8 Eylül 2014 Pazartesi

MİLLİ EDEBİYAT AKIMI (1911-1923)

MİLLİ EDEBİYAT AKIMI  (1911-1923)

GİRİŞ

            Bu çalışmamı genel lise sınavlarına hazırlanan öğrencilere göre hazırladım. Öncelikle Milli Edebiyat hakkında genel bir bilgi verip daha sonra Milli Edebiyatın; oluşumu, özellikleri, akımları, dönemde çıkarılan gazete ve dergileri, dönem şiiri-hikâyesi-romanı, tiyatrosu, şair ve yazarları hakkında bilgi vermekle birlikte bu dönemde yazılan birkaç edebi eserin özetini sunmaktayım.

 MİLLİ EDEBİYATIN OLUŞUMUNA NEDEN OLAN SİYASİ VE SOSYAL OLAYLAR
Batı, orta çağda din topluluğu ile ön plana çıkarken, sanayi devrimi ve üzerine eklenen Fransız İhtilali ile millet olma bilinci ön plana çıkmıştır. Böylece batı ümmet birliğini bıraktığında ilim ve sosyal hayatında hürriyetini kazanmış oldu. Böylece batı kendi tarihine, kökenlerine, dil münasebetlerine, milletine yöneldi. İşte bu çalışmalar o dönemde çok ses yarattı. Batı kendi tarihini araştırırken geçmişte ortak tarihi münasebetleri olan devletleri de ele aldı. Böylece bilim adı altında yapılan çalışmalar gittikçe siyasi bir hal almaya başladı.
Milli dönem her ülkeyi, her milleti etkiledi. Her millet kendi vatanını önemsedi. Vatancılık, milliyetçilik fikri her bir yazarı, bireyi etkiledi. İlk dönemdeki milliyetçilik toprağa bağlı bir milliyetçiliktir. Vatan, millet, halk bu döneme damgasını vuran üç kavramdır. Bu dönemde ilk toprak bütünlüğüne dayanan vatan buna bağlı olarak millet fikri daha sonra ortak dil bütünlüğüne dayanan vatan buna bağlı olarak millet kavramına dönüşmüştür. Çünkü II. Meşrutiyet ilan edilmesiyle (1908), Osmanlı devleti içinde yaşayan pek çok ulusların bağımsız olma istekleri çoğalmışdır. Bulgaristan bağımsız oldu, Grit’in Yunanlılara verildi, Yemen ve Arnavutluk ayaklandı… böyle bir çok olay birbirini izledi. Avrupa’nın da kışkırtmasıyla bu olayalar daha da büyüdü çıkan isyanlar ve milliyetçilik hareketi, Osmanlının dağılması için iyi bir ön ayak haline geldi.  Osmanlıcılık ve İslamcılık görüşleri böylece önemini yitirdi.
Batıcılık düşüncesi de bu dönemde önemini yitirdi. Bunun sebebi Osmanlı, batıyı taklit ederken onun sömürgesi haline geldiğini fark etmesiydi. Bütün bu olaylara tepki olarak Türkçülük ve ya Türk milliyetçiliği düşüncesi önem kazandı. Bu durumlar önce siyasette ardından milli dillerin araştırılması, halk dili ile yazılmış veyahut söylenmiş ürünlerin toplanmasıyla edebiyatta Milli Edebiyat akımının doğmasına yol açtı. Unutulmamalıdır ki milli kimlik; milli dil, edebiyat ve tarihle oluşur. Milli edebiyat akımının kökleri Tanzimat dönemine kadar gitmektedir. O dönemdeki edebiyatçılar dil ve tarih çalışmalarını başlatmış ve Türkçülük akımının doğmasına yol açmıştır. Ayrıca batının edebiyattaki gelişmeleri nasıl model alınmışsa dildeki faaliyetleri de model alınmıştır. Batının Latincesi ile doğunun Arapçası karşılaştırılmış, bilimin bu dönemde Latince ile geliştiği saptanmıştır. 
Milli edebiyatı asıl başlatan olaysa Selanik’te çıkan Genç Kalemler dergisidir. İlk defa Türk edebiyatında edebiyat ile ilgili gelişmeler İstanbul’dan çıkarılıp ülkenin başka bir ilinde Selanik’te devam etmekteydi. Bunun sebebi II. Abdülhamit’in istibdatla yönetiyor oluşu ve aydınların meşrutiyet isteğidir. Böylece edebiyatçılar İstanbul’da yapamadıklarını Selanik’te gerçekleştiriyorlardı. İstibdat döneminin sona ermesiyle Ömer Seyfettin, Ali Canip Yöntem ve Ziya Gökalp’in çıkardığı bu dergi 1911 yılının nisan ayında ilk sayısını basmıştır. Bu ilk sayıda yer alan Ömer Seyfettin’in (aslında imzasız çıkmıştır) “Yeni Lisan” adlı yazısı bu edebiyatın adeta bir bildirisidir. Artık 1911’den 1923’e kadar geçen süreç Milli Edebiyat Dönemi olarak bilinecektir. Genç kalemlerin II. Meşrutiyetin ilanı ile başlattığı bu dil ve edebiyat hareketi dönemin İstanbul aydınları ile aralarında sert tartışmaların yaşanmasına da sebep olmuştur.
Bilindiği üzere yazarlarda diğer insanlar gibi dönemin sosyal ve siyasi olaylarından etkilenmektedir. Bu nedenle yazarlar her dönemde halkın sesi olmuş, devrin meselelerinde belli bir rol oynamışlardır. Milli Edebiyatı belli bir tarih aralığına sığdırmak bir yana dursun Türk edebiyatının en başından beri süre gelen Halk, Divan, Tanzimat, Servet-i Fünun, Fecr-i Ati’de bi o kadar milli bir benlikten yola çıkarak oluşturulmuş eserlerle hayat bulmuştur. Hangi dönem olursa olsun Türk edebiyatı kökenlerini asla unutmamıştır. Ömer Seyfettin ve arkadaşları Türk edebiyatının önce doğudan sonra batıdan etkilenmesinden dolayı milli bulmamaktadırlar. Bu nedenle ki Yeni Lisan makalesinde bile bu yöndeki fikirlerini söylemişlerdir. Öyle ki bu durum sadece bir pencereden bakıldığında doğrudur. Türk edebiyatı bazen doğuya, bazen de batıya doğru yönelse de asla benliğini yitirmemiştir. Köklerini yok sayıp direk batının ya da doğunun edebiyatının alındığı bir dönem asla yaşanmamıştır. Her dönemde Türk örf ve adetleri, gelenekleri, görenekleri, sanat türleri, edebi türleri… kullanılmaya devam etmiştir. Unutulmamalıdır ki millilik bir millete ait olan değerler demektir.
Temelinde saf bir millet olma anlayışı yatan bu dönem ele alındığında, dildeki sadeleşme ve yabancı unsurların atılması fikri gayet mantıklı bir çalışmadır. Siyasi olaylar sonucu imparatorluğa tepki olarak doğan Türk milliyetçiliği, milletin sadece ama sadece kendisi olma kendisine özgü değerleri taşıma manasına gelir. Bu yönden bakıldığında bu dönemde sadece Türk milletine ait değer ve yargıların tartışılması, dile getirilmesi ve edebiyatta da sadece milli unsurlara yer verilmesi tamamen kabul edilebilir bir doğruluğa sahiptir. Böylece Ömer Seyfettin ve arkadaşlarının dil hakkındaki görüşleri doğruluğu kabul görmüş gerçeklerdir. Çünkü milli edebiyatın en temel özelliği taklit değil orijinal olmasıdır. Milletin kendi görüş ve yargılarından doğmasıdır.
Milli edebiyatın, bir milletin önceden beri meydana getirdiği edebiyatın tamamının milli olduğu görüşü ile bir edebiyatın milli olabilmesi için sadece ama sadece (doğu ve batının etkisinden tamamen sıyrılmış) saf bir dille yazılmış eserlerin olması gerektiği görüşleri bu dönemde münakaşalara sebep olmuştur. Bu iki farklı çevrede toplanan edebiyatçıların birbirleriyle münakaşa içine girmeleri, milli edebiyatın ne olduğu, ne olması gerektiği gibi düşünceleri ortaya atmaları sayesinde milli edebiyat hakkında etraflıca düşünme, prensiplerini belirleme ve onu daha iyi ifade etme gibi iyi sonuçlar doğurmuştur. Böylece milli edebiyat bu münakaşalar sayesinde dikkatleri üzerine çekmiş ve tanınmıştır.
Bu iki görüşü bir sonuca bağlayacak olursak Milli Edebiyat ne geçmişinden koparılabilir ne de orijinalliğinden. Bu sebeple iki görüşte kısmen doğrudur. En doğru şekilde bir yargıya varılmak istenirse Milli Edebiyat, bir milletin geçmişinden beri süregelen edebiyatındaki kendi orijinalitesidir. 

