20 Haziran 2015 Cumartesi

Vladimir Propp (1895-1970) Rus Biçimciliği ve Moskova

                                                                   EDA BAŞPINAR


Dilbilimi alana Rusların dünyayı etkilediği tarihler şüphesiz ki 1915 ile 1930 yılları arası olmuştur. Bu yıllar arasında iki büyük koldan yürümüş olan çalışmalardan öncelikli olan Moskova Dilbilim Okulu (Moskova-1915) ikincisi ise Opayaz Derneği (Petersburg-1916)dir. 1960’larda ortaya çıkacak Fransız yapısalcıları da etkilemişlerdir. Fütürizm (gerçekçilik akımı) den de etkilenmişlerdir. 1930 yılında devlet siyasetine ters düşüp temsilcileri ülke dışına sürülmesiyle yurt dışında da yayılmıştır.
Başını Osip Brik’in çektiği topluluğun diğer önemli isimleri ise; Vladimir Propp, Roman Jacobson, Boris Eyhenbaum, Viktor Şklovski, Yuri Tinyanov, Boris Tomaşevski, Victor Vinogradov’dur.
Biçimsel açıdan;
1-      Anlamdan çok biçime önem verildi.
2-      Yazı merkeze alındı. Böylece eser; yazarı, dönemin siyasi, sosyal, ekonomik, politik vs. durumları yönünden incelendi. Metnin iç öğelerine önem verildi.
3-      Yazı incelemeleri ve eleştirisi esere dönük oldu.
4-      Yazı asla öznel olmamalı, kendi içinde bir bütün teşkil etmeli ilkesi kabul edildi.
5-      Metinler kendi içinde birbiriyle sıkı sıkıya ilişkili dinamikli bir bütünlülük oluşturmalı, bilimsel ilkeler ile değerlendirilmelidir.
6-      Metinlerin birbirleriyle olan ilişkileri, biçimsel açıdan en eski temel yapıları incelenir.
7-      Metinler arasılık her dönemde olur. Böylece biçimlerin evrimi tarih içinde incelenebilir. Geçmişi yok sayılarak hiçbir biçim doğru şekilde incelenmez. Yeni bir biçim aslında kendinden önceki unutulmuş biçimlerin yeniden gündeme gelmesiyle oluşur, yeni bir yaratım değildir.
8-      Şiir dili ile gündelik dili ayrılır. Metinler üzerindeki kullanımından yola çıkarak şiir dilinin farklı olmasına sebep olan özelliklere ostranenie (alışılmışın dışındakini yapıp farkındalık yaratma manasına gelir) kelimesini kullanmıştır. Bireyde hoş duygu uyandırmasının sebebi de bu gündelik dilden ayrı ve alışılmadık olmasıdır.
9-      Şiir açısından dize ve ritim üzerinde de durulmuştur. İmge konusunda fütüristlerle birlikte simgecilerin görüşünü reddederler. İmgeyi merkeze almazlar. Şiir yalnızca imgeler orkestrası değildir.  Bu bağlamda ses hem tek başına anlamı olan ve his uyandıran bir şey olmakla birlikte hem de şiirin orkestrasına yani anlam dünyasına da katılıp birlikte coşkun bir müzikle de okuyucuda his uyandırır. Ölçü- vezin kelimelerini gereç kelimesi ile karşılarlar. Bu bağlamda ritime de büyük önem verirler.
10-  Metinlerin yazılı sebebi gerçeği doğrudan vermek yerine yeniden düzenleyerek farklı algılatmaktır.
11-  Roman ve hikâye incelemelerinde de ostranenie kavramı önemlidir. Ayrıca fabula dedikleri kronolojik olay örgüsü ile syuzhet denilen olay sırasını yazarın belirlediği düzenekler vardır.
Biçime bu denli önem vermeleri açısından kendilerine yapılan eleştiriler “biçimci” adı ile olmuş ve bu isim topluluğa yerleşmiş artık onlar Rus Biçiciler olarak adlandırılır olmuşlardır.
Leningrad'da 1928 yılında Vladimir Yakovlieviç Propp, tarafından "Morfologiya Skazki" (Masalın Biçimbilimi) yayımlanmıştır. Bu eser biçim bilim adına önem arz etmektedir. Eserde olağanüstü masalları yapı bakımından incelemeyi hedeflemiştir. Bu bağlamda tam olarak 100 masal üzerinde çalışmış ve bu masalları da A. N. Afanasyev'in derlediği Rus Halk Masalları' ndaki 50-15O numaraları arasından seçmiştir. Amacı bu 100 masalda da ortak işlevleri ortaya koymak olan Propp öncelikle her masalda bulunan sabit işlevleri belirleyip en temele (meselenin en köküne) inmiş ve bu masalları birbirleriyle karşılaştırmıştır.
Propp’a göre aslında tüm dünyadaki masalları aynı bir bina gibi düşünmek gerekmektedir. Bitmiş hali hangi kültürü yahut dönemi yansıtıyor olursa olsun binalar temelde demir, çimento, kum ve su gibi belli başlı ortak harçlardan doğmaktadır. Tıpkı binalar gibi masalların da inşasında benzer ve farklı maddeler bulunmaktadır. Propp eldeki ortak (benzer) harçlara yani maddelere (hareketlere) “fonksiyon” ismini verir. Masallarda bulunan ortak fonksiyonlarının da tam olarak 31 tane olduğunu söyler. Temel anlatı birimi olarak kabul ettiği işlevler/ fonksiyonlar masalın temel bölümlerini oluşturup değişmez özellik gösteren unsurlardır.  Önceki işlevi, sonraki işleve bağlayan unsura ise “yardımcı öğeler” adını verir. § simgesiyle belirtilir.
Vladimir Propp'un masallarda tespit ettiği 31 işlevi size sunarken de İsmail Abalı’ın 02-10-03 tarihinde idil dergisinde yayımlanan “Yapısal Folklor Kuramı Bağlamında Bir Masal İncelemesi Örneği” adlı makalesinden yararlandım. İşte İsmail Abalı’ının makalesinde sunduğu Propp’un 31 işlevi şu şekilde verilmekte. 
1.      Aileden biri evden uzaklaşır. (Tanımı: uzaklaşma, simgesi β)
2.      Kahraman bir yasakla karşılaşır. (Tanımı: yasaklama, simgesi γ)
3.      Yasak çiğnenir. (Tanımı: yasağı çiğneme, simgesi δ)
4.      Saldırgan bilgi edinmeye çalışır. (Tanımı: soruşturma, simgesi ε)
5.      Saldırgan kurbanı ile ilgili bilgi toplar. (Tanımı: bilgi toplama, simgesi ζ)
6.      Saldırgan kurbanını veya servetini ele geçirmek için onu aldatmayı dener. (Tanımı: aldatma, simgesi η)
7.      Kurban aldanır ve istemeyerek düşmanına yardım etmiş olur. (Tanımı: suça katılma, simgesi θ)
8.      Saldırgan aileden birine zarar verir. (Tanımı: kötülük, simgesi A)
9.      Kötülüğün ya da eksikliğin haberi yayılır; bir dilek veya buyrukla kahramana başvurulur, kahraman gönderilir ya da gider. (Tanımı: aracılık, geçiş anı, simgesi B)
10.  Arayıcı-kahraman eyleme geçmeyi kabul eder ya da eyleme geçmeye karar verir. (Tanımı: karşıt eylemin başlangıcı, simgesi C)
11.  Kahraman evinden ayrılır. (Tanımı: gidiş, simgesi ↑)
12.  Kahraman büyülü bir nesneyi ya da yardımcıyı edinmesini sağlayan bir sınama, bir sorgulama, bir saldırı vb. ile karşılaşır. (Tanımı: bağışçının ilk işlevi, simgesi D)
13.  Kahraman ileride kendisine bağışta bulunacak kişinin eylemlerine tepki gösterir. (Tanımı: kahramanın tepkisi, simgesi E)
14.  Büyülü nesne kahramana verilir. (Tanımı: büyülü nesnenin alınması, simgesi F)
15.  Kahraman aradığı nesnenin bulunduğu yere ulaştırılır. Kendisine kılavuzluk edilir ya da götürülür. (Tanımı: İki krallık arasında yolculuk, bir kılavuz eşliğinde yolculuk, simgesi G)
16.  Kahraman ve saldırgan bir çatışmada karşı karşıya gelirler. (Tanımı: çatışma, simgesi H)
17.  Kahraman özel bir işaret edinir. (Tanımı: özel işaret, simgesi L)
18.  Saldırgan yenik düşer. (Tanımı: zafer, simgesi J)
19.  Başlangıçtaki kötülük giderilir ya da eksiklik karşılanır. (Tanımı: giderme, simgesi K)
20.  Kahraman geri döner. (Tanımı: geri dönüş, simgesi ↓)
21.  Kahraman izlenir. (Tanımı: izleme, simgesi Pr)
22.  Kahramanın yardımına koşulur. (Tanımı: yardım, simgesi Rs)
23.  Kahraman kimliğini gizleyerek, kendi ülkesine ya da başka bir ülkeye varır. (Tanımı: kimliği gizleyerek gelme, simgesi O)
24.  Düzmece bir kahraman asılsız savlar ileri sürer. (Tanımı: asılsız savlar, simgesi L)
25.  Kahramana güç bir iş önerilir. (Tanımı: güç iş, simgesi M)
26.  Güç iş yerine getirilir. (Tanımı: güç işi yerine getirme, simgesi N)
27.  Kahraman tanınır. (Tanımı: tanı(n)ma, simgesi Q)
28.  Düzmece kahramanın, saldırganın ya da kötünün kimliği ortaya çıkar. (Tanımı: ortaya çıkarma, simgesi Ex)
29.  Kahraman yeni bir görünüm kazanır. (Tanımı: biçim değiştirme, simgesi T)
30.  Düzmece kahraman ya da saldırgan cezalandırılır. (Tanımı: cezalandırma, simgesi U)
31.  Kahraman evlenir ve tahta çıkar. (Tanımı: evlenme, simgesi W)

