanır. Amerika, ifrat ve tefrit memleketidir; orta yol yoktur; her şey uç noktalardadır. Büyük bir tımarhaneye benzer Amerika. Uçuk düelloları meşhurdur. Orada erkekler, çirkin kadınları severler; kıskançlık duygusu da bu kıtanın insanlarında yoktur. Şehirler bir vardır, bir yoktur; şehirleri bir anda yıkmak da üç hafta zarfında yenisini inşa etmek de Amerikalıların akıl almaz huyları arasındadır. İnanılmaz ticaret yolları bulmuşlar, Avrupa’ya canlı sığır bile nakledebilmişlerdir. Suni yumurta bile yapan Amerikalılar, ancak masallarda olur denilen şeyleri bile gerçekleştirebilmek için çaba harcamaktan bıkmazlar. 
Mekân örnek alınan Batı/Avrupa değil, Amerika’dır. Yaşam tarzı ve edebiyatıyla model olarak sunulan Avrupa’nın Amerika gibi absürdleştirilmesi zaten Ahmet Mithat’tan beklenemezdi. Ayrıca yeni bir medeniyet olan Amerika için efsaneler uydurulması, fısıltı gazetesinin hızlı çalışması o dönemde Batı dünyasında da görülmekte; Ahmet Mithat’a göre Batı da Amerika’yı “ifrat ve tefrit-perest” bir yer olarak değerlendirmektedir. 
Seda Uyanık Osmanlı Bilim Kurgusu: Fennî Edebiyat adlı çalışmasında Fennî Bir Roman Yahut Amerika Doktorları’nı fen konusuna ağırlık vermesi, makinler, icatlar üzerinde ayrıntılı durması açısından fennî roman çerçevesinde değerlendirir.  Ahmet Mithat da romanını fennî roman olarak sunar ama onun anlatısında dünya dışında bir yaşam biçiminden, başka evrenlerden söz eden, zaman ve uzamla oynayan, onları dönüştüren, olağanüstüyle bilimi birleştiren yani bugün bilim kurguyu tarifleyen özellikler yok. Daha iyi bir yaşam biçimi için yapılan icatlar, gelecek tasarıları da anlatısında yer almaz. Bu bağlamda, elbette ki bir ucuyla fennî roman göz kırparken Fennî Bir Roman Yahut Amerika Doktorları, bir yandan da ciddi bir bilim kurgu romanından uzaklaşan bir yapı sergiliyor. Bu yüzden ben Fennî Bir Roman Yahut Amerika Doktorları’nın bilim adına yapılan çılgınlıkları abartılı karakterler, olay ve durumlarla alaya alan, okurlarını eğlendirmek için yazılmış absürd bir fantazi olduğu kanısındayım. 
  1. Kitabınızda “Abdullah Efendi’nin Rüyaları”nın incelediğiniz tüm eserlerden ayrı bir yeri olduğunu iddia ediyorsunuz, bu iddianızı biraz açar mısınız?
Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Abdullah Efendi’nin Rüyaları” adlı hikâyesine kadar fantastik bazı başarılı örneklerine rağmen hep kendinden daha öte bir şeye hizmet etmiş, modernleşme tartışmasında yazarın taraf olduğu görüşü yansıtmasına aracılık eden bir zemin olarak kullanılmıştır.  Oysa modern anlamda bir fantastik romandan beklenen, bireyin iç dünyasını, onun fantastik deneyim sonucunda dönüşümünü derinlikli bir biçimde anlatmasıdır. Böyle bir değerlendirmeyi 1960’lara kadar ilk kez Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Abdullah Efendi’nin Rüyaları” öyküsüyle yapılabiliyoruz. Çünkü Tanpınar, fantastik kurgulu bu hikâyesinde sarsıcı modernleşme deneyimini diğer yazarların aksine çok daha kişisel bir boyuttan işlemiş, ne maddeci ne de ruhçu bir çözüm yolu önermiş, sadece benliğin modern dünya ile kurduğu ilişkinin imkânsız ve sonsuz bir arzunun peşinde tuhaflaşan öyküsünü anlatmıştır. Tanpınar’ın anlatısında cin, peri, geri dönen ruh, mistik güçler gibi diğer dünyadan gerçek dünyaya karışan olağanüstülükler değil gerçek dünyanın, içinde yaşadığımız modern dünyanın psikanalitik bir ihtiyaç neticesinde olağanüstüleştirilemesi vardır.  Bu da “Abdullah Efendi’nin Rüyaları”nı Türkçe edebiyatın ilk modern fantastik anlatısı kılar. Bu bağlamda şunu da eklemeliyim “Abdullah Efendi’nin Rüyaları” kendi eksenini yaratmıştır ama eseri takip eden yıllarda bu eksenin yeni anlatılarla kendini genişlettiği göremeyiz maalesef.

Anahtar Kelimeler: Fantastik Edebiyat, Bilimkurgu, Pozitivizm, Mistisizm, Materyalizm, Ahmet Mithat Efendi, Ahmet Hamdi Tanpınar, Peyami Safa, Hüseyin Rahmi Gürpınar, Yeni Edebiyat, Seda Uyanık, Türk Edebiyatı Tarihi

2 Eylül 2016 Cuma

İnci’ye Mektup (Hikaye)





