30 Nisan 2017 Pazar

Bir Siberfeminist Manifestosu

Feminizm doğuştan getirilen cinsiyetin ayrımcılığına, sömürüsüne ve baskısına karşı ve yine aynı manada cinsiyetçiliğe karşı bir harekettir. Feminizm kadın cinsinin her yolla baskı altına alınmasına karşı çıkan bir temele oturmakla birlikte özellikle 1980’lerden sonra çeşitli farklılaşmalarla feminizimler ortaya çıkmıştır. Liberal, radikal, marksist, sosyalist feminizm gibi türleri ortaya çıkmıştır. Ayrıca zaman içinde bir feminist hareket ön plandayken diğer feminist hareketin sönmesi sonucu dalgalanmalar yaşanmıştır. Oluşana bu dalgalanma feminist türlerini benimseyen gruplar için dalga sıfatıyla kullanılır oluştur.
Sibel Fügan Varol çalışmasında bu konu hakkında şunları aktarmaktadır: “Bunlardan,  en  parlak  dönemini  1860-1920  yılları  arasında  yaşayan  birinci  dalga feminizm, esas olarak İngiltere ve ABD’deki eşit oy hakkı ve kadınların sivil topluma girmesi için yürütülen kampanyaları ifade etmektedir (Evans, 2001: 16). İkinci dalga feminizm  1945’ten  itibaren  başlamış,  ancak  örgütlü  bir  hareket  olarak  altmışlarla doksanlar  arasında  yaşanmıştır. İkinci  dalga  feminizm,  kadınların  daha  önceden giremediği mesleklere girebilmesi, işyerinde eşitlik, ev işleri için ücret ödenmesi ve kadınların  kendi  doğurganlıkları  üzerinde  kontrol  hakkı  gibi  talepler  getirmiştir (Burns ve Chantler, 2011: 70). Üçüncü dalga feminizm ise 1990’ların başlarında ortaya çıkmıştır. İkinci dalgayı çeşitlilikten yoksun olmakla eleştiren üçüncü dalga feminizm, kimliğin cinsiyet, ırk, etnisite, cinsellik ve sınıf gibi iç içe girmiş yapısının birbirinden ayrı değil,  aksine, birbiriyle bağlantılı baskı ve ayrıcalık kategorileri olarak işlediğini ileri sürmüştür (Iannello ve College, 2010: 71).” (Varol, S.222)
Bizim için önemli husus siberfeminizmin temelini oluşturan bu üçüncü dalga feminizmidir.  Zira bilgi ve iletişim teknolojisinin ön planda olduğu bu dönemde bilgisayar ve internet her eve girer olmuştur. Kadının bu teknolojiyle tanışması ve yaşamının bir parçası haline getirmesi yeni soruların ortaya çıkmasına sebeb olmuştur. İşte bu noktada bu sorulara cevap veren bir grup kadın sayesinde siberfeminizm kavramı doğmuştur. “Siber ve feminizm kavramlarının birleştirilmesiyle oluşturulan siberfeminizm ise “sibernetik feminizm” anlamına gelmektedir. ‘siber’  ön  eki  oldukça  değişken  bir  şekilde  kullanıldığı  için, siberfeminizm  terimi,  internetteki  veya  çeşitli  elektronik  ortamlardaki  feminist aktiviteler,  yani  ‘siber  uzamdaki  feminizm’  anlamında  da  yorumlanmaktadır (Paasonen, 2011).” (Varol, S.224) Siberfeminizm 90’lı yılların feminist bir hareketi olmuştu. Siberfeminizmin de ortak noktası tıpkı feminizmde olduğu gibi kadının internet ve teknoloji karşısında kullanım ve kontrolünü en az erkek cinsi kadar iyi bir şekilde becerebileceği  ve teknolojinin hiç bir zaman tek bir cinse -erkek cinsine- ait olamayacağı tezine dayanır.
İnternet portallarında admin vasfıyla karşılaştığımız bireysel kullanıcıların kişisel cinsiyetleri kayıt esnasında sorulan sorularla belirlenmesini bir kenara koyarsak -örneğin Twitter- bazı portallarda kullanıcılar eşit ve aynı profillerle sanal dünyada beden bulmaktadırlar. Bu kişilerin cinsiyetlerinden çok zeka ve yaratıcıkları ile kendi benliklerini yeniden yarattıkları yerlerdir. Balcanın da konuyu ele alışından yola çıkarak bebeğin erkek bedeninden kadın bedenine yerleştirilmesi fikrinden buyana süregelen ataerkil sisteme önceleri kadın bedeni bazlı daha sonra da sosyal hayat ve cinsiyet eşitliğine dayalı yaşam koşulları bakımından darbe vuran eleştirileri ve yaptırımları ile feminizm hareketi kendisini siber alemde de göstermiştir. Bu cinsiyetsiz sanal beden algısı olarak kendimce tanımlayabileceğim olay uzun bir süre eleştirilmiş üzerinde farklı isimlerce çalışmalar yapılmış bir alandır. Çalışmama Donna Haraway’in “siber manifesto”su adlı çalışmasından esinlenerek bu başlığı koydum. Lakin çalışma Haraway’in bu konudaki düşüncelerini aktarmak yahut tek taraflı bir beğeni yahut eleştiri üzerine gitmekten ziyade siberfemnizim hakkında etraflıca bir bilgi edinmeyi sağlamaktır.