Propp, bu  31 fonksiyonun tamamı her masalda bulunmamakla birlikte sadece  kötülük (A) fonksiyonunun her masalda mutlaka görüldüğünü söler. O, masalı tanımalarken bile kötülük fonksiyonuna ayrı bir değer vermiştir. Onun masal tanımı en yalın hali ile yapılan kötülüğün ortadan kaldırılmasının hikâyesidir şeklinde özetlenebilir.
Listeden yararlanarak Keloğlan ve Kuyudaki Dev adlı masalda bir çözümleme yapmak ve bu sayede bir masal varyanıtndan yola çıkıp en temel saf haline Propp yönetemi ile ulaşmaktır. Fakat 31 fonksiyonun bulunduğu listeye hikâye etme planı, tahkiye programı yahut ta narratif program dendiğini de belirtmekte yarar vardır.
1-      İlk başta yapacağımız şey metinde kaç tane kötülük yahut yokluk olduğunu bulmaktır. Her bir kötülük (yokluk) bir olay dizisinin yani ayrı bir hikâyeyi temsil eder. Propp masal çözümlemesinin altın kuralının ilk önce yapılan kötülüğün tespiti (A) ile başlamak olduğunu söyler.
2-      Uzaklaşma, çıkma fonksiyonunu bulmak ise ikinci önemli görevdir. Bu her masalda farklı varyantta gözlemlenebilir. Aile fertlerinden birinin de evden uzaklaşması şeklinde bilinmektedir.
3-      Daha sonra kahraman, eksikliği yahut kötülüğü ortadan kaldırmak için görevi üstlenir. Bu bölümde belirlendikten sonra,
4-      Bu zor işte kahramana yardımcı olan ayrıca ona zorluk çıkaran yan aktörler tespit edilir.
5-      Kahraman ilkin görev karşısında zorlanır yenilecek gibi olur ama bir şekilde işin içinden sıyrılıp zor görevi başarır. Bu kısım da tespit edildikten sonra son kısma geçilir.
6-      Vaat edilen ödüle kahraman kavuşur.
Şu unutulmamalıdır ki bu fonksiyonların sırası değişmez, isimlendirilmesi bulundukları yere göre yapılır, bazen bazı işlevler kendisinden sonraki işlevi dolaylı yoldan doğurur ve bu da fonksiyon çiftleri doğurur. 1958’den sonra masal çözümlemeleri konusunda büyük çalışmalar başlamıştır. Propp, C.L.-Strauss, A.J. Greimas, R. Barthes, C. Bremond, T. Todorov gibi isimleri etkilemiştir. 1960 yılında ise halkbilgisi çalışmaları gibi çeşitli alanlarda da yayılmıştır.
Keloğlan ve Kuyudaki Dev
Bir varmış, bir yokmuş, evvel zaman içinde, kalbur zaman içinde develer tellalken, pireler berberken, ben annemin beşiğini tıngır mıngır sallarken; ülkenin birinde bir kasaba varmış. Bu kasabanın kenar mahallelerindeki bir kulübede, çok fakir bir keloğlan ile ihtiyar annesi yaşamakta imiş. Keloğlan çok akıllı ve becerikli olmasına rağmen çalışmaktan hoşlanmaz, tembel tembel evde oturmayı, ne buldu ise yiyip, içmeyi ve uyumayı severmiş. Tembel mi tembel, saçsız kafası ile de çok çirkin olduğu için herkes ona keloğlan dermiş. Keloğlanın ihtiyar annesi ise el çamaşırı yıkar, hem kendini, hem de tembel keloğlanı beslemeğe çalışır, zorluklar içinde geçinirlermiş.
                Her nasılsa Keloğlanın canı çarşıya çıkıp dolaşmak istemiş. Bir de bakmış ki, uzakta bir kalabalık var. Kalabalığın ortasında bir adam bağıra bağıra bir şeyler söylüyor. Kalabalıktaki insanlarda onu dinlermiş. Bizim Keloğlanda kalabalığa sokularak bu adamın dediklerini dinlemiş. Adam meğer şehrin tellallarından biriymiş. Keloğlanın dinlemekte olduğu tellal şöyle demekteydi.
-Ağır bir iş için bir adama ihtiyaç vardır. Bu işi görecek adama yüz altın verilecektir. Talip olacak kimse varsa ortaya çıksın….
Keloğlan etrafta toplanan kalabalıktan ses seda çıkmadığını görünce ve bu işin sonunda yüz de altın verileceğini öğrenince tellala:
-Bu işi ben yaparım, yalnız bu yapılacak işi hemen bana söyle, demiş. Tellal Keloğlanı şöyle bir süzdükten sonra, gözü tutmamış olacak ki:
-Oğlum, sen bu işi yapamazsın, iş çok zordur. Bunu ancak akıllı, becerikli ve cesur adamlar başarabilir. Ben bunları sende göremiyorum, deyince; Keloğlan:
-Ummadığın taş baş yarar. Ben bu işi başarırım, diye cevap vermiş. Etrafta toplanan kalabalıktan alaylı gülüşmeler yükselmiş. Bu sırada tellal onun biraz da fakir haline acıyarak:
-Pekala oğlum… Mademki kendine güveniyorsun sana şimdi yapacağın işi tarif edeyim… Uzak bir ülkeden mal getirmeye gidilecek… Yolculuk at sırtında olacak, ama sen bu yolculuğa katlanabilecek misin? diye sorunca.
Keloğlan:
-Ben yaparım dediğim her şeyi yaparım. Elbette katlanırım, karşılığını vermiş.
Tellal:
-Mademki bu kadar güvenin var, bende sana bu işi veriyorum… Paranı şimdi mi, yoksa dönüşte mi istersin? Keloğlan da:
-Şimdi verinde birazı yanımda bulunsun, geri kalanını anneme harçlık bırakırım, der.
Bu şartlarla anlaşmaya varan Keloğlan sevinçle annesine koşarak durumu anlatır ve
yanındaki parayı annesine bırakarak veda edip yapacağı işe gider.
Toplantı yerine gelen Keloğlan, yolculuğun hazır olduğunu ve kafilenin kendisini beklemekte olduğunu görür. Kafile başkanı Keloğlana hazır olup olmadığını sorar. Hazır olduğunu öğrenince küçük kafile hemen atlara binerek yola koyulur… İki gün durup dinlenmeden yol alırlar. Üçüncü gün Keloğlanın at sırtındaki yolculuktan vücudunun her tarafı ağrımaya başlar. Ama verdiği sözü ve aldığı parayı düşünerek sabırla yola devam eder. Artık akşam yaklaşmıştır. Kafile başkanı mola için kervanı durdurur. Keloğlan biraz dinleneceği için sevinmiştir. Ama bu sevinci çok sürmez. Atlar bağlandıktan sonra kafile başkanı kendini çağırır.
Keloğlana der ki: 
-Keloğlan, şurada bir kuyu görüyorsun…
-Evet, der bizim Keloğlan.
-İşte şimdi, o kuyuya ineceksin… Korkmazsın değil mi?
Keloğlan kuyunun yanına gider bir sağına, bir soluna ve eğilip içine bakar, kafile başkanına dönerek: 
-Ne var bunda korkacak, elbette inerim der. Keloğlan korksa bile korktuğunu belli etmemeğe çalışarak kuyuya inme hazırlığına başlar. Etrafını saran yol arkadaşları Keloğlan’ın beline kalın bir ip bağlarlar, kuyuya sarkıtırlar. 
Keloğlan kuyunun yarısına gelince sağ tarafında karanlıkta aniden bir kapı açılır. Adamın biri Keloğlan’ı kucakladığı gibi bu kapıdan içeri çeker… Neye uğradığını anlayamayan Keloğlan kendine gelince, bir de ne görsün!- Geniş bir bahçe ve bu bahçenin ortasında büyük bir saray durmuyor mu? Sarayın bahçesinde güllerin arasında Dünya güzeli bir kız oturmuş, arkasında bir dudağı yerde, bir dudağı gökte iri ve koyu siyah renkte bir zenci ayakta durmakta. Çiçeklerin arasında bir tavus kuşu dolaşmaktadır. Şaşkınlıkla bunları seyre dalan Keloğlan birden arkasında gürleyen bir sesle aklı başından gider. Dönüp bakınca, ne görsün? Koca bir dev. Arkasında durmuyor mu! Dev korkunç bir sesle:
-Eyyyy, adem oğlu! Söyle bakalım, şu gördüklerinden hangisi daha güzel?
Keloğlan korkudan tir tir titremeğe başlar. Ne cevap vereceğini şaşırır ama biraz sonra aklı başına gelir ve biraz düşündükten sonra:
-Gönül neyi severse güzel odur sultanım, der.
Dev, aldığı cevaptan memnun gibi görünür ve Keloğlan’a tekrar sorar.
-Şu kız çok güzel, şu tavus kuşu çok hoş ama, şu zenci çok çirkin, çok kötü!.. Buna ne dersin?..
Keloğlan artık ilk şaşkınlık ve korkudan kurtulmuştur. Yine cevabı yapıştırır:
-Gönül neyi severse, güzel odur sultanım, diye tekrar aynı cevabı yapıştırır.
Aldığı cevaptan çok hoşlanan dev, Keloğlan’a:
-Aferin, sen akıllı bir çocuğa benziyorsun diye Keloğlan’a hemen yanındaki, ağaçtan kopardığı üç tane büyük narı verir. Ve:
-Al bu narları. Dönüşte annenle birlikte yersin, diyerek Keloğlan’ın yanından ayrılmış.
Meğer Dev, her kuyuya inen insana bu soruları sorar fakat, bir türlü istediği akıllıca cevabı alamayınca çok kızar, hemen kellesini uçurur, sonra da etlerini yer, kafatasını sarayın duvarlarına asarmış. Böylece kuyuya inenlerin çoğu, Dev’in bu soruları karşısında kimi kız güzel, kimi tavus kuşu diye Dev’e cevap verirlermiş. Bu cevaplardan memnun kalmadığı için kuyuya inen bir daha yukarı çıkamazmış. Dev’in yanından ayrılan Keloğlan tekrar çıkış kapısına gelip yukarı nasıl çıkacağını düşünürken birden yukardan, su almak için sarkıtılmış bir kovanın kendisine doğru geldiğini görünce, Keloğlan hemen bu kovadan tutarak yukarı çıkar.
                Keloğlan’ı sapasağlam yukarı çıktığını gören arkadaşları, şaşkınlıktan ağızları bir karış açık, gözlerine inanamazlar ve birbirlerine bakışırlar. Zira kervancılar bu kuyudan su almak istedikleri zaman her seferinde Dev’e bir insanı kurban vermeleri adetmiş. Yol arkadaşları onu böyle sapasağlam, güler yüzlü görünce tabii şaşkınlıktan kendilerini alamamışlar. Kafile başkanı merakını yenemeyerek Keloğlan’a:
 -Şimdiye kadar bu kuyuya salladığımız adamlardan hiçbiri geri dönmemiştir. Sen nasıl oldu da bu kuyudan sağlam çıktın evlat?
Keloğlan güler yüzle şu cevabı verir: -Nasıl çıktıysam çıktım. Çıktım ya! Siz ona bakın. Yeniden kafile yola koyulmuş. Varacakları o uzak ülkeye varmış. Atlara malları yükleyerek memlekete dönmüşler.
Keloğlan elindeki Nar’ları sevinçle evine dönünce, annesi yine her zamanki gibi, el çamaşırı yıkamakta bulur. Annesi de oğlu geldiği için sevinmiştir. Yemekler yenir. Yemekten sonra da Keloğlan, Dev’in verdiği Nar’lardan birini çıkarıp yemek için ikiye böler. Bir de ne görsün? Dev’in verdiği Nar tanelerinin her biri meğer çok kıymetli birer mücevher değilmiymiş… Bunun değerini anlayan Keloğlan, zaman zaman bunların her birini azar azar satmış. Ve Keloğlan öylesine zengin olmuş ki, artık ne kelliği kalmıştır, ne de çirkinliği, ne de annesinin çamaşırcılığı. Mutlu bir hayata kavuşmuşlar.
***
Kısaca Özetlersek;
Masalda bir fakir bir Keloğlan vardır. Bir gün köy meydanında bir tellalın iyi para karşılığında zor bir iş teklifini kabul eder. Yola koyulur. Kendisini yemek isteyen Dev ile karşılaşır. Zekâsıyla devi alt eder. Evinde döner. Dev’in ödülü olan narı keser. Ve zengin olur.
***
Bu masal ilk halinden eksik olarak bu varyantında anlatılmıştır. Çünkü yokluk belirlendikten sonra padişah (işi veren) ve mal taşıma işi için alınan paranın yarısına karşın köye dönerken hiçbir mal taşınmaması da masalın eksik yönüdür. Bu bakıma masalın bu varyantı eksiklik göstermektedir.
Fakat bu masalı şöyle tamamlamak mümkündür; “Narı alan Keloğlan kafileyle yoluna devam eder. Taşınacak yük komşu köyden alınır. Keloğlan ve kafile atlarına yeniden biner kendi köylerine dönerler. Keloğlan malı teslim ederek, parasının kalan kısmını da alır.” şeklinde olmalıdır.
Şimdi bu eksikliği daha belirgin şekilde göstermek için masalı olduğu gibi ele alıp (hiçbir ekleme çıkarma yapmaksızın) genel fonksiyonlar tablosunda bir inceleme yapalım ve bunu metin üzerinde inceleyelim. Daha sonra bu eksik kısmı tamamlayarak Propp’un yedili görev (rol) dağılımını anlatan eylem alanı diğer bir ifadeyle Katılanlar-Aktanlar listesinde inceleyelim.
GENEL FONKSİYON TABLOSU VE METİN ÜZERİNDE İNCELEME
                Şimdi de internetten aldığımız Keloğlan ve Kuyudaki Dev adlı masalı Prof. Dr. Rıza Filizok’un hazırladığı “Propp Yöntemine Göre: ‘Işık ve Karga’ Masalının Yapısal Şeması” adlı analiz çalışmasından yararlanarak bu masalı çözümleyelim.  