Genel Özellikleri:

Selanik’te çıkmakta olan Hüsün ve Şiiri dergisi, başyazarı Ali Canip Yöntem’in önerisiyle adını “Genç Kalemler” olarak değiştirir. Ömer Seyfettin, A.Canip Yöntem’e bir mektup yazar ve “Edebiyatta, lisanda devrim yapmak” üzere de çağrıda bulunur. Bu çağrı üç yazarı -Ziya Gökalp, Ömer Seyfettin, Ali Canip Yöntem- Genç Kalemler dergisinde birleştirir ve Ömer Seyfettin tarafından “Yeni lisan” başlıklı makale hazırlanır. Bu makale bir beyanname niteliği taşır.
Bu dönemde bulunan edebiyatçılar bazen fiilen, bazen de eserleriyle Milli Mücadele’ye destek olmuşlardır. Bu dönemin en önemli edebi ve tarihi olayı kuşkusuz ki İstiklal Marşı’nın Mehmet Akif Ersoy tarafından yazılması ve 12 Mart 1921’de meclisçe de “milli marş” olarak kabulüdür. Bu dönem şair ve yazarlarının büyük bir çoğunluğu Servet-i Fünun, Fecr-i Ati veya Milli edebiyat dönemlerinde tanınmış kişilerdir. Bu sanatçılar Cumhuriyet döneminde de eser vermeye devam edeceklerdir.

·         Milli gelişmenin temelinde milli dil vardır.
·         Dilimiz önce Arapça ve Farsçanın sonra da Fransızcanın etkileriyle doğallığını yitirmiştir.
·         Konuştuğumuz lisan, İstanbul Türkçesi en doğal dildir. Yazı dilinde de doğallığın sağlanması için konuşma diliyle yazı dili birleştirilmelidir.
·         Dilimiz de sadece Türkçe kurallar uygulanmalı; yabancı dillerden gelen gramer kurallarına yer verilmemeli; tamlamalar Arapça, Farsça kurallara göre değil,  Türkçenin kendi kurallarına göre kurulmalıdır. Söylendikleri gibi yazılmalıdırlar.
·         Halkın benimsediği Arapça-Farsça kökenli sözcükler dilden atılmamalıdır. Eşanlamlı olan sözcüklerde Türkçe olanı seçilmelidir.
·         Yabancı kökenli sözcükler dilimizde nasıl söyleniyorsa öyle yazılmalıdır.
·         Milli bir edebiyatımız yoktur. Edebiyatımız taklit düzeyini aşamamıştır. Servet-i Fünuncuların edebiyatı Fransız edebiyatından çalıntıdır.