İnci’ye Mektup
Kasım, her zamankinden daha soğuk geldi bu yıl. Bilirsin karanlığa doğmasını sevenlerdenim. Ekmeğin en sıcağı, sütün en tazesi, tamam… Gazetenin arasına sıkıştırmış postacı, en saf haliyle bir beyazlık döküldü kirli sayfaların arasından. Sana on üçüncü günün mektubundan seslenir gibi yazıyorum. Kalemin mürekkebi donmuş. Ya da sabahın ayazı onun da sınırını zorluyor. 
Sabah pencereyi açtım. Bankta sarhoş iki üç evsiz, köşede bekleyen iki taksi, mesaisi bitmek üzere olan gece çalışanları ve sessizlik… Günü en sevdiğim, en temiz saatleri. Yine karşı apartmandaki ihtiyar (yalnızlığından mıdır, yaşlılığından mıdır, hastalığından mıdır bilmem) perdesini açıyor. Günün en tazesine o da alışkın demek ki. 
Hava soğuktu, üşüdüm. Arkamı döndüğümde hala baş ucu lambam (bana hediye ettiğin günden beri hayatıma bu kadar uzun süreyle giren, bana yardım eden ama karşılığında hiç sorun çıkarmayan yegâne varlığım) yanıyordu. Artık etraf aydınlıktı. “İncinin lambası.” dedim. Sen uzaktasın duyamazsın. 
Kaç bardak kahve içiyorum, kaç eski film izliyorum, kaç milyon yalancı umutla başlıyorum yeni güne, bilemesin. Alışıyorum günün sertliğine, getireceklerine, götüreceklerine… Usulca itaat ediyorum. Söz gelimi yine yatağımdan kalktım bak, perdeyi açtım, kahve pişirdim, günün en taze yorgunluğunu üstlendim bir başıma. Garip, yalnız seni arıyorum son günlerde. Belki sen benim Nahit Hanımım ben de senin Zuhal Hanımın… Sahi hala sever misin şiirleri? 
Kahve sabahın yeni yeni ısınan güneşine karşı soğudu. “İçgüdülerine güven!” derdim sana. Çünkü senin içini konuşmak, bardaktaki suya bakmak gibiydi. Dudaklarında bir tebessüm…
Yorgunum biliyorsun. Çalışmaktan değil, havanın kirliliğinden. Bu koca şehrin içinde kaybolduğumdan, kaosundan,  hareketinden, yabancılığından… Aynı hava mahvetti günün en temiz saatlerini. Gece karanlığa gömüldü. Güneş çatladı, kırıldı ve yeni güne doğdu. Öyle ince, öyle nazik, öyle temizsin ki, sabaha dağılıveriyor anıların. Dışarıda kıyafetlerinin içi boşalmış kara dayılar, durmadan koşturan, çalışan, bağıran, umut bekleyen, satıcılar… Halı çırpan, sakız patlatan, çene çalan, çamaşır asan, çiğdemin son zerresine kadar tükettiği kadınlar Çirkin yapıların aynı suratlı kapıcıları… Samimiyetler, samimiyetsizlikler, çocukların sesleri, taze ekmek! 
Gün yayılmaya başladı saatlere. Bu şehirde, bu mahallede, bu odada ne işim var benim! Kalkıp yanına gelmeli ya… Kolay değil bunlara alışmak, güç benim için. Babam… hiç soruyor mu beni? Ya annem, onu öyle özledim ki. Hala hayalimde, o gece giydiği kırmızı örgü yeleği ve kömür saçları ile duruyor. Üç yıl onu da değiştirdi mi? Yoksa o da unuttu mu beni? Bana kızma İnci. Nasıl sen buraya ait değilsen ben de oraya ait değilim. Ne orada, ne burada olmuyor işte… 
Düşündüm, güldüm. Bir güvenebilsek kalabalığa her şey yerini bulur. Gün iyiden iyiye yayıldı. Kalkıp hazırlanmalı. Dün yine bir telaş metroya BİNEBİLDİM. Çok şükür. Yine milyonlarca hayat sıkıştı geniş alanlara, yayılamadı. Bir üniformalı (belki subay), memurlar, birkaç genç, okula yetişmeye çalışan öğrenciler, yarı uyuklayan teyze, altmışını geçkin amca, hayallere dalmış ben… 
Şehri dışarıda tutan metronun camı. Sonsuz kalabalık, sormayan, hissetmeyen, sadece yürüyen, kıpırdayan, boş, sonsuz ve soğuk/soysuz kuru kalabalık. Yıpratıyor içimi, içimizi, bizi. Şu köşede dalgın bakan kadınla göz göze geldik. Hüzünlüydü. Belki o da güvenmişti birine, belki yüzündeki bu eziklik, soğukluk, tebessümsüzlük tecrübeydi. Aynı bizim gibi. Senin kalbin hala temiz İnci. Ben kömür karasına bulanmış bir katran/adeta bir mürekkep gibiyken sen sayfanın boş ve temiz yaprağıydın. Ben seni mahvediyorum İnci. Her şey nasıl korkunç, nasıl sert, nasıl… Hiçbir şeye inancım kalmadı artık. Çayın içine attığım şekerin bile tat verdiğine inanmıyorum. Ya da hiçbir şey tat vermiyor artık bana. Hala alışamadım Cuma gecelerine. Eski hatıralar, anılar… Çelik, keskin sesler geliyor sonra aklıma. Hızla bağdaşıyor her şey. 
Zaman bir şeyler anlatıyor, terbiye ediyor bizi. Çoğunlukla ilerlemiyor ya hep olduğu yerde. Bunları toplamak, kavramak, yok etmek öyle zor ki… Tüm anıları hatırımdan hızla temizlemek yok etmek isterdim. Bir daha asla kabul etmemecesine… Ama yıldım, paramparçayım aynı senin gibi. Hala eksik parçalarımız var tamamlayamadığımız. Hala tek rengiz… Siyah yahut beyaz. Bir Gri olduk mu, tamam! 
Kurumuş mürekkepten anlarsın sen, kahvem soğumuş. Onu tazeledim. Tamam, kızma devam ediyorum. Geçen gün yine gördüm gölgeleri. Soluğum kesilecekti. Acı ile karışık hüzünlendim yine, ama belli etmedim. Bilirsin beni buzdan kaleler inşa etmekte iyiyimdir. Bazen düşünüyorum; her şeyin en ucuzunu, en basitini, en olurunu aramak mı benim sorunum. Yoksa tüm bunları hak ediyor muyum? 
Sen olsan bilirsin benim bakışlarımdan, anlarsın, anlatırsın, ağlarsın benimle, gülersin. Gözlerini düşündüm. O duygulu hissiyatlı gözlerini. Benimle birlikte acımı gören ve canı yanan kapkara gözlerini… Hep “Vardır bir hayır, üzme kendini, oluruna bırak abla…” derdin. Yine duyar gibiyim.
Bizim oralarda gün daha yakın doğarmış gökyüzüne. Kolay kolay kabullenemiyorum. “Terk et, bakma eskilere, unut, eskit, yıprat zamanı, bütün bunlar içinde sabret…” diyorsun. Peki ya sen nasılsın? Eksildi mi geçen zaman bir an bile olsa. Zaman var küçüğüm yıpratma kendini (ister benim yanımda ol, ister oralarda) mutluluğun ince nabzını yoklayan bir an gelecek. İnan buna. Onu duy. Ona inan. Güvenmek mi? Dağıldı mürekkebim. 
Bir daha asla!

Dip Not:
“Onüç Günün Mektubu” Cemal Süreya'nın 1972 yılının Temmuz ayında hastaneye yatırılan, eşi Zuhal Tekkanat'a yazmış olduğu (içinde Cemal Süreya’nın kendi el yazısı da bulunan) mektuplardan oluşan ve Yapı Kredi Yayınlarından çıkan son kitabıdır. 
“Garip” Cumhuriyet döneminde Orhan Veli'nin öncülüğünde çıkan ve Melih Cevdet, Oktay Rifatla ortak eserlerinin bulunduğu kitap. Yapı Kredi Yayınlarından  özel ve tek baskı haliyle çıkmıştır. 
“Yalnız Seni Arıyorum” Orhan Veli'nin  tek büyük aşkı "Nahit Hanım"a göndermiş olduğu mektuplardan oluşan eser. Yapı Kredi Yayınlarından  Orhan Velinin 100. Yılına özel (Orhan Velinin kendi el yazsının da bulunduğu) baskısı da çıkmıştır. 
“Nahit Hanımım” Nahit Gelenbevi Fıratlı Damar (d. 1909 - ö.  2002) Halil Vedat Fıratlı ve  Arif Damar'la evlilik yapmıştır. Orhan Veli kendisine derin bir sevgi beslemektedir.


“Zuhal Hanımım” (d. 1938) Cemal Süreya 1967 yılında Zuhal Tekkanat’la evlenmiştir. Kıskançlık yüzünden boşanırlar ve 1976 yılında yeniden evlenmişlerdir. Oğullarına Memo Emrah adını verirler.