Keloğlan ve Kuyudaki Dev
Bir varmış, bir yokmuş, evvel zaman içinde, kalbur zaman içinde develer tellalken, pireler berberken, ben annemin beşiğini tıngır mıngır sallarken; ülkenin birinde bir kasaba varmış.
Bu kasabanın kenar mahallelerindeki bir kulübede, çok fakir bir keloğlan ile ihtiyar annesi yaşamakta imiş. Keloğlan çok akıllı ve becerikli olmasına rağmen çalışmaktan hoşlanmaz, tembel tembel evde oturmayı, ne buldu ise yiyip, içmeyi ve uyumayı severmiş. Tembel mi tembel, saçsız kafası ile de çok çirkin olduğu için herkes ona keloğlan dermiş. Keloğlanın ihtiyar annesi ise el çamaşırı yıkar, hem kendini, hem de tembel keloğlanı beslemeğe çalışır, zorluklar içinde geçinirlermiş. (Tanımı: Başlangıç durumu, simgesi α) (Tanımı: Paranın, azığın yokluğu, simgesi a5)  (Tanım: Yokluk burada genel olarak paranın yokluğudur. Yokluğu, kötülükle ayrı tespit etmek gerekmez. Yokluk da bir kötülüktür, simgesi A)
            Her nasılsa Keloğlanın canı çarşıya çıkıp dolaşmak istemiş. Bir de bakmış ki, uzakta bir kalabalık var. Kalabalığın ortasında bir adam bağıra bağıra bir şeyler söylüyor. Kalabalıktaki insanlarda onu dinlermiş. Bizim Keloğlan’da kalabalığa sokularak bu adamın dediklerini dinlemiş. Adam meğer şehrin tellallarından biriymiş. Keloğlan’ın dinlemekte olduğu tellal şöyle demekteydi:
-Ağır bir iş için bir adama ihtiyaç vardır. Bu işi görecek adama yüz altın verilecektir. Talip olacak kimse varsa ortaya çıksın. (Tanımı: Çağrı, simgesi B1  – Bu fonksiyon Keloğlan köy meydanında tellalı gördüğünde karşımıza çıkar. Bir eksikiğin haberi yayılır. Tellal onu bu göreve “uzak bir diyardan bir nesne getirmeye” gönderir.) (Tanımı: Güç görev, simgesi M)
Keloğlan etrafta toplanan kalabalıktan ses seda çıkmadığını görünce ve bu işin sonunda yüz de altın verileceğini öğrenince tellala:
-Bu işi ben yaparım, yalnız bu yapılacak işi hemen bana söyle, demiş. Tellal Keloğlan’ı şöyle bir süzdükten sonra, gözü tutmamış olacak ki:
-Oğlum, sen bu işi yapamazsın, iş çok zordur. Bunu ancak akıllı, becerikli ve cesur adamlar başarabilir. Ben bunları sende göremiyorum, deyince; Keloğlan:
-Ummadığın taş baş yarar. Ben bu işi başarırım, diye cevap vermiş. Etrafta toplanan kalabalıktan alaylı gülüşmeler yükselmiş. Bu sırada tellal onun biraz da fakir haline acıyarak:
-Pekala oğlum… Mademki kendine güveniyorsun sana şimdi yapacağın işi tarif edeyim… Uzak bir ülkeden mal getirmeye gidilecek… Yolculuk at sırtında olacak, ama sen bu yolculuğa katlanabilecek misin? diye sorunca.
Keloğlan:
-Ben yaparım dediğim her şeyi yaparım. Elbette katlanırım, karşılığını vermiş.
Tellal:
-Mademki bu kadar güvenin var, ben de sana bu işi veriyorum… Paranı şimdi mi, yoksa dönüşte mi istersin? Keloğlan da:
-Şimdi verin de birazı yanımda bulunsun, geri kalanını anneme harçlık bırakırım, der.
Bu şartlarla anlaşmaya varan Keloğlan sevinçle annesine koşarak durumu anlatır ve
yanındaki parayı annesine bırakarak veda edip yapacağı işe gider. (Tanımı: uzaklaşma, simgesi β1) (Tanımı: gidiş, simgesi ↑) (Tanımı: kahraman harekete geçer, işe gitme-yola çıkma, simgesi C)
Toplantı yerine gelen Keloğlan, yolculuk için hazır olunduğunu ve kafilenin kendisini beklemekte olduğunu görür. (Tanımı: Rehberlik etme, simgesi G3) Kafile başkanı Keloğlan’a hazır olup olmadığını sorar. Hazır olduğunu öğrenince küçük kafile hemen atlara binerek yola koyulur… (Tanımı : Kahramanın götürülmesi, simgesi B5) (Tanımı : Atla ulaştırma, simgesi G2) İki gün durup dinlenmeden yol alırlar. Üçüncü gün Keloğlanın at sırtındaki yolculuktan vücudunun her tarafı ağrımaya başlar. Ama verdiği sözü ve aldığı parayı düşünerek sabırla yola devam eder. Artık akşam yaklaşmıştır. Kafile başkanı mola için kervanı durdurur. Keloğlan biraz dinleneceği için sevinmiştir. Ama bu sevinci çok sürmez. Atlar bağlandıktan sonra kafile başkanı kendini çağırır.
Keloğlana der ki: 
-Keloğlan, şurada bir kuyu görüyorsun…
-Evet, der bizim Keloğlan.
-İşte şimdi, o kuyuya ineceksin… Korkmazsın değil mi? (Tanımı: Güç görev, simgesi M)
Keloğlan kuyunun yanına gider bir sağına, bir soluna ve eğilip içine bakar, kafile başkanına dönerek: 
-Ne var bunda korkacak, elbette inerim der. Keloğlan korksa bile korktuğunu belli etmemeğe çalışarak kuyuya inme hazırlığına başlar. Etrafını saran yol arkadaşları Keloğlan’ın beline kalın bir ip bağlarlar, kuyuya sarkıtırlar. (Tanımı: aldatma, simgesi η) (Tanımı: suça katılma, simgesi θ)
Keloğlan kuyunun yarısına gelince sağ tarafında karanlıkta aniden bir kapı açılır. Adamın biri Keloğlan’ı kucakladığı gibi bu kapıdan içeri çeker… Neye uğradığını anlayamayan Keloğlan kendine gelince, bir de ne görsün!- Geniş bir bahçe ve bu bahçenin ortasında büyük bir saray durmuyor mu? Sarayın bahçesinde güllerin arasında Dünya güzeli bir kız oturmuş, arkasında bir dudağı yerde, bir dudağı gökte iri ve koyu siyah renkte bir zenci ayakta durmakta. Çiçeklerin arasında bir tavus kuşu dolaşmaktadır. Şaşkınlıkla bunları seyre dalan Keloğlan birden arkasında gürleyen bir sesle aklı başından gider. Dönüp bakınca, ne görsün? Koca bir dev.
Arkasında durmuyor mu! Dev korkunç bir sesle:
-Eyyyy, adem oğlu! Söyle bakalım, şu gördüklerinden hangisi daha güzel? (Tanımı: Hasmın kahramanı sorgulaması, simgesi e 1)
Keloğlan korkudan tir tir titremeğe başlar. Ne cevap vereceğini şaşırır ama biraz sonra aklı başına gelir ve biraz düşündükten sonra:
-Gönül neyi severse güzel odur sultanım, der.
(Tanımı: Hasma (saldırgan) karşı Mücadelenin Başlangıcı, simgesi C) (Tanım: Denemeye sokma. Dev bence Keloğlan’ı denemeye sokmaktadır. Bu deneme her zaman fiziki bir mücadele olmak zorunda değildir. Akıl oyunu da olur, simgesi: D) (Tanımı: kahramanın tepkisi, simgesi E)
Dev, aldığı cevaptan memnun gibi görünür ve Keloğlan’a tekrar sorar.
-Şu kız çok güzel, şu tavus kuşu çok hoş ama, şu zenci çok çirkin, çok kötü! Buna ne dersin?
Keloğlan artık ilk şaşkınlık ve korkudan kurtulmuştur. Yine cevabı yapıştırır:
-Gönül neyi severse, güzel odur sultanım, diye tekrar aynı cevabı yapıştırır.
Aldığı cevaptan çok hoşlanan dev, Keloğlan’a:
-Aferin, sen akıllı bir çocuğa benziyorsun diye Keloğlan’a hemen yanındaki, ağaçtan kopardığı üç tane büyük narı verir. Ve:
-Al bu narları. Dönüşte annenle birlikte yersin, diyerek Keloğlan’ın yanından ayrılmış.
(Tanımı: zafer, simgesi J) (Tanımı: Savaş alanında zafer, simgesi J1) (Tanımı: Yarışmada zafer yahut üstünlük elde etme:, simgesi J2) (Tanımı: Denemeden başarıyla çıkma, simgesi E1) (Tanımı: Sihirli bir nesne kahramanın eline geçer, simgesi F) (Tanımı: Nesne kahramana doğrudan iletilir, simgesi F1) (Tanımı: Hasımla (saldırgan) savaş-çatışma-karşı karşıya gelme, simgesi H) (Tanımı: Yarışma, simgesi H2)