Akımın İlkeleri:

·         Edebiyat dili halkın konuştuğu Türkçe olmalıdır.
·         Halk şiirindeki biçimlerden, milli kaynaklardan yararlanılmalıdır.
·         Şiirinde aruz yerine hece ölçüsü kullanılmalıdır.
·         Konular yerli hayattan ve Türk tarihinden seçilmeli; edebiyatımız İstanbul dışına çıkarak Anadolu’ya açılmalı, ülke gerçekleri yansıtılmalıdır.
·         Batı taklitçiliği bırakılmalı, milli konulara değinilmeli. Böylece modern ve milli bir edebiyat yaratılmalı.
·         Türk kültürü ve tarihi muazzam bir hazinedir. Bu hazine incelenmeli ve milletimize hatırlatılmalı.
·         Bu dönemin görevi sanat yapmaktan çok ötedir. Milli birliği beraberliği aşılamaktır.
·         Şiirlerde batıdan alınan şekillerin (sone-terzarima) yanında halk edebiyatı nazım şekilleri de kullanılmalı.





Milli Edebiyat Sanatçıları:

Ömer Seyfettin, Ziya Gökalp, Ali Canip Yöntem, Mehmet Emin Yurdakul, Fuat Köprülü, Halide Edip, Yakup Kadri, Refik Halit Karay, Faik Rıfkı Atay, Memduh Şevket Esendal, Ahmet Hikmet Müftüoğlu, Halide Nusret Zorlutuna…