Aldığım Her Nefeste (Hikaye)

Aldığım Her Nefeste
Bu gün günlerden salı. Oysa her zamanki gibi standart bir sabahtı. Üstelik normalinden beş dakika bile fazla uyumuştum. Belki günü farklı kılacak ilk adımım buydu ama ben bunun dahi farkında değildim. İnanılmaz bir rüzgar ve inceden bir yağmur... Dışarıda dakikaları koşuşturmakla gecen insan sürülerine, metroya yetişmek için çabalayan ben de dahil oldum. Ama olmadı... Gri sert zemine sürtünen keskin demir sesleri. Kapılar açıldı, kapılar kapandı, metro gitti ve ben zamanı bekletemedim. İşe geç kalmanın yanında daha ciddi ne olabilirdi? Rüzgar hızlandı yağmura karıştı, gök gürledi. Taksi! Evet, evet taksi. Metronun hemen önündeydi. Taksinin kapısını tuttuğumda, aynı anı ilk kez o zaman yakalamıştık. Sen, aynı refleksi göstermiş ve teninin her zerresine kadar ıslanmıştın... 
İlkin basit bir Taksiyi paylaşmakla başladı hikaye daha sonra bu durum alışkanlık yarattı bizde. Dakikaları, saatleri, yemekleri, sevgiyi, aileleri ve aynı evi paylaşır olduk. Meğerse ikimiz de ne paylaşımcı insanlarmışız... Askerdin sen, güçlüydün, asildin. Belli dönemlerde göreve giderdin. Asker eşi olmak kapı eşiği olmaktır. Bilirim ben çok defa öğrendim bunu. Bir parça buruklukla yaşamak sıkıcıdır bilemezsin. Her gün için biraz umut, her an için biraz korku. Öyle ya yalnız kalmayı da öğrenecek insanoğlu. Sonra, sonra ansızın kapı çaldı bir gün. Beni apar topar beyazların en açık tonunda bir hastaneye getirdiler. Önümde koca bir cam. Önünde ben, arkasında sen boylu boyunca… 
Çatışma dediler, anlattılar. Duymadım, anlamadım, titriyorum, nefes alamıyorum. Sonra vurulmuşsun, öyle dediler bir ara bunu anımsıyorum. Acısı çok olanın umudu güçlü olurmuş. Ama olmuyor işte... bir şeyi ne kadar istersen o kadar olmuyor. İnsan hep en korktuğu şeyle sınanırmış. Dakikalar, saatler geçti, gün döndü. Ameliyathaneden çıkarıp odaya aldılar. Bir yerde okumuştum, şöyle diyordu “dua’sı olanın duyanı da olur” diyordu. Doğruymuş. Gün doğdu, gün battı, sen uyandın. Yorgundun, halsizdin. Az buçuk uzamış sakallarının ardında kalan tebessüm dolu dudakların. O anın en güzel özeti şu ki; sen dünyanın en güzel ses tonuna sahiptin. Kaybetmek üzerine bir kaç cümle kurduk beraber. Sarıldık bir müddet. Sonra yoruldun. Sesini iyice duyurabilmek için kulağıma fısıldadın. Nefesin deydi tenime. Yaktı, yanan yere nefesini hapsettim ben. Şöyle işittim, öyle yazıldı; "Aldığım her nefeste..." diye başlayan cümleni birlikte tamamladık. Sonra sustun, nefes alamadın, boğuldun, yapamadın, bu sefer tamlayamadık. Olmadı, yapamadık yarım kaldık. Tıpkı bu cümle gibi yarım kaldık. Kelimeler, boğuk karanlık koridorlarda çığlıklara sarıldı, haykırışlar parçalandı. iç kanama ve ani şok! Bitmek bilmez gözyaşları.
Umudun hayal kırıklığına uğraması da insanlık suçu oysa. Sonra... sonra odalar dolusu insan doldu, odalar dolusu insan boşaldı. Kalabalıkla mücadele ettim bir süre. Mücadele etmek zorunda kaldım. Onlar, öldüğünü sürekli dayatmak istediler. Oysa hiçbir ölümün tek başına olmadığını bilmiyorlardı. İnsanlar öldüklerinde geride bıraktıklarını düşünmezlermiş. Oysa sen böyle biri değilsin. Onlar bunu anlamıyorlar. Yinede onları da tebrik etmek lazım. Sonuçta sürekli bir şeyler anlatmak ama duyulmamak kabiliyet gerektirir. O son nefes benim hayatımdaki herhangi bir dakikanın 27. Sahnesiydi. Kimsenin fark edemediği ama hep orda olan siyah, simsiyah bir kare. Önce ölenler unutulur sonra insanlar yada önce insanlık ölür ve sona diğerleri. 
Bugün yine yerin dibine zirve yapmış insanlarla birlikteydim. Yine aralarında fısıldaştılar, güldüler, kahvelerini içtiler. Birbirlerini kıskandıkları kadar samimiydiler. Sonra patlayan maytaplarla birlikte bir pasta getirdiler. Doğum günümmüş! Ne aptalım, nasılda unuttum… Öyle ya on gün arayla doğumum ve çok yaklaşmış ölüm dönümünü kutlayacaktık. Şirketten bana saat almışlar. Hediye ettiler. Neriman yine susmadı. Kolumdaki koca saati artık çıkarmam gerektiğini, bir bayana erkek saatinin hiçte yakışmadığını, bazı şeyleri geride bırakıp hayata devam etmem gerektiğini söyledi. Onlara kızmıyorum bile… Hata tamamıyla bizdeydi. Hayattaki tek başarısı nefes almak olan insanlardan çok şey bekledik. Bu saatin üzerindeki çiziklerin senin hayatındaki kesitleri fısıldadığını nerden anlayabilirlerdi. Yaşadığın her saniyeye, dakikaya, saate şahit olduğunu... Onu taşımak daha acı, daha ağır oysa. Son saniyesini son nefesiyle tüketen bir saat… 
Nabzın avucumun içinde attığında paramparça olmuş birini mi paramparça olmuş bir saati mi toplamak zordur. Son nefsine karşılık aldığım her bir nefes. Dayanamıyorum yapamıyorum. Gece yarısı bomboş bir odaya yalnız uyandığında iyi insanları kaybetmenin ne demek olduğunu bir kez ezberliyorum. O kadar yalnızım ki tamamen unutulmuşum. Koca, koskoca bir boşluk. Evren bile varlığımı saymıyor. Gölgelerime güneş düşmüyor. Karanlıklarda kayboluyorum. Ve daha ürpertici olanı gün geçtikçe bende yok olmak istiyorum. Şu sıralar kötü bir şeyler olabilir aslında, fazlasıyla boştayım, fazlasıyla müsaidim.
Bilirsin kafamda büyük senaryolar kurarım ben. Sonra olayların göbeğine kendimden sahneler ekler karakterleri yönetirim. Yargılarım, savunurum, yalnız ölünemediği için katl-i vacip kılarım. Şu sıralar susma hakkımı kullanıyorum. Çünkü bazı kelimeler kimseyle paylaşılmayacak kadar değerlidir. Sadece ara sıra dua ediyorum. Sahi hala dualarımda adını anıyorum, buna hakkım var mı bilmiyorum. Öyle ya ben uzun süre ne sana ne kendime gelemedim. Beklemek güzel şey de tek başına sıkılıyor be insan. Denedim… Vallahi denedim. Ama olmadı. İnsan karar vererek ölemezmiş. Öğrendim… Zamana bırakmak çaresizliğin diğer yüzüymüş. Gün geçtikçe elbet eksilirsin, eksilirsin ama ölemezsin. Ölemezsin ki ölmenin o kadar kolay bir şey olmadığını öğrenirsin.  Sonra ayağa kalkar alkışlarsın, tebrik edersin, hayran kalırsın. Nasılda başarmış, nasılda güçlüymüş asilce ölmeyi bile başarmış dersin. 
Sevmekte kaybetmekte bir ana ait. Yapabileceğimiz en harika şey unutmaktır. Her şeyi bir saniye bile olsa unutmak. Herkes bir şekilde kaybettiği, tükettiği zamanı geri almak ister. Onu daha değerli harcamak için. Şayet ben o gün, o metroyu kaçırmasaydım… Ama boş ver. Öylesi inan bana daha acı. Yakıcı yalnızlık kadar, an’lar da hatırlanınca acıtır. Bazı acılar da bedeli ne kadar ağır olursa olsun çekilmeye değerdir.
Ölemiyorum, unutamıyorum, hiçbir şeyi beceremiyorum, ne yapacağımı bile bilmiyorum. Bilirsin pek cesur değilim ben ama ne kadar inkar etse de insanoğlu ben itiraf ediyorum. Ölemiyorum çünkü çünkü umudum var. Mutluluk hazzını yeniden anımsamak için hep bir ümit ışığı var. Bak hala nefes alıyorum görüyor musun? Koskoca on dakikayı da tükettik ve ben yine ölemedim. Ama şunu vasiyet ederim ki eğer bir gün ölürsem o Salı günkü yağmurla yıkasınlar beni. Çünkü bu hikaye o yağmurla başladı, öyle de bitmeli.  