Meğer Dev, her kuyuya inen insana bu soruları sorar fakat, bir türlü istediği akıllıca cevabı alamayınca çok kızar, hemen kellesini uçurur, sonra da etlerini yer, kafatasını sarayın duvarlarına asarmış. Böylece kuyuya inenlerin çoğu, Dev’in bu soruları karşısında kimi kız güzel, kimi tavuskuşu diye Dev’e cevap verirlermiş. Bu cevaplardan memnun kalmadığı için kuyuya inen bir daha yukarı çıkamazmış. (Güdülenme, gerekçelendirme) (Tanımı: Bağlantıyı sağlayan öğe, simgesi §) (Tanımı: Kötülüğün telafisi, bu durumda, önceki olayların doğrudan bir sonucudur, simgesi K4) (Tanımı: Kötülük yahut yokluğun giderilmesi, telâfisi, simgesi K) (Tanımı: Kahraman yeyip yutma teşebbüslerini engeller, simgesi Rs8) (Tanımı: Güç görev, simgesi M)
 Dev’in yanından ayrılan Keloğlan tekrar çıkış kapısına gelip yukarı nasıl çıkacağını düşünürken birden yukardan, su almak için sarkıtılmış bir kovanın kendisine doğru geldiğini görünce, Keloğlan hemen bu kovadan tutarak yukarı çıkar. (Tanımı: Mahkum serbest bırakılır, simgesi K10)
            Keloğlan’ı sapasağlam yukarı çıktığını gören arkadaşları, şaşkınlıktan ağızları bir karış açık, gözlerine inanamazlar ve birbirlerine bakışırlar. Zira kervancılar bu kuyudan su almak istedikleri zaman her seferinde Dev’e bir insanı kurban vermeleri adetmiş. Yol arkadaşları onu böyle sapasağlam, güler yüzlü görünce tabii şaşkınlıktan kendilerini alamamışlar. Kafile başkanı merakını yenemeyerek Keloğlan’a:
 -Şimdiye kadar bu kuyuya salladığımız adamlardan hiçbiri geri dönmemiştir. Sen nasıl oldu da bu kuyudan sağlam çıktın evlat?
Keloğlan güler yüzle şu cevabı verir: -Nasıl çıktıysam çıktım. Çıktım ya! Siz ona bakın. Yeniden kafile yola koyulmuş. Varacakları o uzak ülkeye varmış. Atlara malları yükleyerek memlekete dönmüşler. (Tanımı: geri dönüş, simgesi ↓) (Tanımı: Görevin yerine getirilmesi, simgesi N)
Keloğlan elindeki Nar’ları sevinçle evine dönünce, annesi yine her zamanki gibi, el çamaşırı yıkamakta bulur. Annesi de oğlu geldiği için sevinmiştir. Yemekler yenir. Yemekten sonra da Keloğlan, Dev’in verdiği Nar’lardan birini çıkarıp yemek için ikiye böler. Bir de ne görsün? Dev’in verdiği Nar tanelerinin her biri meğer çok kıymetli birer mücevher değilmiymiş… (Tanımı: Maddî  değeri olan bir şeyin bağışlanması, simgesi f1) (Tanımı: Hizmet teklif eden bir yardımcıyla tesadüfen karşılaşma, simgesi F6- Tanımı: Aynı şey: Bu defa masalda "Sana faydalı olacağım zaman gelecek", vb. uyarısı bulunmaz, simgesi f9 ) (Tanımı: Sihirli nesnenin kullanılması sayesinde fakirliğe çare bulunur, simgesi K6) (Tanımı: Para ödülü ve diğer zenginleştirme biçimleri, simgesi w3)
Bunun değerini anlayan Keloğlan, zaman zaman bunların her birini azar azar satmış. Ve Keloğlan öylesine zengin olmuş ki, artık ne kelliği kalmıştır, ne de çirkinliği, ne de annesinin çamaşırcılığı. Mutlu bir hayata kavuşmuşlar. (Tanımı: Kötülük yahut yokluğun giderilmesi, telâfisi, simgesi K) (Tanımı: Kahraman kurtulur, simgesi Rs) (Tanımı: Yeni bir fizikî görünüm kazanma, simgesi T1)
***
Bütün işlevlerini bir araya getirirsek aşağıdaki şemayı elde ederiz:
αAB↑ η e C H J K M N ↓ W
Bu işaretler masalın olay örgüsünün fonksiyon sembolleriyle özetlenmiş halini simgelerler.
Masallarda olay örgüsünde iki ikili işlevin var olduğunu da görebiliriz. Örneğin, iş ve bu güç işi yerine getirme (M-N) ile saldırganla çatışma ve kahramanın zaferi (H-J) çifti bir bütün oluşturur.
***
Daha önce de belirttiğim üzere bu masal ilk varyantından biraz eksik olarak anlatılmıştır. Artık genel fonksiyon dağılımını da incelediğimiz için bu durumu daha teknik ifadelerle anlatabiliriz. Bu masalda yokluk yani para tanımlandıktan sonra sahneye yönlendirici tellal çıkmakta ve görev olan mal getirme işini halka duyurmaktadır. Haber daha ikinci paragrafta verilmektedir. Kahraman Keloğlan görevi kabul etmekte paranın yarısını önceden almaktadır. Sonra Dev ile karşılaşmakta ve zekâsıyla üç aşamada (üç sınavda) devi alt etmektedir. Zafer, “Gönül neyi severse odur” kısmıdır. Devden mükâfat olarak mücevher (nar)’ı alır. Böylece yokluk giderilir. Fakat tüm bunlar olurken tellalı yönlendiren padişah (işi veren) ve mal taşıma işi için alınan paranın yarısına karşın köye dönerken hiçbir mal taşınmaması da masalın eksik yönüdür. Bu bakıma masalın bu varyantı eksiklik göstermektedir. 
Bu bakıma bu masalı daha öncede ifade ettiğim gibi şöyle tamamlamak mümkündür. “Narı alan Keloğlan kafileyle yoluna devam eder. Taşınacak yük komşu köyden alınır. Keloğlan ve kafile atlarına yeniden biner kendi köylerine dönerler. Keloğlan malı teslim ederek, parasının kalan kısmını da alır.” Şeklinde olmalıdır. Eğer masal bu şekilde bitmiş olsaydı, Propp’un yedili görev (rol) dağılımını anlatan eylem alanı diğer bir ifadeyle Katılanlar-Aktanlar listesi şu şekilde olurdu;
EYLEM ALANI BAKIMINDAN
Propp tespit ettiği 31 işlevinde aslında birçok alt başlığa ayrıldığını söyler. Bunların tamamı bir masalda bulunmasa da sıraları asla değişmez ve 31’i geçmez. Bu işlevlerin mantıksal olarak bazı alanlarda kümelendiğini söyler. İşlevleri yapan kişilere göre eylem alanlarını düzenler. Bizim masalımız üzerinden eylem alanlarını incelersek;
1.      Saldırganın (ya da kötü kişinin) eylem alanı: Görünüşte tek saldırganlık eylemi vardır. O da Dev’in sorduğu sorulara akıllıca yanıt alamamasından dolayı kuyuya inenlerin kellesini uçurması, sonra da etlerini yemesi ve kafataslarını sarayın duvarlarına asmasıdır. Lakin aslında bu geçilmesi gereken sınavı ifade eder. Masalın asıl temeldeki kötülüğü parasızlıktır. Bazen kötülük yokluk ta olabilir. Burada da kötülük kendini yokluk olarak göstermektedir.
2.      Bağışçının (ya da sağlayıcının) eylem alanı: Büyülü nesneyi veren devdir. Olumsuz bir kişiliktir. Yukarda belirttiğim üzere saldırgan eylem alanında da yer alır. Fakat bu büyülü nesneyi keloğlan kazanmıştır. Ve bu büyülü nesne (nar) keloğlanın ödülüdür.
3.      Yardımcının eylem alanı: Zekası ile devi alt etmektedir. Dev bunun sonucunda nar vererek fakirliği son buluyor.
4.      Prensesin (aranan kişi) ve babasının eylem alanı: Sonuç olarak böyle bir şey beklenmediğinden bu eylem alanına bu masalda rastlanmaz. Ama Keloğlan’ın paraya ihtiyacı vardır ve sonucunda ilkin dev tarafından (masalı tamamladığımız şekilde var sayarsak) iş sonucu tellaldan alınan parayla ödüllendirilir.
5.      Gönderenin eylem alanı: Tellal zor görev için duyuru yapar ve kafile başkanı keloğlanla yola çıkar.
6.      Kahramanın eylem alanı: Kahramanımız Keloğlandır. Zekâsıyla devi alt eder. Ödülü kazanır.
7.      Düzmece kahramanın eylem alanı: Masalda sahte kahramana bulunmamaktadır.
Propp’un Katılanlar (Actant-Aktans) yahut bizim ele aldığımız başlıkla eylem alanını daha sonra A.J. Greimas tarafından ele alınmış ve bu yedi eylem alanı altıya düşürülmüştür. Bunlar; 1) Yardımcılar, 2) Özne, 3) Muhalifler, 4)Yönlendirici, 5)Nesne, 6)Yararlanandır.