Günümüzde bilgi ve iletişim teknolojisinde kat edilen yolla birlikte teknolojinin insan seçiciliğine dikkat edilmiştir. Endüstiryel teknolojinin ataerkil olduğu buna keza dijital teknolojinin kadın cinsini özgür kıldığını savunuluştur. Bu seçicilik cinsiyetçi bir yaklaşımla 1990 yılında Avustralya’da dört kişiden oluşan bir kadın grup tarafından VSN Matrix kurulmuştur. Henüz Plant’ın çalışmalarını bilmediklerinden sadece Haraway’den etkilenip teknoloji ve bu teknolojinin kullanıldığı siber ortamdaki cinsiyetçi kimlikler üzerine teknolojinin eril ve ataerkil oluşu eleştirilmiştir. Böylece ilk siberfeminist direnişi başlamış oldu. Amaç kadın cinsini teknolojiye yakınlaştırmak ve tabu kabul edilen eril ve ataerkil teknoloji kalıbını yıkmaktı. Ayrıca “kendini  siberfeminist  olarak  adlandıran  bu  kadınlara  göre, endüstriyel teknolojinin ataerkil bir karakteri bulunsa da, kas gücüne değil beyne, hiyerarşiye değil ağlara dayanan dijital teknolojiler kadınla makine arasında yeni bir ilişkiyi müjdelemektedir.” (Varol, S.220) “VNS Matrix’in aktivist pratiği, kadınların dijital teknolojilerin üreticileri ve kullanıcıları olarak eksik temsil edildiği ve gerek internette, gerekse de dijital görüntülerde daha çok kalıp yargılar üzerinden, nesneleştirilerek  gösterildiği  yolundaki  gözlemlerine  dayanmıştır.” (Varol, S.225) VNS Matrix’in üyeleri slogan olarak siberfeminizm’i seçmişlerdir. Ayrıca ilk siberfeminist manifesto olan “21. Yüzyıl Siberfeminist Manifestosu” adlı eseri yayınlamışlardır.
Bu ilk hareketin esi tüm Avrupada yankı yapınca 1997’de Kassel’de ilk kez uluslararası siberfeminist buluşması gerçekleşti. Bu olay kaynaklarda Siberfeminist Enternasyonal (SE) buluşması olarak geçmektedir. Burada siberfeminizmin ne olduğu tanıtılmış ve siber kültürün olduğu her yerde siberfeminzmde vardır görüşü üzerine durulmuştu. Bu konferansı düzenleyen Susanne Ackers, Cornelia   Sollfrank, Ellen   Nonnenmacher, Vali Djordjevic ve Julianne Pierceilk uluslararası siberfeminst ittikakı olan OBN’yi Berlin’de kurmuşlardır. Siberfeminizmin de tıpkı feminizmde olduğu gibi farklılaşmalar sonucu bünyesinde iki dalga oluşmuştur.
Siberfeminizm  kendisine sorun ettiği ve üzerinde durduğu kavramlara değincek olursak Varol “…dijital teknolojilerin toplumsal cinsiyet üzerindeki etkileri,  siber  uzamda  cinsiyetin  belirsiz  olmasının  sağladığı  olanaklar  ve  dijital makinelerin cinsiyetli olup olmadığı gibi konular ele alınmış ve esas olarak, teknoloji, kimlik ve beden konularında odaklanılmıştır (Galloway, t.y.).” (Varol, S.227) şeklinde konuyu açıklamaktadır. Siberfeminizmde teknoloji sayesinde kadın sanal olarak bulunduğu alemde cinsiyet,  sınıf,  etnisite,  cinsellik kimliğinden arınıp özgürleşecek ve böylece istenilen eşitlikçi bir ortam sağlanabilinecekti. Birey siber ortama girdiğinde oldukları kimliği bir kenara bırakarak olmak istedikleri sanal bir kimliğe bürünüp yeni kimlikleri üzerinden birbirleriyle etkileşime girecek böylece herkes siber uzamda eşit olacaktı. Siberfeminizmde bedensizleştirilmiş internet kavramından doğan iki ayrı görüş bulunmaktadır. “Bazı siberfeministler interneti bedenin dışarıda bırakıldığı bir ütopya olarak görmekte, bazılarıysa, internetin ve sanal gerçeklik teknolojilerinin bedenle teknolojiyi birleştirdiğini ve ortaya bir siborgun çıktığını ileri sürmektedir (Brophy, 2010:  941-2).” (Varol, S.228) Megan  Smitley kadının sanal dünyada toplumsal cinsiyet, sınıf, etnisite, cinsellik gibi kimliğini saklamaya olanak sağladığını ve bu sayede kamusal alanda eşitlik sağlanabildiğini söylemektedir.
Bağlam içerisinde Donna Haraway’de karşımıza çıkmakta. Kendisi insanların “cyborg”laştıkça cinsiyetçilikten kurtulunulacağını savunan bir siberfeministtir. O çalışmalarında siborg teoriler, postyapısalcılık ve üçüncü dalga feminizmi üzerinde durmuştu. Ayrıca bu çalışmalarında teknolojideki kadın hareketi üzerinde durdu. Erek çalışmasında Haraway’in siborg hakkındaki tanımını şu şekilde aktarmaktadır: “sibernetik bir organizma, makine ve organizmanın bir karışımı, sosyal gerçekliğe ait bir yaratık ve aynı zamanda da bir kurgu yaratığı” Haraway’e göre siborg feministlerin kendine benzeyen arayıştan koparan radikal bir harekettir. İnsan ve insan-dışı arasındaki aradalığı yaratıyordu. Siborg sanayi devriminin tüm sancılı ve kötü yanlarını bünyesinde barındıran insana ait her şeyi yapısına katmış bir katarsisdi. Erek bu bağlamda “Haraway, siborgu, ‘değişken tamamlanmamış kimliklerden ve aykırı görüş açılarından korkmayan insanların bulunduğu yaşanmış sosyal ve fiziksel gerçeklikleri temsil etmek için’ kullanmayı umut etmekteydi.” görüşünü sunmuştur.