 MİLLİ EDEBİYAT DÖNEMİ AKIMLARI
Bu dönemde önem kazanan akımlar Batıcılık, İslamcılık, Osmanlıcılık, Türkçülük’tür. Bu akımların ortak noktası Osmanlı’yı bulunduğu kötü durumdan kurtarmak, batı karşısında tekrar üstünlüğü sağlamak, memleket teması etrafına dönen bir edebiyat oluşturmak, Tanzimat’tan bu yana batı taklitçiliğini eleştirilmek ve alınan örneklerin tamamen kopyalanmayıp kendi değer ve yargılarımıza göre yorumlayıp edebiyatımıza aktarmak, milli edebiyatla özüne dönme fikirleridir. 1904 yılında “Üç Tarz-ı Siyaset” başlıklı yazısıyla ilk defa Osmanlıcılık, İslamcılık, Türkçülük terimlerini Yusuf Akçura kullanmıştır. Bu akımları tek tek inceleyecek olursak;
1)OSMANLICILIK: Osmanlı devleti içinde yaşayan tüm halkın dil, din, ırk, mezhep ayrımı yapmaksızın tek bir çatı altında (Osmanlı tebası-osmanlı milleti) toplamak fikridir. Bu fikir batının desteğini alan azınlıkların isyan etmemeleri için böylece iç çekişmeleri önlemek ve dış baskıyı azaltmak için öne sürülmüştür. Osmanlıcılık fikri dış siyasette savunulması gereken bir yol olarak görülmüştür. Osmanlı devletinde yaşayan tüm halk hukuken eşittir. Aynı hürriyete sahiptir. Bu düşünce ile meşrutiyet ilan edilmiş, meclis kurulmuş, anayasa hazırlanmıştır. Böylece ilk anayasa ile hukuki eşitlik, ilk meclis ile siyasi eşitlik sağlanmıştır. Bu fikir akımı milliyetçilik akımına karşı ortaya çıkmıştır. Zamanla azınlıkların bağımsızlıklarını kazanması sonucu bu akım önemini yitirmiştir. 
2)BATICILIK: Tanzimat döneminde devleti modernleştirmek ve geri planda kalmasını önemek için ortaya çıkan fikir akımıdır. Kaynağını batıdan alır. Bu görüşe göre aydın kesimin batıyı tamamen anlaması gerekmektedir. Sorun gördükleri olay Osmanlının tam olarak batılaşamamasıdır. Bu hareketin ilk önderleri padişah ve sadrazamlar gibi saray kesimidir. Tanzimat döneminde Namık Kemal, Şinasi ve Ziya Paşa edebiyatla batının gelişmişliğini örnek almışlardır. Onlar için tüm milletlerin gelecekte aydınlığa kavuşması için batının bilimini, edebiyatını, gelişmişliğini örnek almak gerekmektedir. Daha sonra I. Meşrutiyet döneminde bunu Jön Türkler ’de bu yolu takip etmiştir. İslam geleneklerinin yanlış anlaşılmasından kaynaklanan sorunların (tek eşlilik problemi, kıyafette modernleşememe, şapka yerine fes giyimi, gelişmiş milletlerin kullandığı alfabe yerine Arap harflerinin kullanılması, medreselerin modernleşememesi ve öğrencilerin çoğunlukla erkek olması…) çözümüne yönelik fikirler savunulmuştur. Bazı savunucular bu görüş ile tamamen batının her türlü ürününü elde etmek isterken, bazı savunucular ise sadece teknolojisini alınmanın yeterli olduğunu savunmuştur.
Önemli Temsilcileri: Abdullah Cevdet, Tevfik Fikret, Celal Nuri…
3)İSLAMCILIK: Osmanlı devletinin kuruluşundan beri etkisini göstermiştir. Duraklama ve çöküş döneminde etkisi zayıflamıştır. 19. Yüzyılda devletin bütünlüğünü korumak bir arada tutmak amacıyla önem kazanmıştır. Önceleri siyasi düşünce olarak, sonra edebiyatçılar ve düşünürler tarafından ortaya koyulmuştur. Amacı; devletin içinde yaşayan farklı ırklardan Müslümanları birleştirmek bir arada tutmak, Hıristiyan birliğinin karşısında bir güç unsuru haline getirmektir. Müslüman teba ile gayri Müslüman tebayı da bir arada tutmayı amaçlamıştır. Böylece aynı dine mensup olan kişilerin ırk çatışmalarına girmeleri ve bu ırkların devletten kopmalarına engel olmuş olacaktır. Bu bakıma akım II. Abdülhamit tarafından desteklenmiştir. Bu akım batının gelişmişliğini kabul eder. Fakat devletin bu kadar geri planda kalması İslam dininden kaynaklanmamaktadır. Çünkü İslam dini bilime ve yeniliğe önem vermektedir. İslam geri kafalı, bağnaz bir din değildir. Çalışkanlığa ve yeniliğe açıktır. Batının fen biliminin alınması gerektiğini savunmuşlardır. Fakat batı ahlak ve manevi yönden İslam’dan aşağıdır. Bu yüzden taklit etmemek en doğrusudur görüşünü savunmuştur.
Önemli Temsilcileri: Mehmet Akif Ersoy, M. Şemsettin Günaltay, Sait Halim Paşa, Cevdet Paşa, Şeyhülislam Musa Kazım Efendi, Hacı Zihni Efendi, Eşref Edip…
4)TÜRKÇÜLÜK: Bu düşünce diğer düşüncelere göre daha geç başlamış, özellikle Milli Mücadele döneminde ve Cumhuriyetin ilk yıllarında önemli bir konuma gelmiştir. Tanzimat döneminde bu alanla ilgili çalışmalara başlanmış, zaman içinde kitaplar, mecmualar, dernekler, dergiler (Kamus-ı Türki, Şecere-i Türki, Türk Derneği, Türk Ocağı, Halka Doğru, Yeni Mecmua, Türk Sözü, Genç Kalemler…) ile desteklenmiş, II. Meşrutiyet yıllarında da önemini korumuştur. Bu akıma göre devlet; dili, dini, soyu ve ülküsü aynı olan kişilerin bir arada bulunmasıyla ayakta kalabilir. Ekonominin düzelmesi için milli bir politika izlenilmeli, kapitülasyonlar kaldırılmalıdır.  Bu akım önceleri tarih ve edebiyatla başlasa da zamanla siyasi boyutta da sesini duyurmuştur. Milli edebiyatın tamamında Türkçülük fikri hakim olmuştur. Yeni Lisan makalesinde de belirtildiği gibi edebiyat dilinin milli bir dil olması, dilimizdeki Arapça ve Farsça sözcüklerin atılması, sade ve saf Türkçe kullanımı… gibi görüşler Türkçülük akımının etkisindendir. Ayrıca bu dönemin belirlediği siyasette açıktır ki bu akımdan etkilenmiştir.
Önemli Temsilcileri: Ömer Seyfettin, Ziya Gökalp, Mehmet Emin Yurdakul, Ali Canip, Hamdullah Suphi…
MİLLİ EDEBİYATIN GELİŞMESİNİ SAĞLAYAN DERGİ VE GAZETELER
1.      Çocuk Bahçesi (1905): Servet-i Fünun dergisi kapatılınca İstanbul’da yaşayan edebiyatçılar Selanik’te Çocuk Bahçesi dergisini çıkarırlar. Mehmet Emin Yurdakul’un bu dergide sade dille ve hece ölçüsüyle yazdığı şiirleri bulunmaktadır. Aynı zamanda Tevfik Fikret Hüseyin Cahit, Faik Ali, Ali Ulvi, Raif Necdet ve Rıza Tevfik’in de yazıları bulunmaktadır. ilk sayısında bulunan “İfade-i Mahsusa” adlı yazıda okul dersleriyle yorulan öğrencilerin başka şeylerle de meşgul olması gerektiği söylenir.  Yorulan öğrencilerin bilgilerinin kalıcılığının artması ve yeni şeyler üretmesi için bir bahçede gezilip, farklı çiçeklerle ilgilenilmesiyle dinlenme, rahatlama ve daha verimli bir hale gelme anlatılmıştır. Tanzimat’tan beri süre gelen hece-aruz vezni tartışması burada bir kez daha gündeme gelmiştir. Bu dergi hece vezninin ve sade Türkçenin galibiyetiyle devlet tarafından kapatılmıştır.
2.      Bahçe: Çocuk Bahçesi dergisi daha sonraki yıllarda adını değiştirip sadece “Bahçe” adı ile yayın hayatını sürdürmüştür.
3.      Hüsn ve Şiir: On dört sayı çıkmıştır. İlk dokuz sayısı “Hüsn ve Şiir” sonraki altı sayısı “Genç Kalemler” dergisinin birinci cildini oluşturmaktadır.
4.      Genç Kalemler (1911): “Genç Kalemler” dergisinin ikinci cildini oluşturmaktadır. İlk sayısında “Yeni Lisan” adı altında imzasız bir yazı (daha sonra Ömer Seyfettin tarafından yazıldığı anlaşılır) yayınlanmıştır. Bu yazıda milli bir dilin ve milli bir edebiyattın varlığından söz edilmiştir. Ziya Gökalp, Hamdullah Suphi, Faik Ali, Celal Sahir… dergide ki diğer çalışanlardır. Dergi on beş günde bir çıkmıştır. Ali Canip iyi bir tenkitçi, Ömer Seyfettin’in dil ile ilgili bilgileri estetik temelli, Ziya Gökalp iyi bir sosyolog olarak bu dil ile ilgili yazıyı (Yeni Lisan) yayınladılar. İlk başta çok fazla yazar kadrosuna sahip olmadığından ve İstanbul’da ki mecmualarla boy ölçüşebilmeleri için yarı kendi adları ile yarı takma adlar ile yazılar yayınlandı. Bazen dergiye hareket gelmesi amacıyla kendileri ve takma adlarıyla bazen de dergi içindeki edebiyatçılar arasında bir konu tartışılmış, böylece edebiyatçılar şiirlerini nesnel bir biçimde değerlendirmşlerdir. Bu edebiyatçılar kendi şiirleri ile Servet-i Fünun döneminden seçtikleri şiirleri yan yana basıp bu iki şiiri karşılaştırarak okuyucuya kendi düşüncelerini savunmuşlardır.
5.      Türk Derneği (1909): Yusuf Akçura, Necip Asım, Rıza Tevfik kurucularındandır. Mehmet Emin, Hüseyin Cahit, Ahmet Ağaoğlu, Fuat Köprülü yazar kadrosundandır.
6.      Türk Yurdu (1911): Yusuf Akçura, Ahmet Hikmet (Müftüoğlu) ve Ahmet Ağaoğlu kurdu. Türkçülük düşüncesini savundu.
7.      Halka Doğru (1913): Haftalık çıkardı. Celal Sahir (Erozan) dergiyi yürütürdü.
8.      Türk Sözü (1914): Haftalık çıkardı. Celal Sahir (Erozan) dergiyi yürütürdü. Başyazarı Ömer Seyfettin’dir.
9.      Yeni Mecmua (1917): İttihat ve Terakki tarafından Ziya Gökalp yönetiminde çıkardı. Yahya Kemal, Yakup Kadri, Refik Halit gibi yazar kadrosuna sahipti.