   

Böğürtlen Dalları (Hikaye)

Böğürtlen Dalları 
Herhangi bir mayıs sabahı... Böğürtlen dalları rüzgârda sallanırken dalgalar sesiyle dolduruyor odayı. Perde nefes alan bir dev gibi şişiyor ve sönüyordu. Besbelli deniz ta en derinliklerinden hızla kucaklıyor sonra çaresizce terk ediyordu odamı. Yalvarırım sus... Perdenin rüzgârla kıpırdayan dişlerinden genel sesine uyandım. Başucumdaki saat 6:30’u selamlıyordu. 
Üşüdüm kalkıp kapıyı tamamen kapatmak yerine pikeyi çeneme kadar çektim her gün yeni bir günün umuduyla başlayıp umudunu bir sonraki güne taşıyor insan. Düşüncelerimin çığlıklarından uyuyamadım yeniden. Karşıdaki tablo duvarda iz yapmış. Dün birer birer tüm tabloları indirdim. Duvarlar çıplak kaldılar. Doğruldum yatakta. Yere basarken başım döndü... Bir an tekrar oturdum yatağa. Başım çatlıyor. Bu kaçıncı uyku hapım? 
Kibirli dallar hala pencereye vuruyor. -Ne inat ama!- Perde arasında görünen gök sarı sıcak yumuşak ama uzak, çok uzak... Yabancı umutsuzluktan serpilmiş birkaç hatıra kafamda dönüyor. Olup biteni en yakın böyle tanımlayabilirim. Bavulunu saf meşe oymalı kapının önüne bıraktı. Bir soluk aldı, baktı... Ve kapı kapandı. 
Belki değil belki öyle mutluluğa da tanık olmadı mı bu böğürtlenler? Ne misafirler ne bardak tabak sesleri ne kahkahalar ne bağrışmalar ne sakinliğin sessizliğin acemiliğini satın alabilecek büyüklükte ki kavgalar... Sonra elle tutulur bir yabancılaşma. Ancak zamanla çözülebilinirmiş! Zil çaldı. Diyafona baktım... Kapıyı çalmak zorunda mıydı? Geleceğini söylemiş miydi? Acaba hiç gelmese miydi? Ama yalnızlık çok candan davranış gecenin hüznüne. Bunu iliklerimde hissettim. 
Kapıyı aralık bıraktım, sabahlığı geçirdim üstüme. Kapı açıldı, kapandı... Resimlerini topladığım koliyi düzeltti önce. İlkin mutfağa geçerken ben kafasını bile kaldırmadı. Su koydum ocağa, pişsin diye... Göz ucuyla baktım kapıdan. Saçları, dağınık dünkü beyaz yarım kollu tişört ile eğilmiş resimlerini düzeltiyordu. Bir an göz göze geldik kafamı çevirdim, ocağa baktım. Dün hiç uyumamış gibiydi. Üstündeki hiçbir renk sonradan edinilmemişti. O hep böyleydi. Başından beri... Hiçbir şeyi yoktu, beyaz teni yeşil gözleri hariç. 
Hayallerim dağıldığında salondan parkelerin sesi geldi. Belli ki DVD’leri inceliyordu. Çayı koydum. Arkasından odaya girdim. Sanki ikimiz de dün konuşmayı unutmuş gibiydik. Geriye söylenecek kelime ne kaldı ki? Elindeki DVD’ye baktım 1987 yapımı Veda Etmeden Gidilmez. Klasiklerden... Sanki yıllar öncesine dayalı bir anıyı paylaşıyormuşuz gibi hatırladık o ani. Alsın mı, bıraksın mı bilemedi. Bu bizim ilk filmimizdi… 
Ev boşaldıkça birkaç anıdan arınıyorum galiba. Işıltılar arasına gizlenmiş figüran kızlar, pazarlık içindeki motel sahipleri, kiri örten gecenin karanlığı... İlkin algılayamadığım ama şuan tam olarak fark ettim anason kokusu kapladı odayı. Gerçekten mi? Ucuz ve sakin... Tam olarak bunlardan uzaklaştım ben. Çay fokurduyordu. Mutfağa geçtim bardaklara boşalttım. Bir ona, bir bana... Koca ömrü paylaşamadığımız şu dünyada çayı paylaşabiliyorduk oysa. Kupasını topladığı kitapların yanına bıraktım. 


Hala kapısı açık balkon girişinden denize baktım. Sonsuz derinlikteki masmavi ufkuna... Ne tuhaf birlikte topladığımız parçaları yine birlikte dağıtıyorduk birer birer. En acı olanı buydu sanırım. Gün, bitecek diye korkarken bir gün her şeyi kaybetmek Oysa ben defalarca okudum bu senaryoyu. Sen değil miydin baba buradan gitmek yarınını kurtarmak için bizi terk eden. Bir bakıma 10 yıl önce bir sabah sen bizi terk ettiğinde yaşadığım burukluk var içimde. Hiç bir zaman bir aile olamadık. Bu koca dünyada ben ve siz vardınız hep. Koca evren bir bizi sığdıramadı köşesine. Dağıttı, parçaladı hep. Bir bütün yapamadı. Simdi o'da gitmek zorunda... Mutluluğun sessizliği (imkânsızlığı) adli büyük soyluluğu oynuyorum yeniden. Doğrusunu kimsenin bilemediği ve her defasında yalan yanlış şeyler söyleyerek geçiştirdiği nakarattım ben. Başka neydim ki? Ne olabilirdim? Yitirmekten korktuğum ne kalmış ki bana? Gülüyorum kendi kendime... Son yudumu da bitirmek var ya işte ondan korkuyorum

Bir Varmış Binlercesiyse Yok


Bir Varmış Binlercesiyse Yok 



Çocukluğumuzda bizi büyüten babamızın beşiğini sallarkenki tıngır mıngır tekerlemeler mi yoksa masallardaki büyülü fasulyeler mi bilinmez ama hala zevkle dinlediğimiz kurguları heyecanla çocuklarımıza aktardığımız aşikardır. Sosyal medyada su sıralar pek çok Masal Gecesi/Dinletisi daveteyisi almama rağmen ne yazık ki katılma fırsatını bulamadım. Anlatılanlardan yola çıkarak çok şey kaçırdığımın farkındaydım elbet. Neyse ki gün yüzüme güldü ve organizasyonunda görev aldığım etkinlikte masalların çocuklar ve yetişkinler üzerindeki etkisini hikayeleri ve hayatından kesitlerle ile TEDxDEU'da aktaran Sıla Akdeniz'le tanışmam da bu sayede oldu. Sahnede aldığı alkıştan anlaşılacağı üzere kendisine pek bi hayran kalındığı doğrudur. O an anlatılanlar sadece bu sahnede kalmamlı, şu zamanda pek popüler olan masal gecelerinin ziyafetini daha büyük bir kitle çekmeli dedim ve kendisiyle sahne arkasında hoş bir sohbet gerçekleştirdik. İşte o sohbetten arda kalan notlarımızı bugün sizlerle de paylaşacağım.