Alex Galloway siberfeminizmin ne olduğu, nasıl uygulanacağı hakkında net kesin bilgi olmadığını ve bu yüzden tam manasıyla olayı kavramış bilinçli kişiler tarafından ele alınmadığını söylemektedir. Cyberfeminism with a Difference isimli eserin sahibi Rosa Bradiotti siberfeminizm üzerine eleştiride bulunması bakınmandan önemlidir. Sanal bedenlere sahip olma eğilimi siyasi görsellik maddeye dayanırken sadece postmodern nihilizime yol açmaktadır. Bir olaydan bedensel olarak kaçış yine bizi en başa ataerkil yapıya döndürmektedir. Erek “Deleuze yaratıcı ve özgürleştirici öznelliklerin belirleniminde, ‘öteki’ kavramını ortaya koyarken, her azınlık durumu gibi kadınlar da bu belirlenim kapsamındadır.
Faith Wilding’e ait Where is Feminisim in Cyberfeminism isimli çalışmada teknoloji ne derece ilerlerse ilerlesin siberfeminizm açısından her zaman feminist bir eleştiriyi canlı tutmanının gerekliliğiden bahseder. Buna sebep olarak ta internette yerleşmiş toplumsal bir algı haline gelmiş tek cinsli ırkçı, ekonomik, politik ve seksist bir çevrenin varlığını işaret eder. Bu bağlamda siberfeminizm gün geçtikçe alanı genişleyen ve hiç bir zaman bitmek tükenmek bilmeyen bir sorular, sorunlar ve sonuçlar tartışması ağı haline gelmektedir.
Wilding’e göre internet ortamı bireylerin yarattığı bedenlerin yine bireylerin bulunmayı arzuladığı çevrelere sokmasını kolaylaştırdığı bir ütopya olarak değerlendirmesinin ardından sınırsız bilgi, yıkılamayan bir hiyararşi olarak yorumlar. Sömürü artık internet üzerinden cinsiyete, yaşa, ekonomiye, ırka bakılarak yapılmaktadır.
Günümüzde gerek teknolojik oyunlardaki kadın botlar gerek filmlerdeki kadın makinaların artması yine cinsiyetçi bir bakış açısı ile değerlendirilebilir. Bunun en güzel örneği Ex Machina adlı 2015 yapımı filmde görülmektedir. Robotlar cinsiyetsiz olarak yaratılmakta ama kadınsı kodlamalarla onlara cinsiyet verilmektedir. Arda Balca Siberfeminizm adlı çalışmasında bu durumu şu şekilde değerlendirmektedir: “Ama artık vücutlar arası farklılıklar insanoğlu “cyborg”laştıkça flulaşmıştır. Ve artık bilimkurgunun günümüz gerçekliğinin yerini aldığı noktada siberalan kimlikleri homojenleştirerek ataerkil sisteme karşı saldırıya geçmiştir. Makinelerin sağladığı internet ortamında her ses eşittir. Vücuttan kurtulan mahzur gruplar kimliksizleşerek özgür ve demokratik bir alana kavuşmuştur.”
Eleştirildiği noktalara değinecek olursam her ne kadar siber uzam kadınlara fırsat tanısa da gerçek hayattaki toplumsal eşitsizlikleri göz ardı etmesi bakımından eleştirilmiştir. Ayrıca teknoloji her ne kadar cinsiyet açısından eşitlikçi bir alan olarak görülse de aslında tasarımı ve kullanımı sırasında cinsiyetler arası yine bir dengesizlik olduğu görülmektedir. Bunun sebebi teknolojinin toplumun literatürüne göre şekillenmesidir. Teknolojiyi oluşturan birey kendi üzerinde taşıdığı  kültürel tortu olan ataerkilliğini de kodlamayı unutmamaktadır. Böylece engellenmesi için üretilen teknoloji sistemi daha çok cinsiyetçi kalıplar sunmaktadır. Varol’a göre “Siberfeminizm, ütopik olması, kadınların dijital teknolojilerin üretim sürecine müdahalesinin neredeyse yok denecek kadar küçük olduğunu, dünya üzerinde bu teknolojilere erişen kadın sayısının da hala sınırlı olduğunu göz ardı etmesi, siber kültüre  yansıyan  diğer  toplumsal  eşitsizlikleri  görmezden  gelmesi,  kadınları siyasileştirmemesi  ve  geleneksel  toplumsal  cinsiyet  kalıplarını  yeniden  üreten cinselleştirme eğiliminin bulunması nedeniyle yoğun eleştiriye maruz kalmıştır.” (Varol, S.231)
Tabiki siberfeminizmin de olumlu etkisi azımsanamayacak derece vardır. Örneğin “Doğum kontrol teknolojileri veya günlük yaşamı  kaydetmeye  yarayan  kameralar  gibi  teknolojilerin  kadınları özgürleştirici etkisi” (Varol, S.220) buna örnektir.
Bedensel maddi varlığın siber ortama taşınması ile atılan ilk adım olan internet ortamına cinsiyetsiz varlık anlayışı siberfeminizmin günümüzde geldiği nokta vücudun teknoloji vasıtasıyla taklit edilmesi ve yapay organların üretilmesi gibi asla tahmin edilemeyecek gelişmelere yol açtığı görülmektedir. Ayrıca siberfeminizm sayesinde kadın cinsiyetinin teknoloji ve medya ilişkisi üzerine pek çok kuramsal çalışmalara kapı açması yeni sahaların oluşmasına katkı sağlamıştır.
Sonuç olarak tüm bu anlatılanları bir paragrafta toplayıp siberfeminizmin ne olduğunu açıklayacak olursam; Dijital teknolojinin gelişmesiyle toplumsal cinsiyet kavramından sıyrılabilen birey kendisini siber alemde gizleyebilme ve yeni kimlik kazanabilme özelliğine sahip olmuştur. Bu bağlamda dijital teknolojinin kadın-erkek ayrımının olmadığı, toplumsal cinsiyetin ortadan kalktığı eşitliği sağlayan ve kadın cinsini özgürleştirici bir bağlama kavuştuğunu savunan kişilerce siberfeminist hareket 90’lı yıllarda başlamış oldu.