Kaynakça:

1-Kerimoğlu, Caner. (2014). Genel Dilbilimine Giriş. Ankara: Pegem Akademi Yayıncılık.2-Filizok, Rıza Işık ve Karga Masalının Yapısal Şeması” “http://www.ege-edebiyat.org/modules.php?name=News&file=article&sid=518[Erişim: 12.04.2014]
3-http://dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/13/186/1452.pdf” [Erişim: 12.04.2014]
4-Çıblak, Nilgün “Propp’un masal cozumleme metodu” “http://turkoloji.cu.edu.tr/HALKBILIM/nilgun_ciblak_propp%27un%20masal%20cozumleme_metodu.pdf” [Erişim: 12.04.2014]
5-http://www.bilgicik.com/yazi/keloglan-ve-kuyudaki-dev-keloglan-masallari/[Erişim: 13.04.2014]
6-Sebzecioğlu, Turgay “Rus Biçimciliği ve Vladimir Propp'un Kuramına Göre Bir Halk Masalı İncelemesi” “http://www.fantastikedebiyat.com/forum/vladimir-propp-ve-halk-masallari-turgay-sebzecioglu-t2314.html” [Erişim: 13.04.2014]
7-Rifat, Mehmet “Vladimir Propp Ve Masalın Biçimbilimi” http://www.insanokur.org/vladimir-propp-ve-masalin-bicimbilimi-mehmet-rifat/” [Erişim: 14.04.2014]8-Bars, Mehmet Emin “Vlademir Propp’un Biçimbilimsel Yaklaşımı Çerçevesinde ‘Basat Depegözü Öldürdüğü Boy’ Üzerine Bir İnceleme” “http://www.turkishstudies.net/Makaleler/2005225936_15BarsMehmetEmin-edb-257-269.pdf” [Erişim: 14.04.2014]
9- Abalı, İsmail. “Yapısal Folklor Kuramı Bağlamında Bir Masal İncelemesi Örneği” “http://www.idildergisi.com/makale/pdf/1379787474.pdf” [Erişim: 19.04.2014]10- Akdeniz, Safiye. “Bir ‘Masal İnceleme Modeli’ Önerisi ve Uygulama” “https://www.google.com.tr/url?sa=t&rct=j&q=&esrc=s&source=web&cd=5&ved=0CC8QFjAE&url=https%3A%2F%2Fhazelturhan.files.wordpress.com%2F2014%2F01%2Fmasal-inceleme-modeli.doc&ei=xVUzVdb4CernygOQ-oAo&usg=AFQjCNG6yhS_kOaCLZ2jvmsmwEHJidcgQw&sig2=Hf_A_zcDhUEgWyJjAcTvRA” [Erişim: 19.04.2014]