Eda Başpınar: Sıla Akdeniz kimdir? Bize biraz kendinizden bahseder misiniz? 

Sıla Akdeniz:   1986 yılında İzmir'de doğdum. Ailemin tek çocuğuyum.  2008 yılında Isparta Süleyman Demirel Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Oyunculuk bölümünden mezun oldum. 2012 yılında kızım Asya Mavi dünyaya geldi. Halen Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Enstitüsü Tiyatro Bölümü'nde Yüksek Lisansımı yapmaktayım. Tezimi anlatıcılık üzerine yapıyorum.  Mavi Sanat Tiyatrosu'nda eşim Ahmet Akdeniz ile çalışmalarıma devam ediyorum. (E.Ü)Konak Atatürk Kültür Merkezi'nde çeşitli branşlarda atölyelerimiz var, çocuklar, gençler ve yetişkinlerle çalışıyorum. 



E: Masal anlatmaya nasıl başladınız? 

S:  Kızım doğduktan sonra çocuk edebiyatına ve masallara ilgim artmaya başladı ama kızıma masal anlatmaktan çok ona kitap okuyordum. Bir gün Judith Liberman'nın roportajını okudum ve masal anlatmanın önemi ve masalların büyülü dünyası ilgilimi çekmeye başladı. Anlatıcılık eğitimine katılmaya karar verdim ve sonrasında arkadaşlarıma ve evde kızıma masallar anlatmaya başladım.  Ancak daha sonra kendime "bunu meslek olarak yapmak istiyor" muyum diye sordum ve bir karar verme sürecine girdim. Kararımı verince de çalışmalarımı yoğunlaştırdım, tezimi bu doğrultuda yapmaya karar verdim. Çok farklı mekanlarda ve farklı yaş gruplarına masal anlatma deneyimi yaşadım.  Sonrasında Nazlı Çevik'in kurucularından olduğu Seiba Uluslararası Hikaye Anlatıcılığı merkezi açıldı ve orada  2 yıllık Anlatıcının Yolu Eğitim Programı düzenlediler.  Bu programa seçilmek benim için çok önemliydi. Şimdi de eğitimlere başladık. Her ay farklı eğitmenlerle gerçekleşen yoğun bir program var ve anlatıcılık konusunda derinleşmemizi sağlıyor.  Şimdilerde de farklı mekanlarda ve farklı şehirlerde masal anlatmaya devam ediyorum. 



E: Geleneklerimizde masalcılığın yeri fazlasıyla mevcut, özellikle  eskiden köylerde, kasabalarda bu iş ile uğraşanlara meddahlar, dengbejler, ozanlar gibi özel isimler verilirdi. Modern zamanlar için masalcılık yeni bir fenomen ve gelişiyor. Bu durum hakkında ne düşünüyorsunuz?"

S: Anadolu masallar açısından oldukça zengin bir coğrafya.  İstanbul başta olmak üzere pek çok farklı şehirde meddahlar uzun süre kahvehanelerde masallarını anlattılar.  Ancak bir dönemden sonra meddahların yanlarında çırak yetişmemeye başladı. Çıraklık bittiğinde bu meslek de rafa kalkmış oldu. Ancak köylerde masal anaları masallarını anlatmaya devam ettiler. Efsaneler anlatılmaya devam edildi. Belki köyden köye dolaşan masalcılar yok oldular ama kendi köylerinde masal anlatan, onları derleyen insanlar hep vardı.  Şimdiki zamandaki masal anlatıcıları bir geleneği yeniden hareketlendiriyor. Ancak bu hareketlendirme de zamanın gerekliliklerine göre oluyor. Masallar sözlü kültür ürünleridir, şimdilerde ise yazılı kaynaklar tekrar sözlü kültüre kazandırılmaya başlanıyor. Masalcılardan dinlenilen masallar, aklıda kalındığı gibi tekrar anlatılmaya başlandığında sözlü kültür de yeniden canlanmaya başlayacak. 



E: Masal anlatmanın zorlukları nelerdir? Masal anlatmanın ön hazırlığı, aşamaları vs. hakkında neler söyleyebilirsiniz? İyi bir masal anlatıcısı olmak için ne yapmalı? Bu işi yapmak isteyenlere önerileriniz neler olurdu? Eğitim ve süreçler hakkında bizi bilgilendirir misiniz? 

S: İyi bir anlatıcı olmak için iyi bir dinleyici olmak gerekir. Kendinizi, doğayı ve diğer insanları iyice dinlemelisiniz. Bir masalı anlatmak için de o masalı sevmeniz ve anlatmak istemeniz gerekir, bunun için de imkanınız varsa çok masal dinlemek yoksa da çok masal okumak gerekir ki içinden en sevdiklerinizi bulabilesiniz.  Anlatacağınız masalın sadece ana olay çizgisini aklınızda tutup geri kalanını doğaçlama olarak anlatmak anlatımı daha akıcı ve doğal kılacaktır. Masal anlatıcılığı eğitimleri büyükşehirlerde oldukça yaygın, eğitimlere katılarak geliştirilebilir ama bunun dışında da çalışmak ve araştırmak kişiyi geliştirecektir.



E: Modernleşme ile insanlarla diğer insanların ve varlıkların ilişkileri daha çok bireyselleşmeye dönüştü. Masalların toplumu bir araya getirmesi ve ortak yaşantı oluşturması konusunda neler düşünüyorsunuz? 

S:  Bu, masalın tek başına yapabileceği bir şey gibi görünmüyor bana. Empatinin gelişmesi, doğayla ve toplumla sağlıklı bir ilişki kurmak için bir çok sorunun çözülmesi gerekiyor.  Masal dinleyerek ve anlatılarak bir farkındalık yaratılabilir ancak bunun çözüm olabilmesi için kültürün bir parçası haline gelmesi gerekir. 



E: Küçükken annelerimizden, ninelerimizden dinlediğimiz masallar ile sizin masallarınız arasındaki benzer yada farklı yanlar var mı?

S: Dinleyici kitlesindeki fark, anlatımdaki farkı oluşturuyor. Anlattığımız masallar zaten binlerce yıldır anlatılan masallar. Her masalcı kendi yorumunu, hayat görüşünü ve değerlerini katıyor masallara.  Daha geniş bir kitleye masal anlatacaksınız, ses- beden kullanımınıza dikkat etmeniz gerekiyor ve bu işi sıklıkla yapıyorsanız bu işte profesyonelleşmek için çalışmanız gerekiyor. 



E: Küçük çocuklarla buluşup, onlara masal anlattığınız oluyor mu? Bu gibi ortamlarda onlardan nasıl tepkiler alıyorsunuz? Ailelerden nasıl tepkiler alıyorsunuz? 