KAYNAKÇA

Kalabalıkların Bestecisi James Horner Artık Oldukça Sessiz

Avusturyalı bir yönetmen, 1949’da “The Heiress” ve ondan tam 11 yıl sonra 1961’de “The Hustler” ile iki kez akademi ödülü almıştı. Bu adamın adı Harry Horner’dı. Harry Horner Kanadalı Joan Ruth Frankel’le evlenmiş ve 1953’te bir bebekleri dünyaya gelmişti. Oğullarına James adını verdiler.
Peki, kimdi bu James Horner? James, Los Angeles’ta doğmasına rağmen hayatının büyük bir çoğunluğunu Londra’da geçirmişti. Ailesi, küçük yaşta müziğe olan ilgisini fark etti ve çevresindeki sanatçı dostlarından beş yaşındaki James’e piyano dersleri aldırmaya başladılar. Beş yaşında başladığı bu müzik tutkusu sırasıyla gittiği Royal College of Music (Londra), Güney Kaliforniya Üniversitesi müzik bölümü (1970), Kaliforniya Üniversitesi (müzik teorisi üzerine yüksek lisans) ve son olarak Kaliforniya Üniversitesi (müzik kompozisyonu ve teorisi üzerine doktora) ile devam etti.
Üniversitede cep harçlığını çıkarmak adına arkadaş çevresiyle kısa filmlere müzikler bestelemiştir. Ciddi anlamda ilk parasını -ki bu bestesi saksafonun sürekli artan ve azalan enerjisiyle bende bir Charlie Chaplin havası yaratmıştır- “The Lady in Red” filminden kazanınca kendisine olan güveni artar ve yönetmen Don Howard’ın ilgisini çekmeyi başarır. Titanic filminin efsane sesi Celine Dion ile dostluğu da aynı yıllarda başlar; ki bu arkadaşlıkları ileriki yıllarda pek çok kaliteli işe birlikte imza atacağı müzik çevresini oluşturan zincirin ilk halkası olacaktır.
Kuşkusuz ki James Horner ismi bahsi geçen dönemlerde Hans Zimmer ile aynı oranda duyulur oldu. Tchaikovsky ve Wagner tadında Hollywood filmlerinin bestecisi olarak kısa sürede kariyerinde zirve noktasına ulaştı. Bu noktada akıllara gelen soru belki de şu olmalı; standart bir kalem ve kağıtla bir besteci ne kadar ileri gidebilir? James Horner güçlü bir piyano ve arkasında olan bir orkestrası ile en yüksek hasılata sahip yüz filmden on tanesine kendi ince notasını dokundurabilen bir imparatorluk kurmuştu.
Size bu yazıda bahsettiğim filmlerin bazılarını daha önceden izlemiştim. Bir kısmını da bu yazı vesilesiyle izleme fırsatını yakaladım. Daha önce izlediğim filmlerden biri olan Titanic’i izlerken bilgisayarımda bir sorun oluştu ve filmin bir sahnesinde ses gitti. Uzunca bir müddet bu teknik sorun ile uğraştım. Sorunu çözemeyince alt yazılı filmi sessiz olarak izlemeye karar verdim. Çok uzun sürmedi sıkılmam, böyle de hiç heyecanı yoktu.
Telefonumun küçücük ekranı hayatımı kurtardı. İzlediğim yerleri geri alıp baştan izledim ve bu sefer izlediğim filmden zevk almıştım.  Tam film bitmiş, ben içimdeki buruk acıyı bir demlik çayla bastırırken aklıma geldi. Neden sıkılmıştım? Üstelik tüm film, oyuncular, replikler dahi tamamdı. Tek sıkıntı ses yoktu. O an asıl meseleyi anladım. Ya filmlerin ruhunu bu müzikler veriyorsa; bize acı, sevgi, beklenti, umut, özgürlük, sevinç ve üzüntü gibi insani hisleri asıl veren kurgu yahut senaryo değil de müzikse? Bu hükme hemen varmadan biri başlı başına fantastik olan “Avatar” ile diğeri Arap yapımlarından olan ve kadrosunda Antonio Banderas’ın bulunduğu “Black Gold” filmini izledim. İki film de birbirine oldukça zıt karakterdeydi. Bu üç filminde iki ortak yönü vardı. Filmlerin bestecisi James Horner’dı ve ben sessiz olarak izlediğimde bu üç filmden de sıkılmıştım.
Sonra baştan alarak filmlerin sahnelerini önce sessiz sonra da sesli dinlemeye başladım. Titanic, Celine Dion’un en acıklı sahnelerde ortaya çıkıp efsane sesiyle insanın duygularını etkisi altına alması oldukça kısa sürüyor. geri kalan kısımlarda filmin duygularını Horner bize aktarıyor. Avatar’ı dinlerken kendinizi bir kabile ateşi etrafında djembe davulu ve Afrika flütü eşliğinde şarkı söylerken bulabiliyorsunuz. Sonlarına doğru müzik hızlanıyor ve duygularınız coşuyor. İçinizden sadece koşmak geçiyor. Ormanın içinde özgürce koşmak. Keza Black Gold’da ise tüm aksiyon son buluyor ve kendinizi sakin, sessiz ve sükunet dolu  dini bir atmosferde buluyorsunuz. Yer yer artan müzik izleyicide savaş sahnelerini tetikliyor olsa da genel manada bir durgunluk söz konusu.
Belki de bu hikâyeyi sırasıyla vermek güftedeki perdeleri belirtmek böylece sözü sese aktarıp besteyi duyurmak en iyisi. Öyleyse hikâyeye şuradan ta en başından başlamak lazım. Horner’in bestelerinin dokunduğu eserlere; kitabı, Jim Harrison’a ait ve Brad Pitt ile Anthony Hopkins’in başrollerini paylaştığı; “İhtiras Rüzgârları” ile başlarsak acının son raddesini iliklerinizde hissedebilirsiniz. Yavaş başlayan müzik kemanla acıta acıta yükselip violin ile son buluyor. Bunu “Star Track” in ikinci ve üçüncü bölümü takip ediyor. Masalsı bir hava ile başlayan beste yavaş yavaş artan hızı ve sonundaki karmaşası ile adeta kahramanı sahneye çıkarıp göğsüne madalyasını takdim ediyor. James Cameron’ın yönetmenliğinde “Titanic”, “Aliens” ve “Avatar”ı da unutmamak gerek. Ayrıca Horner, bu dönemde Aliens ile Akademi Ödülü adayı olur.