Altın Çocuk Kintaro

ALTIN ÇOCUK KİNTARO'NUN MACERASI 

(çeviri) 

Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde. Develer tellal iken,

pireler berber iken; ben anamın, babamın beşiğine, tıngır mıngır sallar iken... Anam kaptı

maşayı, babam kaptı tavayı, döndürdüler bana dört köşeyi. Kestane aldım diridir diye.

Kestane aldım iridir diye, satamadım, kurudur diye. Minareyi belime soktum, belki borudur

diye. Aldılar, götürdüler “delidir” diye. Osman geldi, kurtardı. “O bizim masalcı ablamız,

deli değildir” diye. Toplandı çocuklar başıma, haydi, ‘Altın çocuk Kintaro’yu anlat’ diye.

(Kavruk ve Yardımcı,2012:259)

Yıllar yıllar önce Kyoto’da Kintoki adında cesur bir asker yaşarmış. Bu asker, köyün en

güzel kızına aşık olup onunla evlenmiş. Bu evlilikten kısa bir süre sonra onu kıskanan

düşmanları sebebiyle Kintoki iftiraya uğramış, işinden olmuş ve toplum içinde küçük

düşmüş. Bu talihsizlik onu o kadar üzmüş ki zavallı Kintoki üzüntüden hayatını kaybetmiş.

Güzel eşiyse dünyayla yalnız bir başına kalakalmış. Kintoki’nin düşmanlarından korkan

eşi bu talihsiz olaydan hemen sonra Ashigara dağlarına sığınmış. Ve orada ormancılar

dışında hiç kimsenin olmadığını ve böylece güvende olduğunu biliyormuş. O kuş uçmaz

kervan geçmez Ashigara ormanın içinde küçük bir oğlan çocuğu dünyaya getirmiş. Çocuk

o kadar güzel bir bebekmiş ki kadın doğan bebeğine Altın Çocuk anlamına gelen Kintaro

adını vermiş. Annesi Kintaro, büyüdükçe sadece güzel bir bebek doğurmadığını aynı

zamanda özel bir çocuk olduğunu da anlamış. Daha küçücükken çok özel güçlere sahip

bir bebek olduğunu farketmiş. Çünkü Kitaro kendi yaşıtlarından çok daha fazla güçlüymüş

ve büyüdükçe daha da güçleniyormuş. Öyle ki sekiz yaşına geldiğinde tek başına dev gibi

bir ağacı devirebilecek kadar güçlüymüş. Ormancılar bile bazen deviremedikleri ağaçlar

olduğunda Kintaro’dan yardım istiyorlarmış. Annesi ona ormancılara yardım edebilmesi

için kocaman bir balta almış. Ormancılar ona çoktan bir takma ad bile vermişler. Ona

Harika Çocuk! Annesine de Dağların Hemşiresi diyorlarmış. Çünkü ormancılar bu güzeller

güzeli hanımın ne işle uğraştığını bilmiyorlarmış. Kintaro’nun ağaç kesmek dışında başka

bir hobisi daha varmış. Kucaklayabilidiği koca koca kayaları bir kucaklayışta

parçalayabiliyor, taşları un ufak edebiliyormuş. Hatta o kadar güçlüydü ki bir eliyle ağacı,

diğer eliyle de koca kayayı tutup ikisini birlikte parçalayabildiğini bile duymuştum.

Diğer çocuklara hiç benzemeyen Kintaro, vahşi ormanın içinde büyümüştü. O ormanda

hayvanlarla arkadaş olmuş daha da ilginci Kintaro yıllar içinde bu dostlarının yani

hayvanların dilini de öğrenmişti. Onların ne dediklerini anlayabiliyor ve hayvanlarla

konuşabiliyordu. Kintaro’ya ormandaki dostları haberler taşıyor ve birlikte oyunlar oynayıp

güzel zamanlar geçiyorlarmış.

Özellikle lakabı İri Kıyım olan boz ayı, Uzun Boynuz geyik Tüylü maymun ve Uzun Kulak

tavşan en yakın dostlarıymış. İri Kıyım (Ayı) bazen oyunlara küçük kardeşleri olan Şanslı

ve Huysuz’u da getiriyormuş. Kintaro arkadaşlarını hiç birbirinden ayırt etmez hepsiyle

çok iyi anlaşırmış. Kintaro, tıpkı babası gibi çok cesur bir çocukmuş. Bazen Uzun

Boynuz’un (Geyik) boynuna öyle bir sarılıvermiş ki onun kocaman boynuzları Kintaro’yu

hiçte korkutmazmış.

Günlerden bir gün Kintaro uyanmış, annesinin hazırladığı nefis kahvaltıyı yapmış, sütünü

de içip annesinin tembihlediği gibi dişlerini de fırçalamış. Derken efendime söyleyeyim İri

Kıyım, Uzun Boynuz, Tüylü Maymun ve Uzun Kulak kapıda bitmesin mi. Hepsi birlikte

dağlarda oyun oynamak için Kintaro’nun annesinden izin istemişler. Annesi, “tamam ama

güneş batmadan herkes evinde olacak demiş.” ve sabah kahvaltı için hazırladığı

pişilerden birazcık Kintaro‘nun sırt çantasına koymuş. Hep birlikte ormana doğru yol

almışlar. Az gitmişler uz gitmişler dere tepe düz gitmişler. Aman efendim of deyim tırman

tırman bitmez bir dağı geçip gitmişler. Zorlu patikalardan geçmişler.

Ve birden karşılarına güzel mi güzel vahşi çeklerle dolu cennet gibi bir vadi çıkmış. Burası

onların hep birlikte rahatça eğlenebilecekleri bir yermiş. Hepsi yolculuktan yorgun

düşmüşler azıcık dinlenmişler. Uzun Boynuz (Geyik) boynuzlarını ağaca sürterek kaşımış,

Tüylü Maymun sırtını sıvazlamış, Uzun Kulak (Tavşan) pırıl pırıl tüyleri olan yumuşacık

kulaklarını düzletmiş. İri Kıyımda (Ayı) da bu yolculuktan dolayı epey bi acıkmış, gurr

gurrrrrr diye guruldayan karnını sıvazlıyormuş.

Kintaro dinlendikten sonra “Burası iyi bir oyun yeri, bence burada eğlenebiliriz.” demiş ve

arkadaşlarına bakmış. Onlara doğru gülerek “Kim benimle güreşmek ister, hadi

güreşelim...” demiş.