S: Küçük çocuklara okullara, ders verdiğim sınıflarda ve çoğunlukla evde kızıma masal anlatıyorum. Masal anlatmaya başladığımda hepsi o sırada dış dünya ile ilişkisini kesip masala odaklanıyor ve anlamaya çalışıyorlar. Kocaman açılmış gözler ve ağızlar karşısında masal anlatmak çok keyifli. Bazen daha büyük yaş grupları çocuklarda "ben masal dinlemem bebek değilim" gibi tepkilerle karşılaşabiliyorum ama onlara büyüklere de masal anlattığımı söylediğimde çok şaşırıyorlar.  Masalı dinlediklerinde ise yargıları değişiyor ve hiçbir zaman bir masal yetmiyor.



E: Büyükler masallarınızı dinlediğinde genel olarak aldığınız karşılıklar neler oluyor? Büyüklerle buluşma sırasında hiç unutamadığınız hatıranız nedir? 

S: Büyüklere masal anlattığımda ise genelde karşılaştığım tepki "çok ihtiyacım varmış" oluyor.  Genelde gelen kişiler olumlu önyargılarla gelmiş oluyorlar ve daha önce hiç masal dinlememiş ve böyle bir etkinliğe katılmamış kişiler geliyor. Arkadaşlarından duymuş ya da merak ettikleri için gelmiş oluyorlar.  Çocukluğunda dinlemiş olduğu bir masalla karşılaşan dinleyiciler beni çok etkiliyor, anlatırken onların  heyecanla dinlediklerini gördüğümde ben de çok mutlu oluyorum. 



E: Yakın zamanda “TEDxDEU" organizasyonunda  konuşmacı olarak yer aldınız. Bu organizasyonda bulunduğunuz süreç hakkında bize neler söyleyebilirsiniz? 

S: Bu davet beni çok heyecanlanırdı, konu "Kutunun Dışında" idi ve konuyu duyduğum anda bir çocukluk anım canlandı , kocaman kutuların içinde oynadığım zamanlar.  Konuşmacı olmak, ekibin güleryüzü ve ilgileri çok güzeldi.  Kendi hikayemi anlatmak başta bana çok tuhaf gelmişti  ama orada bulunmak ve hikayemi insanlarla paylaşmak beni çok mutlu etti.



E: Geçtiğimiz Nisan ayında "33.Uluslararası İzmir Tiyatro Günleri’nde” Judith Liberman  ile yer almıştınız.  O gün neler hissettiniz? 

S: Benim için çok güzel bir deneyimdi. Mavi Sanat olarak, tiyatro festivalinde bir masal akşamıyla yer almak ve Judith Liberman ile aynı sahneyi paylaşmak önemliydi. Daha sonrasında ise 4. Taksav Uluslararası Tiyatro Festivali'nde masallarımla yer aldım. Festivallerde anlatmak benim için önemli çünkü kendi kitlemin dışına çıkıp farklı dinleyiciler ile buluşabiliyorum.  Bu yıl da 34.  İzmir Uluslararası  Tiyatro Festivali'nde Mavi Sanat olarak , genel sanat yönetmenliğini Gürol Tonbul'un yaptığı "Kuş Kanadında / Masal" gösterimi ile yer alıyoruz. Bu projeyi cezaevleri için hazırladık ve orada gerçekleştirdik.  Şimdi de festivalde farklı gruplarla buluşacak. 



E: Başucu kitabınız, en sevidiniz müzik ve izlemekten asla sıkılmayacağınız film nelerdir? 

S: Her dönemde başucu kitaplarım değişti ama Clarissa P. Estes'in "Kurtlarla Koşan Kadınlar" kitabı dönüp dönüp okuduğum bir kitaptır. Bunun yanısıra Ayşe Nilgün Arıt'ın "Şamanın Kozmik Dünyası" ve "Şamanizmde Kutsal Rehberler" gerçekten başucumda duran ve bende farklı kapılar açan iki kitaptır.  Ursula K. Le Guin'in "Kadınlar, Rüyalar, Ejderhalar" kitabını da bir çok kez okudum.   Norah Jones ve Carla Bruni bu aralar sıkça dinlediklerim. Asla sıkılmayacağım film "Fight Club" , "Eternal Sunshine Of The Spotless Mind" ve  "Amelie" dir . 



E: Masal anlatacağınız zaman bunun bir hazırlık süreci oluyor mu? Kendinizi bu dünyaya nasıl hazırlıyorsunuz? Daha önce Oğuz Demir'in resimleri üzerine masallar anlattığınız bir çalışmanız olmuştu. Bunun gibi başka sanatlarla masalı birleştirdiğiniz ürünleriniz oldu mu? 

S: Masal anlatmadan önce bir hazırlık sürecim oluyor ama bu masala göre değişkenlik gösteriyor. Daha önce anlattığım masallara tekrar çalışacaksam farklı, ilk kez bir masalı anlatacaksam farklı oluyor. Genelde yalnız başıma durup hayal kurarak çalışıyorum bazen de bir müzik eşilğinde hayal kuruyorum. Değişmeyen şey çokça hayal kurmam oluyor. Bazen masalı yazıyorum, sonra dönüp okumuyorum ama yazmak hoşuma gidiyor kalem kağıtta ilerlerken hayal gücüm de aktif oluyor. Bazen de bir masalı çok sevdiysem bir arkadaşıma telefon açıp ona masalı kısaca anlatıyorum, anlatınca daha iyi anlıyorum.  

Oğuz Demir ile çalışmamız çok ilgi çekiciydi. Onun "Olpesido Kuşları" sergisinde masal anlattım ve o da o sırada bir resim yaptı, canlı müzik ve ritim grubu vardı. Disiplinlerarası buluşmada güzel bir çalışmaydı benim için.  Bunun dışında masal akşamlarımda farklı müzisyenlerle çalışma fırsatı da buluyorum.  Dokuma sanatçısı Fırat Neziroğlu ile de bir çalışmamız olacak, onun da genel sanat yönetmenliğini Ahmet Akdeniz yapıyor.  Bu çalışmanın duyuruları da yakın zamanda yapılacak. 



E: Kendi evreninizdeki dünyayı küçük kartlara çiziyorsunuz. Resim çizmeye ne zaman başladınız? Onları çizme aşamanız hakkında neler söyleyebilirsiniz? 

S: Resim çizmeye, masal anlatmaya başladıktan sonra başladım. Anlattığım masalları çalışırken resim çiziyordum ve bu resimler sonrasında çok ilgi çekti. Aslında ilkokul döneminde resim çizemediğim gibi bir yargıya sahip olmuştum ve sonrasında da resim çizmeyi bıraktım, bir çocuk için büyük kayıp bence. Lise dönemimde ressam Şebnem Çamdalı, annemin arkadaşıydı ve onun atölyesinde ona yardım ederdim. Resim sanatıyla içli dışlı olmak beni çok mutlu ediyor.  Yaptığım çizimleri tamamen içimden geldiği gibi, bir teknik bilmeden sadece kendimi ifade etmek için yapıyorum. Bu da beni çok mutlu ediyor. 



E: Sizi takip etmek ve çalışmalarınıza katılmak isteyenler için önerileriniz ne olabilir? 

S:  Facebookta "Düş Zamanı Masalcısı" sayfasından takip edebilirler. Bir blogum var duszamanimasalcisi.blogspot.com buradan da benim hakkımda bilgi  alabilirler.  Her ay, Alsancak Nazım Hikmet Kültür Merkezi'nde masal akşamımız oluyor. 