Bunun yanı sıra sınırlarını kendi bile çizmeye cüret edemeyen Horner o dönemde sunuculuğunu Katie Couric’in yaptığı akşam haberlerinin etkileyici giriş müziğine imzasını atmıştır. Yapımcısı George Lucas, yönetmeni Francis Ford Coppola olan ve başrolde müziği Kralı Micheal Jackson’ın bulunduğu 17’dk lık “Captain EO” filminin müziğini bestelemişti. Kuşkusuz ki yapımına hatırı sayılır bir servet dökülen 3D efektli, maliyeti en yüksek müzikal kısa filmin dakikasına, 1 milyon 760 bin dolar harcanmıştı. Bu kısaca şu demekti; 1 milyon 760 bin dolar çarpı 17’dk.
Bir efsaneye göre ki, efsanelerin bir yönünün de gerçek olabilme ihtimalini de göz önünde bulundurursak, James Cameron altında Horner’ın imzası olan bir bestenin demosunu dinlediğinde hıçkırıklara boğulduğu kulaktan kulağa anlatılır. Öyle ki bu şarkı sayesinde sözlerini birlikte yazdığı Will Jennings ile kendisine “En İyi Orijinal Şarkı ödülünü”, Celine Dion’a da “Grammy ödülü” nü kazandıran şarkı tabii ki de “Titanic” ten başkası olamazdı. Genel olarak tüm hayatı kendi rekorlarını kırmakla geçen Horner tam 12 yıl sonra yine James Cameron’a ait fantastik, bilim-kurgu tarzında ve konusu 22.yy’ı anlatan “Avatar” ile Titanic’in gişe rekorunu kırmayı başardı.
Genel olarak George Lucas, Steven Spielberg, Mel Gibson ve Ron Howard gibi kaliteli yönetmenlerle çalışan Horner; sakin başlayıp biten ve beni bu yönüyle oldukça şaşırtan bestesiyle “Akıl Oyunları”, yan flüt ve gayda ile kademe kademe coşup İskoç figürünü zihnimize kazıyan “Cesur Yürek”, “Apokalipto”, bir marş havasında trompetle izleyiciyi etkileyen bestesi “Apollo 13” ve 21.yy da gişe rekorları kıran “Day of the Falcon”, “Troy”, “The Karete Kid”, “Zorro”, “Amazing Spiderman”, “Enemy at the Gates” gibi filmlerin sahnelerine besteler yazmıştır. Kısa filmleri, TV programları yanında kaydı biten ama gösterime girmemiş bir belgeseli ve üç filmi daha bulunmaktadır.
Her bir sahnenin ruhuna duygu katan ve dinleyeni hisleriyle muhakeme etmesini sağlayan James Horner özgürlüğün tınısını duymuş biriydi. Özgürlüğü gökyüzünde süzülmekle bağdaştıran müzisyen eşiyle birlikte kendine ait olan tek motorlu uçağında çıkan bir arıza sonucu geçtiğimiz Haziran ayının 22’sine tam 61 yaşında yaşamını yitirmiştir.
Bir daha ruhumuza bu kadar işleyen bir müzisyen dünyaya gelir mi bilmiyorum ama şunu biliyorum, müzik; sesin zamanda bütünleşmesi ve kaybolmasıydı. Tıpkı bizim kalbimize dokunan James Horner gibi. Ruhu Şad olması dileğiyle.

Hayalleri Bol Köpüklü Olanlara: Keyf-i Ala

Hayalleri Bol Köpüklü Olanlara…
Yine bir umut defteri kalemi kapmış ders çalışmak için hevesli hevesli masaya oturmuştum ki, masamın üstünde bir bardak kahve… Yo, hayır öyle çok kullandığımdan değil de işte ne bileyim, öyle dudak tiryakiliği benimkisi. Vallahi! Mesela ben son zamanlarda kahveyi sadece birkaç sosyal aktiviteyi gerçekleştirirken tükettim. Kitap okurken, TV izlerken, canım sıkıldığında, kahvaltıdan sonra, arkadaşlarımla bir kafede otururken, iki ders arası bir molamda, size bu yazıyı hazırlarken nefes almam gerektiğinde falan işte. Her insan kadar…
İnsanda merak unsuru neden var bilmiyorum ama iyi ki var. Olmasaydı şayet bugün aynı anda çalan zillerin farklı aralıklarla çaldıktan sonra bir daha ne zaman birlikte çalacaklar gibi çok lazım gelen bir o kadar da önemli bilgiler öğrenecektim. Bilgisayarı açıp birazcık araştırdım bu uykunun ve dertlerin düşmanı ama an itibariyle günümü kurtaran Süpermen’i. Birkaç makale, takip etmekten hoşlandığım Aksiyon (Şubat 2011) ve Yedirenk (Nisan 2015) dergisinin eski sayıları ve eski gazetelerden birine atılan “Topkapı Sarayı Müzesinde 500 Yıllık Bir Taşım Keyf-i Türk Kahvesi Sergisi” manşeti iyiden iyiye konuya olan merakımı arttırdı. Hatta bu yazının şekillenmesine vesile dahi oldular. İşte benim gibi meraklısına kaynaklardan edindiğim bilgiler sonucu harmanladığım notlar.
Kahvenin ettikleri..