10.  Şairler Derneği (1917): Orhan Seyfi, Hasan Zeki, Hakkı Tahsin, Safi Necip, Salih Zeki, Selahattin Enis, Ömer Seyfettin, Faruk Nafiz, Yahya Saim, Yusuf Ziya derneğin üyeleridir. Dergi Yeni Lisan izinden gitmiştir. Bu kadroda bulunanların bazıları daha sonra Beş Hececiler adı altında toplanacak olmaları bakımından önemlidir.
11.  Dergâh (1921): Mustafa Nihat (Özön) tarafından çıkarılıp, Yahya Kemal, Ahmet Haşim, Yakup Kadri, Falih Rıfkı, Ahmet Kutsi (Tecer), Nurullah Ataç, Ahmet Hamdi (Tanpınar), Abdülhak Şinasi (Hisar) yazar kadrosundandır. Başyazarı Yahya Kemal’di.

MİLLİ EDEBİYAT DÖNEMİNDE ŞİİR
Bu dönemde Milli edebiyat akımını benimseyen sanatçıların yanında bu akımın dışında kalan sanatçılar da bulunmaktadır. Bu dönemde şiirler hece ve aruz ölçüsüyle yazılsa da hece ölçüsü daha ağır basmıştır. (Mehmet Akif Ersoy ve Yahya Kemal Beyatlı dışında neredeyse hepsi hece ölçüsünü kullanmıştır.) Yarım, tam ve zengin uyak çokça kullanılmıştır. Dörtlüklerle şiirler yazılmıştır. Bu dönemde edebiyat tarihi incelememeleri yapılmasıyla destan denemeleri tarzında şiirler kaleme alınmıştır. Bu dönem şiiri üç kolda gelişmiştir;
1.      Sade Dil ve Hece Ölçüsüyle Yazanlar: Milli edebiyatın bütün ilkelerine bağlı kalıp, sade bir dille ve hece ölçüsüyle şiirler yazmışlardır. Epik ve didaktik ürün vermeye çalışmışlardır. Toplumsal konular işlenmiştir. Mehmet Emin Yurdakul, Ziya Gökalp, Beş Hececiler bu gurupta yer alırlar.
2.      Saf (öz) Şiir Anlayışını Benimseyenler: Bu şiiri benimseyenler şiirin didaktik yönünü bir kenara bırakıp bir şeyi öğretmeyi değil musiki ve estetiği ele alıp bireysel duyguları ön plana çıkarmayı amaçlar. Saf şiir hissi temel alır. Bu görüş ilk kez sembolist akıma bağlı olan Paul Valery ve Stephan Mallerme gibi edebiyatçılar tarafında batıda ortaya çıkmıştır. Bu bakıma batıyı örnek almaya devam ederler. Bu dönemde de Türk edebiyatında Ahmet Haşim ve Yahya Kemal Beyatlı bu gurupta yer almışlardır.
3.      Halkın Değer ve Yargılarına Göre Şiir Yazanlar: Bu dönemde halkı yansıtan manzum hikayelerde yazılmıştır. Konular tamamen halkın yaşantısından alınırlar. Şiirlerde sokak dili (bazen argo) kullanılmıştır. Mehmet Akif Ersoy bu gurupta yer almış, İslamcılığı ön planda tutarak aruzla yazmayı tercih etmiştir.