Karanlığa Gömülenler (Hikaye)

I. Bölüm
Karanlığa Gömülenler
Ayın yirmi üçünün dolunay vakti. Ay karanlık odanın çelik ve koyu seramik kaplı ortamında gün gibi parlıyordu. Yüzümü serin cama dayadım. Aşağıda boğuk, cehennem gibi trafiğin üzerine kamçı gibi inen yağmur trafiği felç etmişti. Farlar yüzünden cadde griyken birden bire renk değiştiriyordu. Kırmızı, turuncu ve sarı… Yüzeyde kümelenmiş yağmur damlaları ışığı yansıtıyordu. Bir adım geriye çekildim. Camda suretimin izi; alın, burun, dudaklar ve çene. Nefesimin boğuk buharı… 
Metin gitmişti, gün bitmişti ve geride yüzleşecek gece kalmıştı. Bir de yalnızca onu suçlayan bir ses. Burnuma mobilya cilası ve tarçın kokusu geldi. Dakikanın salise bölü yarısında aile fotoğrafı gözüme çarptı. Karanlığa alışan gözlerim artık yeterince iyi görebiliyordu. Şifonyerin üzerinde cam nargile ve pirinç mumluğun yanında… Onu bana neden verdiklerini bile anlamıyorum!
Zihnimde; siyahların içinde gömülü karanlıkta sallanan gümüş grisi bir sarkaç vardı. Sarkaç durana kadar bekledim. Dakika tamamdı. Gece yarısı hermle saatin çığlıkları geniş salonda yankılanıyordu. Ne yapacağımı bilmiyordum.  Derin bir nefes alıp kapıya doğru döndüm. Gözlerimi yumdum. Gözlerimi açtım. Odada ani bir flaş patladı. Sonra, sonra ani bir gürleme sesi. Bekledim, hiç bir şey olmadı. Ayaklarımı yere koyup yatakta doğruldum. Karanlıkta terliklerimi bulmak için savaştım. Gecelik bacaklarıma dolanmıştı. Kalbim ateşten parçalanacak gibi yanıyor. Kapıya doğru koştum. Sonra Despina’nın odasına... Karanlıkta yatağa doğru koştum. Despina’nın terliklerine takılıp neredeyse yere düşüp gürültü koparacaktım ki son anda yatağa tutunup doğruldum. Örtülerin arasından süzülüp ona sıcacık sokuldum. Despina döndü, gerildi, sırtı sertleşti. Başucundaki lambayı yaktı. “Senin kadar pis ve iğrenç bir çocuk görmedim. Çık, çık çabuk yatağımdan!” Ben halıda durmuş tir tir titriyordum. “Odana çabuk!” Holde koşarken şimşekler üstüme üstüme çakıyorlardı.   
Korku hayallerle birlikte geliyordu. Ceza olarak, geçmişin bedeli olarak… Bilemiyorum. Hala ara sıra doktoru ziyaret ediyorum. Bastırdığım o, karanlık korkusu. Uzun yıllar tedavi oldum. Ama olanları unutacak kadar değil; onu unutacak kadar değil. Oysa Metin, kaybettiği onca şeye rağmen zamanı bir köşesinden tutup yakalayabiliyordu. Hayatın tadını çıkarmayı kendisine de öğretmişti. Doktor onun benden daha iyi olduğunu söylüyordu. Acıyı korkuyu unut, düşün! Hemen! Durmadan! Zaman kazanmak için, yıllarını kazanmak için. 
Ne düşünüyorsunuz? Benim kim olduğumu, başıma neler geldiğini, ne yaptığımı biliyor musunuz? Hayır. Anlamak, işte buydu. Bir fırsat. Buna tutunun. İnsan korkunca konsantre olması zorlaşıyor. Eğer büyük bir fikriniz varsa bundan gerçekten etkilenebilmem için beni korkutmanız lazım. 
Metin eve getirildiğinde yalnızca üç yaşındaydı. Yürümeyi yeni öğrenmiş bir ördek yavrusundan farkı yoktu. Bense saçları daima özenle taranan ve ondan sadece 26 ay büyük olan üvey kardeştim. Beni de muhtemelen onun gibi görevliler getirmişti. Hatırlamıyordum. Önemi de yoktu. Hatırladığım tek anı Despina’nın bir olay sebebiyle mahkemeye çıkması ve bizim bu süreçte koyu yeşil panjurlu bakım evine geri dönüşümüzdü. Oradan ayrılışımızda kaldırımda yürüdüğümü hatırlıyorum. Kesik kesik kaldırımda sek sek oynayarak… Kırmızı pileli elbisem, beyaz dantel çoraplarım, birde ayakkabıları siyah aynadan olan ve elimden tutan takım giymiş bir adam. Arkamızda Metin’i kucağında taşıyan aynı model bir kadın! Kafamı kaldırdığımda üst kat pencerelerinden bize hayranlıkla bakan yüzler… Hiç birini hatırlamıyorum bile! Laf olsun diye onlara verilen hediyeler. Bana alınan ayı kolumun altında nefretle yanıyordu. Hatırlamayı seçtiğim –ki bu çok nadirdir- son derece tatminkâr anılarım vardır.
Ha! Şunu gördünüz mü? Sessizliği bölen yegâne şey saatin tik tak sesleriyken bir de buna feci bir gök gürültüsü eklendi. Büfede duran kesme kristaller şıngırdadı. Yerde koyu damarlı siyah mermer seramiklerde flaş gibi ışıklar yankılandı. Bir kadın asfaltta yansıma yapan su birikintisinden özenle kaçınarak karşı kaldırıma doğru yürüdü. Herkes yağmurdan kaçmak için köşeleri kolluyordu. İçerisi serin ve yüzde yüz karanlıktı. Ben onları camdan görebilirdim ama onlar, dışarıdan beni göremeyecek kadar şanslılardı. Mumun son demlerinden kalan tarçın kalıntısı parfüm gibi odayı doldurmuştu. Koku şimdi olduğundan daha yoğun algılanabiliyordu. Işık patladı, gök gürledi, telefon çaldı.
-Efendim.
-(Ses kesik kesik geliyordu) Asya benim, Metin. Bugün konuştuklarımızı düşündün mü diye aradım.
-Bilmiyorum, karar vermedim. Ama uçuşu erteledim. Salı sabahtan önce değil. Onu erteledim. 
-Çok çalışıyorsun Asya, çok koşturuyorsun. Artık uzak kalmak zorunda değilsin. O, saçma açık arttırmalara çıkmak zorunda değilsin. Hizmetlilerin çoğunu sınır dışı ettim. Despinyada öldü. Şimdi sadece sen ve ben varız. Biz kaldık, bunu başardık. Bu büyük bir hayaldi ve Allah yardımcımız oldu. Biz kazandık. Bu büyük bir hediye. Hayatımızı geri aldık. Hadi seni aldırtayım. Akşamı birlikte geçirelim eskisi gibi… Seni aldırtmamı ister misin?
-Dur, hayı…
-Peki, saat çok geç olduysa sabah 8’de de bir araba yollayabilirim. 
-Bir dakika sus Metin! O evdeki pek çok şey benim için çok fazla anı saklıyor. Kendimi ondan korumam lazım Meti… (sandalyeyi itince tekerleklerin gıcırtısı ahizede yankılandı, içimdeki yakıcı öfke birden yerini acıma hissine bıraktı. Şimşek daha da acı düştü bu sefer. Boşluktan atlayan on üç yaşındaki bir çocuğun hayalleri gibi yere çakıldı. Gözlerimi kırpıştırarak gözyaşlarımı bastırdım. Sesimi gür bir tondan ayarladım) Kısa keselim. Kendimi pek iyi hissetmiyorum. 