Aman canım işte altı üstü bir kahve ne olabilir ki demeyin. Ne rivayetler ne hikâyeler var. İşte onlardan biri; kahvenin doğduğu yer Habeşistan’da (günümüzdeki adıyla Etiyopya yani Mısır) çobanlık yapan Halidi bir gün keçilerini otlatmaya götürmüş, bir müddet sonra keçiler yerlerinde duramaz ordan oraya koşturur olmuş. İlk kez karşılaştığı durum karşısında ürken çoban bu olayı bir iki kez daha tecrübe ettikten sonra bölgedeki kahve bitkisinin çekirdeklerini toplamış ve kendisinde denemiş. Bu keşif kısa sürede Mısırdan Haleb’e oradan Şam’a ulaşmış. Rivayetler doğrultusunda kahveyi Habeşistan’dan Yemen’e Şeyh Ali b. Ömer eş-Şazili taşımış. Hatta o dönemlerde Osmanlı kahvehane kültüründe kahvelerde “Her seherde besmeleyle açılır dükkânımız, Hazreti Şeyh Şazili’dir pirimiz üstadımız.” yarlarmış. Başka bir rivayete göre de kahvenin uyarıcı etkisi yüzünden Kuzey ve Alt Afrikada bulunan Şazeli Tarikatının Piri Hasen-i Şazeli tarafından ekilen kahve, sufi meclislerinde “Az uyku, çok ibadet” anlayışıyla önem kazanmış. Öyle ki her zikirden sonra “Kavi” demek farz olmuş ve hemen kahveler içilmiş. Hikâyeler sadece bunlarla sınırlı değil elbette. Tekke kültüründe Şeyh, odasında selamlaştığı misafirleriyle sohbet eder karşılıklı kahve içermiş. Bektaşi geleneğine baktığımızda Şeyh Şazeli 12 posttan 7.si olan kahvecilerin piri makamında karşılanması; Osmanlıda Halveti tarikatı “Halvet” sırasında kahve içmeyi gelenek haline getirmesi de hikâyeler arasında bulunmakta.
Kahve hakkında hikâyelerden, rivayetlerden kurtulup nesnel gerçeklerden bahsedebilmemiz tarihe not düşen Gelibolulu Mustafa Ali, Peçevi İbrahim Efendi ve Kâtip Çelebi sayesinde olmuştur. Bu noktada durup, evvela onlara teşekkürü borç bilmek lazım. İlk Osmanlı Halifesi Yavuz Sultan Selimin oğlu, Kanuni Sultan Süleyman Halveti tarikatına mensuptu. Ve kahve ilk kez onun döneminde Topkapı Sarayında padişaha ve üst düzey yöneticilere ikram edildi. Sarayda pişen kahve zamanla bir adaba oturmuş, ince ve nazik sunumlarla süslenmişti. Sarayda kahve için memurluk kadrosu dahi açılmış, kahveyi hazırlayan bayana “Kahveci Usta”, erkeğe ise “Kahveci Başı” denmişti. İkram edilen kişilere göre de unvanlandırılmıştı. Örneğin; eğer kahve valide sultan için yapıldıysa bunu yapana “Valide Sultan Kahvecibaşısı” ikram edene “Has Oda kahvecibaşısı, Şehzadenin içtiğine “Şehzade Kahvesi” gibi unvanlar atfedilmişti. Yemenden Hicaza oradan tüm İslam dünyasına geçişi de ayrı bir hikâye tabi. İnsanın tüm bu karmaşa içerisinde durup bir yudum kahve içmesi gerek belki de.
Ve İstanbul’daki ilk kahvehane açılır…
Devam edecek olursak, önceleyin İstanbul’a Şam ve Halep kökenli iki tüccar, para kazanmak amacıyla getirmiş bu çekirdeği. Güzel kokulu ve tadı hoş şeyin nasıl pişirildiğini meraklı İstanbul halkına öğretmek, kahveyi yaygınlaştırmak ve elbette ki satabilmek için Yenikapı’da ilk kahvehaneyi açarlar. O zamana kadar sadece ibadet amaçlı Camide birleşen cemaat ilk kez farklı bir kültürel çevrede sosyalleşmeye başlar. İnsanlar arası yakınlaşmalar bu yönüyle iyi görünse de her devirde olduğu gibi bu devirde de yenilik bazı kimselerin hoşuna gitmez. Sonuçta kahvenin buharı yüzünden hafif şuur kaybı yaşayan halk hiçte haddine düşmeyen siyasi fikirleri tartışmaya başlamıştır. Kahvehanelerin dedikodu mekânları olarak halkı saptırdığını düşünen devrin adamlarından Şeyhülislam Ebussuud Efendi bu haram saydığı maddenin tüketiminin azalması için kahve taşıyan gemilerin batırılmasına fetva bile vermiş. Bu dönemde bazı çekişmeler bile yaşanmış. Örneğin; İştipli Vaiz Emin Efendi dönemin Şeyhülislamı Botan-zade Mehmet Efendi’ye kahvenin zararları olabileceğini, bu nedenle haram sayılması gerektiğini savunmuştur. Botan-zade Efendi’yse kahvenin mideye iyi gelip, göz çevresindeki aknelere iyi geldiğini, kişileri zinde ve dinç tuttuğunu söylemiştir. Böylece kahvenin haram olma fikrini dönemin Şeyhülislamı saçma bulmuştur. Ay, “kendimi mi öldürsem yoksa kahve mi içsem?” diyen A. Camus gibi çığlık atasım var vallahi.
Kahve ve şairler…
Bu karmaşa içerisinde dönemin şairleri de ekmek yemiş elbette. İzninizle içerinde en beğendiğim yorumdan başlamak istiyorum. Şair Ayni Yemenden gelen kahvenin özünde Rahman’ın kokusunu taşıdığını söyler. Dudak-fincan, dudak-şeker mazmunu da bu dönemde pek kullanılır olmuş. Nedim gibi kimi şairler içkinin etkisini gidermek için içilen kahveyi sevgilinin dudağına benzetmiş, kimisi de zehir olarak nitelendirmiş. Kahvenin siyah renginden dolayı keder verici olduğunu söyleyenler de olmuş tabi. Şair Nev’i ise kalemine hakim olamaz ve hiddetiyle müderrislerin, gece kitap okumalarına, sabahları derslere dinç girmelerine vesile olan iki fincan kahvenin nasıl olur da kâfirlik saçtığını sorgular. Baki kahvenin yasaklanmasından yakınır. Şair Sani Kanuni’nin Haliçte yakılmasını emrettiği şarap gemilerine olan vefasını, şairin elinden kadehi ve içi şarap dolu küpü alındı artık devir kahve devri oldu şeklinde dile getirir. Nabi ise Hac yolculuğunda başından geçenleri anlattığı eseri Tuhfetü’l-Haremeyn adlı eserinde kahve ikram edilmedi diye dertlenme eğer, senin nasibinde varsa Yemenden bile gelir diyecektir.