MİLLİ EDEBİYAT DÖNEMİNDE HİKAYE VE ROMAN

·         Hayata ve sosyal sorunlara yönelmişlerdir.
·         Sade, konuşma dili ile eser verilmiştir.
·         Milliyetçilik gibi siyasi bir ideoloji temelli yazılmıştır.
·         Her türlü olay ve sorun konu olarak işlemiş, konu çeşidi artmıştır.
·         Realizm akımının etkileri görülür.
·         Teknik bakımdan çok başarılı eserler verilmiştir.
·         Konu İstanbul’un dışına çıkmış, Anadolu’nun tüm coğrafyası ve insanıyla ele alınmıştır.
·         Türk tarihi yani Milli Mücadele ile ilgili konular ayrıca bir öneme sahiptir.
·         Bazı yazarlar bireysellikten toplumsallığa ulaşmayı hedeflemişlerdir. Bu nedenle ruh çözümlemesi yolunu denemişlerdir.
·         Bu dönemdeki edebiyatçılarımız, Tanzimat döneminden başlayarak üç nesil boyunca edebiyatın izlediği yolu ve bu yol boyunca oluşan değişiklikleri göz önüne alıp tahlil etmişlerdir. Sosyal hayatın meselelerini geniş bir yelpazeden ve çeşitli yönlerden ele aldıkları görülür.
·         Bu dönemin hikâye ve romancılarını şöyle bir sıralayacak olursak; Ömer Seyfettin, Refik Halit, Halide Edip, Ahmet Hikmet, Yakup Kadri, Reşat Nuri, Aka Gündüz, Halide Nusret… bulunmaktadır.
MİLLİ EDEBİYAT DÖNEMİNDE TİYATRO
·         Tanzimat’tan buyana süre gelen tiyatro bu dönemde tekrardan can bulmuştur.
·         Özel ve resmi tiyatroların kurulması için harekete geçilmiştir. İstanbul’da belediye başkanının da desteğiyle Darülbedayi adı altında ilk resmi şehir tiyatrosu kurulmuştur. O dönemde Paris’teki Odeon Tiyatrosu müdürü (aynı zamanda kendisi bir Fransız aktördür) Pierre Antoine İstanbul’a davet edilmiş ve bu çalışma için yardımı istenmiştir.
·         Kurulan bu tiyatro binası aktörlüğü meslek olarak düşünen sanatçılara, müzikli tiyatro eserlerinin oynanması amacıyla müziği meslek olarak düşünenlere ve de ileride oluşacak Türk operasının temellerini oluşturmak amacıyla okul özelliği kazanmıştır.
·         Bu okul hem tiyatro hem de müzik (Darülelhan) olmak üzere iki koldan çalışmalarına başlamıştır.
·         Gerekli öğretim kadrosuyla işe başlanıp, ciddi bir sınav disipliniyle öğrenciler seçilerek alınmıştır.
·         I. Dünya Savaşı nedeniyle (Fransa Türkiye’ye savaş açtı) Pierre Antoine ülkesine geri dönmüştür. Savaş döneminde asker sıkıntısı yüzünden gerek öğretmen kadrosu gerek se öğrenciler savaşa asker olarak alınmış, böylece tiyatronun ilk perdesi 20 Ocak 1916’da Hüseyin Suad’ın Çürük Temel adaptasyonuyla açılmıştır.
·         Cumhuriyet’in ilanından sonra İstanbul Şehir Tiyatrosu kurulana kadar varlığını sürdürmüştür.
·         Bu tiyatro ile Türk tiyatro yazarlarını yerli piyes yazmaya teşvik edilmiştir.
·         Halkın tiyatroya olan ilgisinin artması için piyesler komedi ağırlıklı, vodvil tarzındadır.
·         Komedi tarzı yazılan metinlerde tiyatro alanına canlılık kazandırmıştır. Bu dönemde bir diğer önemli olan özellik ise yazarların genelde şair olmasından kaynaklanan manzum dram tarzı eser verilmiş olmasıdır.
·         Bu dönemde sadece tiyatro ile uğraşan sanatçılarımız; İbnürrefik Ahmed Nuri ve Müsahib-zade Celal’dir.
·         Diğer sanatçılarımızdan bazıları ise; Aka Gündüz (Muhterem Katil, Yarım Türkler, Beyaz Kahraman, Mavi Yıldırım…), Reşad Nuri (Hançer, Eski Rüya, Taş Parçası, Felaket Karşısında, Göz Dağı, Eski Borç, Tanrıdağı Ziyafeti, Yaprak Dökümü, Eski Şarkı…), Halid Fahri (İlk Şair, Sönen Kandiller, On Yılın Destanı, Bir Dolaptır dönüyor…), Yusuf Ziya (Kördüğüm, Latife, Eski Mektup, Nikâhta Keramet, Şüphe…), Faruk Nafiz (Canavar, Akın, Kahraman, Ateş…), Midhat Cemal (Kemal, Yirmi Sekiz Kanun-ı Evvel), Ömer Seyfettin (Mahcupluk İmtihanı), Refik Halid (Deli), Halide Edib (Kenan Çobanları, Maske ve Ruh), Yakup Kadri (Veda, Sağanak, Mağara), Necip Fazıl (Tohum, Bir Adam Yaratmak, Künye, Sabır Taşı), Salih Zeki (Mağara, Hallac-ı Mansur)
MİLLİ EDEBİYAT DÖNEMİ YAZAR VE ŞAİRLERİ

ÖMER SEYFETTİN (1884-1920)
·         1911’de Genç Kalemler dergisinde yayınladığı “Yeni lisan” adlı makalesiyle adını duyurmuş, Ali Canip ve Ziya Gökalp’le birlikte Milli Edebiyat hareketinin öncülerinden olmuştur.
·         Edebiyata şiirle başlasa da edebiyatımızda hikâyeciliği meslek haline getiren ilk yazarımızdır. Özellikle kısa hikâye  türünün tutunup yaygınlaşmasını sağlamıştır. Hikâyeleri realisttir. İşlediği konular gerçek hayattan beslenmiştir.
·         Servet-i Fünun’a tepki olarak tasvir ve ruh çözümlenmesini değil, olayı öne çıkarmış; Maupassanat tarzı klasik hikâye anlayışının edebiyatımızdaki ilk başarılı örneklerini vermiştir.
·         Konuşma dilini yazı diline uygulamayı amaçlamış; bütün eserlerini açık, süssüz bir anlatımla yazmış; kendi söyleyişi ile “edebiyat yapmadan yazmak” istemiştir.
·         Edebiyat yoluyla toplumu düzeltme amacını gütmüş, seçkinlerden çok halka seslenmiştir.
·         Hikâyelerinde toplumsal mutluluğu bireysel mutluluğa tercih eden insan tipini öne çıkarmıştır.
·         Bazı hikâyelerinde çocukluk hatıraları ve kahramanlık konusunu işlemiştir.
·         Bazı eserlerinden bahsedecek olursak; Beyaz Lale, Bomba (Balkan Savaşı sırasındaki olaylar), Başını Vermeyen Şehit, Kütük, Topuz, Ferman, Pembe İncili Kaftan (Türk tarihinin Kahramanlıkları), Yüz Akı, Üç Nasihat, Kurumuş Ağaçlar (Anadolu Efsaneleri), Ant, Falaka, Kaşağı (Çocukluk Anıları), Perili Köşk, Gizli Mabet, Keramet (Halkın yanlış inançları)…
·         Çoğu hikâyesinde mizah havası vardır. Çoğunlukla hikâyeleri birinci şahıs ağzından yazılmıştır.
·         Karakter yaratmakta zorluk çekmez, bazen sosyal bir hicivle karakterlerini savurur ayrıca eserlerinde milli şuuru uyandırmayı amaçlardı. Sağlam bir tekniği vardır.