-Yarın avukatlar gelecek. Sakat bir çocuğum Asya. Onlardan daha zeki olmadığım kesin. Seni ikna edeceğimi de sanmıyorum. Korkuyorum! Yine yalnız bıraktın beni.
-Sus Metin… Bir daha sakın, sakın o kelimeyi söyleme. 
-Bazen ona çok benziyorsun Asya. Despina ve sen ikinizin de avantajı vardı…
-Ne avantajı?
-Tutku, birde ikiniz de delisiniz.  Gülsüm Teyzeler kaç yıldır komşumuz. Bugün taziye için geldiler ve bana iğrenerek baktılar. Milyon dolarlarını milletin gözüne sokabilmek için nefes alan, mükemmelliğin dibine vurmuş zavallı insanlar. Bütün gün yapabileceğimin en iyisini yapmaya çalışıyorum. Gazeteye verdiğim ölüm ilanından sonra taziye dileklerini mektupla iletenlerden çok yüz yüze görüşmek isteyenlere yorgun ve üzgün olduğumu iletmelerini söylüyorum. Bugün birkaç komşu eve bir göz atıp çabucak bakışlarını çevirerek evin önünden geçti. Zamanında mutluluk çığlıkları atan ev belki de onlara ihanet etmiş birinin yüzü gibi çirkin geldi. 
-Çalışıyorum Metin! (dirseklerimi dizime dayamış cam karşısında güçsüzlükten çökmüştüm) Bora, Brooklyn Müzesi için çoktan görüşme ayarlamış. Bugün ofise adıma açılmak üzere Güneşle Giyinen Kadın eseri sergi için yollandı. Daha da iyisi eser müzayedeye çıkmadan alıcı da bulabilir. Muhtemelen pazartesi gecesinden. Ama şehirden çıktığım gibi organizasyon bozulabilir. Pek çok yerde satışlar gecikir. Alıcılar geri çekilir. Bora maille, uçakla ya da karayoluyla ulaşıp pazartesi gecesinden önce satışa çıkarabileceğim yerlerin listesini yolladı. Saha ofislerini tek tek kontrol ediyorum ve…
-Sesindeki ani patlamayla adeta beni suçlarcasına Metin sözümü kesti. Dur dur dur… Bir saniye! Bora, o senin patronun değil mi? Neden seni anlamıyor, neden bir türlü rahat bırakmıyor? Çünkü en iyisi olmak senin şanssızlığın... En büyük korkumuzun gömüldüğünde bile beni terk ettin. Hatları neredeyse ergenliğe giren bir kızın groteski kadar çirkin olan bir tablo için beni ve geleceğimizi bir kenara atıyorsun. Ölmüş bir adamın resmini sakat bir çocuğa tercih ediyorsun.
-Sesimdeki tınının şiddetine sahip olamadan haykırdım. Sana yüz bin defa söyledim kendine sakat deme diye. Beni sinirlendiriyorsun. (sesim git gide çatallaşıyordu) Bu senin suçun değil. Bu bizim suçumuz değil. Hiç birini haketmedik. Biz bunları haketmedik.
-Ağlama abla ne olursun. Tamam, öyle demek istemedim. Sakin ol lütfen, lütfen ağlama. Geçmişi unut. Hiç biri olmaması, yaşanmaması gereken şeylerdi. Biz haketmediğimiz şeylerin bedelini çoktan ödedik. Boş ver bunları Asya. Düşünme artık. Hepsi geride kaldı. Biz kazandık. Özgürüz bak.
-Hıçkırıklarımı yavaş yavaş bastırmıştım. Ağladığımı duymasını istemiyordum. Ben güçsüz değildim. Artık canım yanmıyordu. Düşüncelerden sıyrılmak, onları terketmek en mantıklı hareketti. Yutkundum… Müthiş bir görsel hafızan var Metin. En son senle ne zaman bir sanat kitabı incelemiştik! 
-Çok oldu. Henüz üniversite tercihlerimi bile yapmamıştık sanırım. Dali’yi okumuştuk. Balmumundan esrarengiz bıyıklar. Çok gülmüştük okurken hatırlıyor musun? Mısır da patlatmıştın. Hayret ölmediği halde döneminde değeri bilenen bir ressam. Belki de onu bu derece önemli yapan şey buydu. Ne yazık ki devlet politikalarında, bilimsel manada bir eserin değerli sayılabilmesi için teorik olarak yaratıcısının ölmüş olman lazım. Ruhsuz yöneticiler birer birer azalsa da dünya bir şekilde düzenini korumakta.
-Sesimdeki karşı koyamadığım bir keyifle böldüm konuşmasını. Unutmamışsın.  
-Hiç bir saniyesini hem de. Bak sana ne diyeceğim dinle beni. Senden ayrıldıktan sonra köşke geldim. Karanlık odadaki tüm panjurları kapattırıp yalnız bırakmalarını istedim. Senle olan bazı filmlerimizi banyo ettim. Kurutup bazılarını birbirine ekledim. Eskiden de birlikte yapardık. Asya, seni çok özledim. Neden beni umursamıyorsun? Ben senin hala kardeşinim. Yarın avukat vasiyet mektubunu açacak. Seni aramadan yarım saat önce bir kopyasını bana teslim etti. Sanırım sana da teslim etmişler. (Gözüm istemsiz olarak meşe masa üzerindeki mektubu aradı. Hala dibinde bir yudum Royal DeMaria şarap kalmış kadehle birlikte oradaydı) Yarın yanımda olmalısın. 
-Sana vermeden önce mührü gösterdi mi?
-Kendisi baktı sonra bana gösterdi.
-Daima kontrol et Metin, daima!
-Hala aşırı şekilde tedbirkarsın. Bunu yapan bir avukatımız var zaten. 
-Beni dinle, avukat ipi keserken de dikkatli olmalısın. Unutma mutlaka mahkemenin yönlendirdiği polis yanınızda olmalı. Gerçekten içinde ne olduğunu merak ediyor musun?
-Hayır! Ailemin kim olduğunu merak ediyorum. Yaşadığımız tüm acıların, saklanan tüm sırların sonunu merak ediyorum. Asya sana ihtiyacım var. O mektupta ne yazarsa yazsın benim ailem sensin. Merasimde yalnızdım, şimdi de yalnız olmak istemiyorum. Abla! Lütfen, yanımda ol.
Yanaklarımdan yaş süzüldü. Zavallı Metin… Beni anlamaya başlamak için; anneliğin kendi karanlığındaki soğuk, hissiz sesini duymak için; onun siyaha boyadığı dünyasını izlemek için; hiç duyamayacağı acıları duymak için vasiyetnamenin okunmasını istiyordu. O mektubun açılmasını istiyordu. Bu düpedüz intihardı. On dokuz yıllık bir hayatta iki intihar fazlaydı. Çıt çıkmayan evlerdeki derin yaralar bu intiharı tek başına kaldıramazdı. 
-Abla orda mısın? Uzun bir sessizlik oldu.
-Orda olacağım Metin! 
Telefon kapandı, arkadan şimşek çaktı… Camdaki alın, burun, dudak ve çene izi görülebiliyordu. Camdan aşağıya doğru süzülen bir yüz… Gözsüz, yağmur dolu bir yüz.