Kahve ve ticareti…
1554’te kahve ticareti hız kazanmış ve vergilendirilmiş. Artık yasal olarak ülkeye sürülen kahve ucuzlamış kahvehane sınırını iyiden iyiye aşıp yaygınlaşmıştı. Evde, hamamda, sohbetlerde, kız isteme merasimlerinde, kadınların gündelik toplantılarında aranan yegâne muhabbet arkadaşı olmuştu. Kız isteme merasimindeki tuzlu kahvenin hikmetinin akıbetini yok sayarsak -ki bazı kimselerce zararlı ve haram olarak görülen hakkında fetvalar, yasaklamalar, cezalar istenen kahve- zamanla “ilim şerbeti” olarak beğenmeyen çevre tarafından bile benimsenmeye başlamış. Keza o yıllarda İstanbul’da yılda 3-4 ton kahve tüketildiği kayıtlara geçmiş. Hatta Kâtip Çelebi, 1633’te yazdığı eserinde Sultan Murad Han Osmanlı halkını kahvehanelere, birliğe, beraberliğe, sohbete, ilme yönlendirdiğini söyler.
O dönemde kahvehaneleri resmeden Hoca Ali Rıza’ya şükretmek lazım ki günümüzde bu resimler sayesinde kahvehanelerin aslında nasıl birer sanat evleri olduğunu bize göstermekte. Belki de kahvelerin acı tadı biraz da bizim vefasızlığımızdan dolayı. Günümüzde izbe ve köhne sokak aralarında, merdiven altlarına yerleştirdiğimiz bu kültür kırıntılarımızın asıl şeklini meraklısı Süleymaniye Kütüphanesi Süheyl Ünver Arşivi ve Gülbün Mesama Kolleksiyonundan inceleyebilir. Oraya gidemeyecekler için genel bir betimlemeyle ifade edecek olursam sanırım birazcık Tarihçi Peçevi’nin yardımına sığınacağım. O bu durumu şöyle izah etmiş “20-30 kişinin bir araya geldiği, kitap okunduğu, sohbet edildiği, adab ve nezaket kurallarının tartışıldığı, tavlanın-satrancın oynandığı, kimi âlimin şiirlerini yazdığı yerlerdi.” diyor. Ey karin! Söyle bana dervişin girdiği yerde uğursuz ne arar? İrfan meclisi olarak görülen bu mekânlar 16-20.yy da Osmanlı’nın en hakiki sanatını, kültürünü üzerinde taşıyan yapılar olmuştu. Minyatür, gravürle kaplı büyük pencereleri olan, sıralar, sandalyeler, sehpalar, nargileler, mumluklar, aynalarla bezeliydi. İnsanı mutlaka huzura erdiren hoş kokulu çiçekler, ortasında da insanı yumuşatan su sesiyle küçük havuzlar inşa edilirdi.
Sadece mekânlarla kalmamıştı bu ince sanat işçiliği. Topkapı Sarayı Müzesi ve Türk Kahvesi Kültürü ve Araştırma Derneğinin ince çalışmalarıyla düzenlediği sergide görüldüğü üzere 16-20.yy da porselenleri fincanlar, cezveler, kavurma tahtaları, tombaklar, soğutma kapları, dibekler, kahve değirmenleri, kaşıklar, testiler, güğümler… daha neler neler bulunmakta. Tarihin bir noktasında bizim gibi nefes alan insanların parmak izlerini taşıyıp sohbetlerine şahit olan birçok ince Osmanlı el sanatının, kültürünün parçaları bu eserler.
“Kahve içenin aforoz edilmesine…”
16.yy ortasında ecnebi Avrupa, seyyahlar sayesinde kahveyle tanışıyor. 1638’de Viyana’da ilk kahvehane açılıyor. Tam dinin göbeğinde aynı Osmanlı’da olduğu gibi Avrupa’da da ilk başta iyi karşılanmıyor. Papa, Müslüman içeceği olan kahveyi içenin aforoz edilmesi hükmünü veriyor. İronin alasına bakın! Sanırım bu noktada Starbucks ‘ın ilk kurucuları olan Jerry Baldwin,  Gordon Bowker ve  Zev Siegel’den Papaya bir selam yollamayı da borç bilmek lazım.

Kahve VS Çay hikayesi…

Türkiye’de buharı tüten kahvemize geri dönecek olursak 19.yy’da kahve adeta duraklama dönemi yaşıyor. 400 senelik saltanatı giderek değer kaybediyor. İstanbulda bu dönemlerde yeni yeni söylentiler yayılmaya başlıyor. Nüfus kalabalığı yaratan bir grup İran ve Şii’ler “çay” adını verdikleri fakir sevindiren ucuz demliği piyasaya sunuyor. İnsanlar sokaklarda, evlerinde, vesikalıklarında dahi ince belli tavşan kanını görmeden rahat edemiyor, kahvaltılarda demliklerindeki yansımayı seyre dalıp hayalleriyle edebiyat yapıp yeni trend topikler koparıyordu. Sonuç olarak edebiyat yapmak karın doyurmuyor ama çay içiriyordu.