İri Kıyım (Ayı) “Evet, evet bu çok güzel bir oyun... Hadi güreşelim. Bakalım kim daha

güçlü.” demiş ve bir iki saniye düşündükten sonra güreşmenin zahmetli yorucu bir oyun

olduğu aklına gelmiş. Tembel İri Kıyım Kintaro’ya dönerek “İyi ama ben çok iriyim, sen de

çok güçlüsün. Bu adil değil. Önce Uzun Boynuz, Tüylü Maymun ve Uzun Kulak güreşsin.

Kim kazanırsa onla biz güreşelim.” demiş. Diğer hayvanlar da bu teklifi kabul edince İri

Kıyım koca bedeniyle yere yatmış ve aynı bir top gibi yerde yuvarlanmaya başlamış.

Toprağı düzleştirmiş ve güreşebilinecek hale getirmiş. Sonra da bir güzel köşeye geçip

miskin miskin yayılmış.

Kintaro heyecanlı bir şekilde “Arkadaşlar önce siz güreşin kazanana da ödül olarak

annemin yanıma koyduğu pişiden verelim.” demiş.

İri Kıyım, yattığı yerden, acıkan karnını sıvazlayıp bir güzel dili ile iştahı iştahlı dudağını

yalayarak “Aaa yaşasın yemek... Hepimiz ödülü isteriz.” demiş.

Uzun Boynuz (Geyik) Tüylü Maymun ve Uzun Kulak (Tavşan) hep birlikte güreşecekleri

alanı derleyip güreşe uygun hale getirmişler. İşleri bitince Kintaro oyunun kurallarını

söyleyip haydi başlayın diye haykırmış.

Hayvanlar güreşmek için tekerleme söylemişler ve Uzun Boynuz saymaya balamış.

Tekerleme bittiğinde Uzun Boynuzun parmağı Uzun Kulağı gösteriyormuş. Daha sonra

rakibi belirlemek için yeniden tekerlenme söylenmiş. Bu sefer ise seçilen Tüylü Maymun

olmuş. Uzun Boynuz da müsabakayı başlatacak ve hakem olacakmış.

Uzun Boynuz, Uzun Kulak, Uzun Kulak hazır mısın? diye tavşana seslenmiş. Hemde

nasıl hemde nasıl diyerek yerinde iki defa zıplamış tavşan. Ee tavşan bu elbet zıplayacak!

Uzun Kulakla, Tüylü Maymun güreşirken bilin bakalım kim kazandı? Tavşan kazandı... Ve

zavallı maymun acı içinde sırtını ovalamaya başladı.

Tüylü Maymun yerden kalkarken yaşlı teyzeler gibi söyleniyormuş “Ayy ayy ohhh vayyy

vah sırtım çok fena oldu... acıyor.” İlk raunt bitmişti. Tavşan maçı almıştı. Kintaro sırt

çantasından çıkardığı beslenme çantasını açtı ve annesinin hazırladığı nefis pişiyi ödül

olarak Uzun Kulağa verdi.

Tüylü Maymun küstü... Hem dayak yedi, hem de ödülü alamadı. Üstüne üstlük karnı da

açlıktan gurulduyordu. Böylece Kintaro’ya ve diğer arkadaşlarına dönerek “Ama bu

haksızlık. Bu oyun hiç adil değildi. Ben adil bir biçimde dövülmedim. Ayağım kaydı ve ben

de yenildim. Düşmeseydim ödülü ben alabilirdim. Bir rövanş istiyorum.” demiş.

Kintaro bu mızmızlanmaya çözüm yolu buldu “Mızmızlanma be Tüylü, tamam bak,

öyleyse yeniden güreşirsiniz.” dedi. Böylece tavşanla maymun yenden güreştiler. Fakat

bu sefer Tüylü Maymun hile yaptı. Bilindiği üzere maymunlar zeki varlıklarmış. Fiziki

olarak yenemediği Uzun Kulağı aklını kullanarak yenmişti. Biz duyduk ki Tüylü maymun

Pişiyi de bir güzel afiyetle yemiş. O kadar lezzetliymiş ki yediği pişi tüm ağrıları birden

geçivermiş, sevinçten şebek olmuş, daldan dala atlar olmuş.

İkinci güreşte bu sefer Uzun Boynuz ile Uzun Kulak karşılaşmış. Bu seferde hakem İri

Kıyım olmuş. Güreşte çok iyi olan Uzun Kulak, Uzun Boynuzu’da alt etmiş.

Kintaro havaya bakmış. Güneş neredeyse batmak üzereymiş. Annesinin tembihi aklına

gelmiş. Güreş o kadar eğlenceliymiş ki zaman çabucak geçivermiş. Kintaro oturduğu

yerden ayağa kalkıp, “Arkadaşlar artık bu gün için bu kadarı yeter yarın yine geliriz. Artık

eve gidelim yoksa annem endişelenir, kızar, bide ceza verirse eyvahhh yanarız.” demiş.

Hepsi uzun süre koşma yarışı yapmışlar. Aşağıya vadiye ilk ulaşan Uzun Boynuz olmuş.

En son ise “Öldüm, bittim... yavaş ayol, amanın... ohhhh!” diye sızlanan İri Kıyım olmuş.

İri kıyım o kadar şişmanmış ki bir ara koşarken düşüp yuvarlanmış. Yuvarlanmak ne

kelime ohooooo turşu kavanozu gibi duramamış da. Hatta bir ara hızını alamayıp en

öndeki Uzun Boynuzu bile geçmiş ama bir ağaca çarpıp durunca Uzun Boynuz yeniden

birinciliği elde etmiş. Vadiye ulaştıklarında bu yarışa son vermişler. Azcık su içip vadi

boyunca yürümüşler. Eve ulaşabilmek için kocaman bir çay’ın karşısına geçmeleri

gerekiyormuş. Uzun Boynuz, Tüylü Maymun ve Uzun Kulak’ta şimdi ne yapacağız diye

birbirlerine bakmaya başlamışlar. Etrafta ne köprü varmış ne başka bir şey. İri Kıyım

sudan çok korkuyormuş. Avuçlarını iki yanağına dayayarak “Abaleyy amanın ben bu suyu

nasıl geçeceğim yahu! Bu su beni alır götürür.” demiş. Uzun Kulak “Yahu İri Kıyım henüz

seni alıp götürecek su hiç kaynağından doğmadı ki. Baksana hepsi birden hızlı hızlı

geçiyor ki Allah korusun sen karşıya geçerken sana çarpar da ne olduklarını şaşırırlar

diye biran önce tüm su dalgaları sırasını savıyor.” demiş. Hep birlikte tüm arkadaşlar

gülmeye başlamışlar. İri Kıyım ise garibim Uzun Kulağın ne dediğini anlamamış şaşkın

şakın bakarak “Kaynak, doğmak, çarpmak...” diye parmaklarını sayıp duruyormuş.

Kintaro kahkahalarla gülerken eski kurumuş bir ağaç görmüş. Her zaman olduğu gibi

eliyle bu kuru ağacı tutmuş ve onu şöyle eliyle çabucacık parçalayıp bi güzel köprüyü

oluşturmuş. Hayvanlar onun bu gücünü hayranlıkla izliyorlarmış. Hep bir ağızdan “Abooo

bu ne kadar güçlü bir çocuk.” demişler.

Uzakta bu ormanın yabancısı olan bir ormancı varmış. Tesadüfen bu ormancı Kintaro’yu

ve arkadaşlarını görmüş. Görmüş görmüş amma gördükleri karşısında hayretler içinde

kala kalmış. Ağzı bi karış açık “Bu çocuk hiçte normal değil. Acaba bu güçlü yiğit kimin

oğlu ol ki? Dur şunu kaybetmeyeyim takip edeyim.” demiş.

Kintaro ve arkadaşları ise güle oynaya kendilerini izleyenin olduğundan habersiz her

zaman olduğu gibi nehrin kenarından karşıya geçip birbirleriyle vedalaşmışlar. Evli evine

köylü köyüne dönerken Kintaro da nihayet kendisini pencerede bekleyen annesiyle

karşılaşmış. Zavallı kadın meraktan oğlunun yolunu pencerede gözler olmuş. Annesini

görünce Kintaro heyecanlanmış,

“Anne (Okkasan) buradayım” demiş.