 Eserleri

1.      Gizli Mabet, Bahar ve Kelebekler, İlk Düşen Aşk, Yüksek Ökçeler, Beyaz Lale, Kahramanlar, Bomba, Diyet, Kaşağı, Falaka… (Hikâye)
2.      Harem, Primo, Türk Çocuğu (Uzun Hikâye)
3.      Ashab-ı Kehfimiz, Efruz Bey, Yalnız Efe (Roman)
4.      Ruzname(Günlük)

ZİYA GÖKALP (1876-1924)
·         Sanatçı kişiliğinden çok düşünür kimliğiyle tanınmıştır.
·         İttihat ve Terakki’de görev alması dolayısıyla devlet adamlarına, İstanbul Üniversitesi’nde verdiği sosyoloji dersleriyle de geniş bir kitleye milliyetçilik prensiplerini aşılamıştır. Böylece milliyetçilik hareketini desteklemiştir.
·         Türkçülük düşüncesini sistemleştirmiştir. Bu akımın ilkelerini belirlemiştir.
·         Türkçülük düşüncesi, Turancılık(aşırı milliyetçi), Oğuzculuk aşamalarından geçtikten sonra Türkiyecilik çizgisinde Atatürk üzerinde de etkili olmuştur.
·         Genç Kalemler dergisinde dil, siyaset ve Turancılık hakkındaki fikirlerini kaleme almıştır.
·         Türk Yurdu, Yeni Mecmua, Küçük Mecmua gibi birçok basım organında yazıları yayımlandı. Bu gibi yayın organlarında basılan yazılarında milliyetçi araştırmalar, milli ekonomi, milli eğitim, sosyoloji gibi milleti ilgilendiren konuları işledi.

Turancılıkkısaca tüm “Türkler bir çatı altında toplansın” fikridir. Ziya Gökalp’te “Turan” adlı şiirinde bu fikri şu şekilde dile getirmiştir. “Vatan ne Türkiye'dir Türklere ne de Türkistan, vatan büyük ve müebbet bir ülkedir Turan[1]

·         Şiirlerinin halk şiiri nazım biçimlerinden yaralanarak hece ölçüsüyle ve yalın bir dille yazılmıştır.