Cumhuriyetin ilanıyla milliyetçilik ateşi alevleniyor, gayrimüslim nüfus yavaş yavaş Osmanlıdan elini eteğini çekiyordu. Hızlıca girilen batılılaşma döneminde Avrupa’ya yetişme çabası içindeyken yaşanan Dünya Savaşları ceplerdeki ekonomik krizlerlere sebebiyet veriyordu. Kahve’nin ithali zorlaşıyor adeta altın çekirdek oluyordu. Çay ise bu dönemde iyiden iyiye halk kahramanı ilan ediliyordu. Yenilgiyi asla kabul etmeyen ve kahvenin lezzetini bir kez tatmış olan Osmanlı kadını tüm güçlüklere karşın kaşıklarını eline alıp mutfaklarında nohuttan, bamya tohumundan, menengiçten, dikenden, ardıçtan, çörek otundan ve huma çekirdeğinden kahve üretiyordu.

Zamane kahveleri ve kahvehaneleri…

1935 yılında kahvehaneler devlet desteği alıyor. İçişleri bakanlığı modernleşmek adına Avrupai kahvehaneler açıyordu. Yani bir bakıma tereciye tere satılıyor. Ve işin komik yanı sanırım 2015 yılında yine “modernleşmek” adı altında kıraathanelere getirilen yönetmeliklerin benzer olması. Lütfen nankörlük yapmayalım. Biz farkında değiliz ama 80 yılda çok yol kat etmişiz azizim. O dönemde her akşam bu çevrede düzenli oluşan kalabalık bu mekânı halk mektebi olarak kullanıyor. Tarih içinde dönem dönem sohbetlerin yapıldığı, dervişlerin katıldığı, ozanların tarihe not düştüğü masalar kuruluyordu. Halkevlerine paralel okuma yazma öğrenilen mektep halini alıyor adeta. İşte o zaman kahvehane kıraathane rütbesini alıyor. Dini edebi sohbetlerin pay edildiği irfan meclisi sakinleri ağzını tatlandırmak için aynı cezveyi paylaşıyorlardı.
Peki, efendim içiyoruz da bu mereti, bu meret nasıl elde edilir biliyor muyuz? Bende bilmiyordum. Ama ne derler bilirsiniz; araştıran derviş muradına erermiş. Kahve öyle 2 çay kaşığı kahve, 1 çay kaşığı şeker, 1 fincan su koy cezveye karıştır pişsin değilmiş. Beş aşamadan geçiyormuş vesselam. İlk aşama çekirdekleri kavurmakla başlıyor. Çatlayana kadar tavada kavrulan çekirdek tahta kaşıkla alt üst yapılıyor. İkinci aşama soğuması için ahşap kaplara dökülüyor. Üçüncü aşamada çekirdekler dibekte dövülüyor. Bu aşamada kullanılan dibekler ya ahşap, ya pirinç en olmadı bakır olması gerekiyor. Dövülen kahve daha yumuşak olması için dördüncü aşamada değirmende öğütülüyor ve son aşamada kahve cezveye dökülüyor. Ay yoruldum vallahi, durup bir yudum kahve içmeliyim.
Efendim, devam edecek olursam bildiğiniz üzere kahvenin iyisi taze olanıdır. Pek bir kabarır öylesi, enfes kokar. Kahve pek nazlıdır öyle bekletilmeye gelmez. Eğer siz kavrulur kavrulmaz bir kahve pişirirseniz çekirdekteki tam 1800 aromaya ulaşırmışsınız. Kavrulduktan sonra biraz bekleyen kahvede ilkin 800 aroma kayboluyormuş. E, biz bir de bunu kavanozlara hapsettiğimizi düşünürsek hepten içtiğimizin ne tadı ne tuzu kalıyor bayat bir şey oluyor işte.
Madem niyeti bozduk bari kaliteli şeyler tüketelim diyen Osmanlı halkı kahvehanelere girdiğinde siparişi verir vermez çekirdeği kavruluyor sonra hiç bekletilmeden pişiriliyor. Kokusu tüm kahvehaneye tadı içene nasip oluyor.
Cezvenin iyi seçilmişi, aromanın yanarak kaybolmasını engeller. Osmanlı döneminde cezveler özel yapım ve ince işçilik ile süslenmişti. Hatta fincanları bir görseniz, zarafet dolu tasarımlarla; yüksek-alçak, dar-geniş, ayaklı, kapaklı, kallavi, zarflı kulplu-kulpsuz şekilleriyle Osmanlı tarihinin detaylarını taşıyordu porselenler. Ben kahvenin koyu ve acı olanını severim. Tabii yanına bir parça yaprak çikolata da eklemezsek olmaz. Kimisi kahvesini şekerli sever, kimisi orta, kimisi de sade. Aman efendim zamanla ne kadar da çok ağzımızın tadı kaçmış, ne kadar da çok fakirleşmiş öğünlerimiz. Ölmeyecek kadar tüketir olmuşuz, şükür ki yine de yaşıyoruz. Siz bilir misiniz ki Osmanlı döneminde tam 19 çeşit kahve bir taşım pişirilirmiş. Vallahi ben Ayşe Adlı’dan okuyunca pek bir şaşırdım. Koyu sade, açık sade, ağırca sade, koyu az şekerli, açık az şekerli, koyu orta, açık orta, kakuleli, yandan çarklı, okkalı, mırra, menengiç, dibek, sultan, cilveli, süvari, ibrik, kenger, sakızlı… diye bir saymış ki sormayın. İnsanın canını çektirir cinsten. Ay, beni lafa tuttunuz, unuttum. Henüz bir lokma almak nasip olduğu kahvem heba oldu. Kalkıp yenisini yapmalı. Neyse artık, n’apalım. Ne dersin sevgili okur, bir gün karşılıklı kahve içmek nasip olur mu?

Türkiyedeki Çocuk Tiyatrosu

TİYATRO ÇOCUKLARIN CENNETİDİR GİRİŞ Sözün, hareketin, sesin, dilin ve görselliğin bir arada olduğu anlatım biçimi olan tiyatroyu ele al...