TUĞÇE HASEKEN

Oğlunun sağ salim eve geldiğini görünce derin bir gülümsemeyle: "Ah Kimbo, bugün ne

kadar geç kaldın sana birşey oldu diye ödüm koptu bunca zamandır neredeydin" Sonra

Kintaro cevapladı: "Arkadaşlarım Uzun Kulak, İri Kıyım, Tüylü Maymun, Uzun Boynuzla

dağlara çıktık ve onları kimin en güçlü olduğunu anlamak için güreşe davet ettim, hepimiz

çok eğlendik yarın aynı yerde tekrar güreşeceğiz." Annesi bilmiyormuş gibi davranarak

"Peki en güçlü kimmiş?" diye sordu. "Aman anne, kimin en güçlü olduğunu sanki

bilmiyorsun" dedi Kintaro. " Evet ama senden sonra en güçlü kim?" diye sordu annesi.

Kintaro "İri Kıyım benden sonra gelir" dedi. Bu defa annesi " Peki ya İri Kıyımdan sonra?"

dedi. Kintaro: "İri Kıyım'dan sonra hangisinin güçlü olduğunu kestirmek zor üçü de eşit

sayılır" diye cevapladı.

Dışarıdan gelen bir gürültüyle Kintaro ve annesi aniden sarsıldı. "Beni dinle küçük adam!

Bir daha güreşmeye gittiğinde bu yaşlı adamda seninle gelecek" Bu Kintaro'yu nehirden

beri izleyen eski oduncuydu. Ayaklarındakileri çıkardı ve kulübeye girdi. Yama­uba ve

oğlu resmen şok olmuştu. Bu davetsiz misafiri meraklı gözlerle süzdüler. Ve gördüler ki

bu adam daha önce hiç görmedikleri biriydi. İkisi birden "Sen kimsin!" diye bağırdılar.

Sonra oduncu güldü ve dedi ki, "Benim kim olduğumun pek de bir önemli değil ama kimin

daha güçlü kolları var görelim, bu çocuğun mu yoksa benim mi?" Bütün hayatını ormanda

geçiren Kintaro adamın sorusunu alaycı bir şekilde cevapladı "Bu kadar ısrar ediyorsan

kimin güçlü olduğunu anlayabiliriz ama kim yenilirse yenilsin sinirlenmek yok" Sonra

Kintaro ve oduncu sağ kollarını uzatıp bilek güreşine başladılar. Çok uzun bir süre ikiside

bu şekilde güreşmeye devam etti sürekli birbirlerinin bileğini bükmeye çalıştılar ama yaşlı

adam çok güçlüydü ve bu garip çift kıran kırana yarışıyordu. Nihayet yaşlı adam pes etti,

ve şöyle dedi: "Aslında çok güçlü bir çocuksun beni sağ kolumla haklayabilen çok az

adam var, seni birkaç saat önce gölün oralarda bir ağacı söküp köprü yapmaya çalışırken

gördüm. Gördüklerime inanamadım. Bu güreşte kolunun gücü öğlen gördüklerimin kanıtı

oldu. Tamamen büyüdüğünde kesinlikle Japonya'daki en güçlü adam olacaksın ama ne

yazıkki bu dağlarda saplanıp kalmışsın, dedi yaşlı adam ve Kintaro'nun annesine döndü:

"Ve sen Hanım, hiç çocuğunu başkente götürmeyi ve ona bir samuray olarak kılıç tutmayı

öğrettirmedin mi?" Annesi: " Oğlumla bu kadar ilgilenmeniz çok hoş bir davranış ama

gördüğünüz gibi o vahşi ve eğitimsiz ayrıca malesef bunlar sizin söylediğiniz kadar kolay

değil. Oğlum reşit değilken bu kadar güçlü olması yüzünden onu Japonya'nın bu

bilinmeyen bölgelerinde saklıyorum çünkü yanına yaklaşan herhangi birinin canını

yakabilir. Ama hep oğlumu iki kılıç kuşanmış bir savaşçı olarak hayal ettim malesef bizi

başkente götürebilecek eşimiz dostumuz yoktu bu yüzden hayallerimin gerçek

olamayacağından endişelendim."

Size gerçeği söylemenin zamanı geldi: "Ben bir oduncu değilim ben bir komutanım ve

adım Sadamitsu. Güçlü Prens Minamoto­no­Raiko' ya itaat ediyorum. Prens bana ülkede

her yerde dolaşıp ona önemli güçleri için itaat edebilecek gençler bulmamı emretti.

Böylece bu gençleri ordusuna asker olarak yetiştirebilecek. Bunu en iyi oduncu kılığına

girerek yapabileceğimi düşündüm şans eseri bu senin oğlunu buldu. Şimdi eğer

gerçekten onun bir samuray olmasını istiyorsan onu alıp Prens Raiko'ya götüreceğim, ne

dersin?

Komutan planını yavaş yavaş açıkladıkça annesinin yüreğini büyük bir sevinç kaplamıştı.

Hayatı boyunca dilediklerinden birinin gerçekleşmesi için önlerinde harika bir fırsat

duruyordu. Dileği ölmeden önce Kintaro'yu samuray olarak görmekti. Başını yere eğerek

cevapladı: "Eğer gerçekten söylediklerinin arkasındaysan oğlumu sana emanet ediyorum"

Onlar konuşurken Kintaro annesinin arkasında öylece oturup konuşulanları dinliyordu,

annesinin son sözünü duyduğunda birden bağırmaya başladı: "İnanamıyorum çok

mutluyum. Komutanla gidersem bir gün bende samuray olabileceğim."

Böylelikle Kintaro'nun kaderi belirlendi. Komutan Kintaro'yla birlikte başkente gidiyordu.

Ama Yama­uba için can parçasından ayrılmak hiç de kolay değildi ama güçlü durarak

bütün kederini gizlemişti. Biliyorduki herşey oğlunun iyiliği içindi. Bu yüzden şimdi ondan

ayrılmalı ve onun cesaretini kırmamalıydı. Kintora annesine onu asla unutmayacağına

dair söz verdi. Ve iki kılıç kuşanan bir savaşçı olduğunda onun için bir ev yapıp çok

yaşlandığında bile ona bakacağına söz verdi.

Kintaro'nun uzaklara gittiğini duyan Uzun Kulak, Tüylü Maymun, İri Kıyım, Uzun Boynuz

onunla gelip gelemeyeceklerini sordular. Ama onun tek başına iyiliği için gittiğini

öğrendiklerinde gidişini görmek için dağın eteklerine kadar onu takip ettiler. "Kimbo" diye

seslendi annesi: " Dikkatli ol ve uslu dur." Vefalı arkadaşları da Kintaro'ya iyi yolculuklar

diledi. Komutan Sadamitsu bu beklenmedik olağanüstü çocuğu yanına almış olmanın

verdiği neşeyle yoluna devam etti.

Başkente geldiklerinde komutan Prense Kintaro hakkındaki herşeyi anlattı. Onu nasıl

bulduğunu anlatırken Prens adeta keyif alıyordu ve hemen Kintaro'yu getirmelerini

emretti. Ve Kintaro'yu görür görmezde onu emrine aldı. Prensin ordusu 4 Yiğit isimli bir

grupla ünlüydü bu savaşçılar Prens tarafından en güçlüler ve en cesurlar arasından

seçiliyordu. Bu küçük ve iyi seçilmiş grup Japonya'nın tamamında onların gözü pek

halleriyle biliniyordu.

Kintaro büyüdüğünde 4 Yiğit'in lideri ona en önemli eğitimini veriyordu ama Kintaro

hepsinden kat kat daha güçlüydü.

Bütün bunlardan sonra Başket'te bir haber yayılmaya başladı. İnsan eti yiyen bir canavar

tutulduğu yerden kaçmıştı ve insanlardan çok da uzak sayılmazdı. Bütün insanlar felakete

uğramıştı. Prens Kintaro'yu görevlendirdi. Sonra Kintaro hemen yola koyuldu kılıcını

kuşanmak onu çok heycanlandırmıştı. İlginç bir şekilde Yaratık kendi yuvasındaydı,

Kintaro onun devasa başını keserek liderine büyük bir zaferle geri döndü.

Kintaro şimdi ülkesinin en büyük kahramanıydı. Böylelikle güç,şeref,zenginlik ayağına

kadar gelmişti. Söz verdiği gibi annesine rahat bir ev yaptı ve ömrünün son günlerine

kadar yaşlı annesiyle birlikte mutlu yaşadılar..

Bu gerçek bir kahramanın hikayesi değil mi?

KAYNAKÇA

KAVRUK, Hasan; YARDIMCI, Mehmet(2012); Anadolu Masalları Gerçekleşen Rüya, Malatya:

İnönü Üniversitesi Yayınları.

Türkiyedeki Çocuk Tiyatrosu

TİYATRO ÇOCUKLARIN CENNETİDİR GİRİŞ Sözün, hareketin, sesin, dilin ve görselliğin bir arada olduğu anlatım biçimi olan tiyatroyu ele al...