·         Ulus, toplum, birlik, dayanışma, ortak dil, kültür, ortak duyarlılık ve bilgi gibi kavramların bir birlikteliği, bütünlüğü ve millet olma bilincini tamamladığını düşünmektedir. Bu nedenle eserlerine bu kavramları aşılamıştır.
·         Hem doğu hem batı bilimlerini öğrenmiştir. Hocası Dr. Yorgi Efendi’nin öğrettiği, yapılacak olan bir inkılabın asla ama asla bir taklitle olamayacağı ilkesini hayatı boyunca özümsemiştir.
·         “Kızıl Elma”, “Yeni Hayat”, “Altın Işık” şiir kitaplarında Türkçülüğü dile getiren şiirler kaleme almıştır.
·         En önemli eseri “Türkçülüğün Esaslarında” dilde, ahlakta, estetikte, hukukta, dinde, siyasette ve felsefede Türkçülüğün hedeflerini göstermiştir.
·         “Türkleşmek-İslamlaşmak-Muasırlaşmak” adlı kitabında adı geçen kavramlar etrafında bir sentez denemesinde bulunmuştur.
·         “Türk Medeniyeti Tarihi” ve “Türk Töresi” adlı kitaplarında eski Türk kültürünü tanıtmaya çalışmıştır. Özellikle “Türk Medeniyeti Tarihi” adlı eseri ile Türk toplumunun tarihsel süreç içerisindeki izlediği yolu, gelişimini, bu süreç boyunca oluşan din bilincini ve devletleşme sürecini ele alması onun bu milli olma amacını ne denli önemsediğinin bir kanıtıdır.
·         Ona göre “Türkleşmek–İslamlaşmak-Muasırlaşmak” te belirttiği gibi bu üç kavram (Türkleşmek, İslamlaşmak ve Muasırlaşmak) arasında hiçbir uyuşmazlık yoktur. Hatta bunlar birbirlerini bütünler.
Eserleri
1.      Kızıl Elma, Yeni Hayat, Altın Işık (Şiir),
2.      Türkçülüğün Esasları, Türkleşmek–İslamlaşmak-Muasırlaşmak, Türk Medeniyeti Tarihi, Türk Töresi, Malta Mektupları, Makaleler ( Düzyazı)
MEHMET EMİN YURDAKUL (1869-1944)
·         Milli edebiyat akımının en önde gelen şairidir. ”Milli Şair” ünvanı ilk kez ona verilmiştir.
·         Adını ilk kez 1897 Yunan Harbi dolayısıyla yazdığı “Cenge Giderken”  adlı şiir ve “Türkçe Şiirler” kitabı (1900) ile duyurdu. İstiklal Savaşı’nı şiirleriyle desteklemiştir.
·         Şiirlerini sade dille ve hece ölçüsüyle yazmış;  ancak canlı halk Türkçesini bulamamış. Yedili-on birli gibi hece kalıpları yerine on altılı-on dokuzlu kalıpları kullanmıştır. Hece vezninin o döneme kadar kullanılmamış şekillerini kullanmıştır. Koşma, türkü… gibi halk biçimlerine bakmayarak sone, terzarima, serbest müstezat gibi biçimlerde yazmıştır.
·         Şiirinde; bayrak, yaptığı, milliyetçi, halkçı ve insancıl davalar, sağlam ve yenidir. Bu bakımdan Türk şiirine yeni temalar katmış sayılır.
·         Halkın acılarını, dertlerini, sıkıntılarını şiirine yansıtmıştır.
 Eserleri
1.      Türkçe Şiirler, Türk Sazı, Ey Türk Uyan, Cenge Giderken, Tan Sesleri, Zafer Yolunda, İsyan ve Dua, Aydın Kızları, Mustafa Kemal, Ankara ( Şiir)
2.      Fazilet ve Asalet, Türk’ün Hukuku, Dante’ye (Nesir)
ALİ CANİP YÖNTEM (1887-1967)  
·         Edebiyata şiirle başladı. İlk şiirlerini Fecr-i Ati topluluğuna katıldığı dönemde kaleme aldı.
·         1911’de Ömer Seyfettin’le birlikte “Genç Kalemler”  dergisini çıkardı; bu derginin başyazarlığını yaparak Milli Edebiyat akımına öncülük etti.
·         Kısa bir ürede aruzu bırakıp heceye yöneldi.
·         “Yeni Lisan” ve “Milli Edebiyat” kavramları etrafında çıkan tartışmalarda yazdığı yazılarla döneminin ileri gelen bir eleştirmeni oldu.
·         Yazdığı makalelerini “Milli Edebiyat Meselesi ve Cenap Bey’le Münakaşalarım” adlı eserinde toplamıştır.
 Eserleri
1.      Geçtiğim Yol ( Şiir)
2.      Milli Edebiyat Meselesi ve Cenap Bey’le Münakaşalarım (Eleştiri)
3.      Epope ve Edebi Nevilerle Mesleklere Dair Malumat, Ömer Seyfettin (İnceleme- Araştırma)
FUAT KÖPRÜLÜ (1890-1966)
·         Türk dili tarihi, edebiyatı alanlarındaki bilimsel çalışmalarıyla tanınmış; edebiyat tarihinin kurucusu olmuştur. Uluslararası üne kavuşmuş bir bilim adamıdır.
Eserleri
1.      Türk Edebiyatı Tarihi, Türk Edebiyatında Mutasavvıflar, Türk Saz Şairleri Antolojisi, Divan Edebiyatı Antolojisi…
HAMDULLAH SUPHİ TANRIÖVER (1885-1966)
·         Fecr-i Ati topluluğundan ayrılarak Genç Kalemlere katılmış böylece adını Milli Edebiyatta duyurmuştur.
·         İstanbul’daki işgalci güçlere karşı düzenlenen mitinglerde ve daha sonra Kurtuluş Savaşı yıllarında TBMM’de söylev (hitabet) türünün etkili örnekleri olarak gösterilen konuşmalar yapmıştır.
·         Söylevleri  “Doğa Yolu” makaleleri  “Günebakan” adlı kitaplarda toplanmıştır.
HALİDE EDİP ADIVAR (1884-1964)
·         Bu dönemin tanınmış ilk romancısıdır.
·         Milli mücadelede faal olarak görev yapması, cepheleri dolaşması, Halide Onbaşı diye anılması popüler bir sanatçı olmasında etkili olmuştur.
·         Roman karakterlerini daha çok kadınlar arasından seçer ve onların psikolojilerini, iç dünyalarını başarıyla yansıtır. Ancak bu karakterler biraz abartılıdır.
·         Dili yalın; üslubu savruk ve özensizdir.
·         İlk başlarda Seviye Talip, Handan, Kalp Ağrısı adlı romanlarında aşkı, bireysel tutkuları, kadın psikolojisini işlemiştir.
·         Daha sonralarda “Yeni Turan” romanında Ziya Gökalp’ın etkisinde kalarak Türkçülük ideolojisini ele almıştır.
·         Gözlem gücü, betimleme ve tahlil etme konusunda oldukça başarılıdır.
·         Aralarında en ünlü romanı “Sinekli Bakkal” ın da bulunduğu töre romanlarını (Tatarcık, Sonsuz Panayır, Döner Ayna, Sevda Sokağı Komedyası) sanat yaşamının son döneminde yazmıştır. Bu romanlarında devirlerin, kuşakların gelenek ve görenekleri ağır basar.
·         “Ateşten Gömlek” ve “Vurun Kahpeye”; Kurtuluş Savaşı yıllarını anlatan romanlarıdır. Hatta Ateşten Gömlek edebiyatımızda bu konuyu işleyen ilk romandır. Ateşten Gömlek’te bireysel saadetin olabilmesi için önce toplumsal saadet şarttır. Vatanın müdafaasında cinsiyet ayırt etmeksizin kadın-erkek herkes üzerine düşeni yapmalıdır fikrini savunur.
·         “Mor Salkımlı Ev” çocukluk yıllarını, “Türk’ün Ateşle İmtihanı” ise İstiklal Savaşı yıllarını anlattığı anı kitaplarıdır.
·         “Tatarcık” İmparatorluktan Cumhuriyete geçerken oluşan eski-yeni çatışmasında kazanan tarafın yeni olduğunu anlatır.
·         “Sinekli Bakkal” da konu olarak halk, aydın ve II. Abdülhamit dönemindeki saray çevresi ayrıca doğu karşısında batının tutumu işlenmiştir.
·         Eserlerindeki kahramanlar genelde kadın olmakla birlikte, bu kadınlar üstün özelliklere sahip kişilerdir.
Eserleri
1.      Handan, Raik’in Annesi, Yeni Turan, Son Eseri, Zeyno’nun Oğlu, Yol Palas Cinayeti, Akile Hanım Sokağı, Sevda Sokağı Komedyası (Roman)
2.      Kubbede Kalan Hoş Seda, Dağa Çıkan Kurt (Hikâye)
3.      Kenan Çobanları, Maske ve Ruh (Tiyatro)
4.      Harap Mabetler (Mensur Şiir)
REFİK HALİT KARAY (1888-1965)
·         Önce fıkraları, sonra hikâyeleri, daha sonra da romanlarıyla tanınmıştır.
·         Tüm eserlerini canlı bir konuşma diliyle yazmıştır. Eserlerinin en değerli yanı üslubudur.
·         Güçlü bir gözlem yeteneği, başarılı tasvirleri vardır.
·         Mizahçılığı, yergiciliği dikkat çeken diğer bir yöndür. Hiciv en önemli özelliğidir. Kirpi takma adıyla mizah yazıları yazmıştır. Hayatın gülünç yanlarını ve sosyal hayattaki yanlışları karikatürize ederek zeki ayrıca nükteli bir biçimde ele almıştır.
·         “Memleket Hikâyeleri” ilk hikâye kitabıdır. Olaylar hep Anadolu’da geçer.  Maupassant tarzı bir hikâye anlayışı olan yazarın bu eseri edebiyatımızın İstanbul dışına çıkıp Anadolu’ya yönelmesinde bir çığır açmıştır.
·         “Gurbet Hikâyeleri” yurt dışındaki sürgün yaşamının izlenimleriyle yazılmıştır.
·         Romanlarında Ahmet Mithat ve H. Rahmi Gürpınar gibi okuyucuyu oyalayabilme özelliğine de önem vermiş; ağır düşüncelere, derin tahlillere giremeden beyaz realizm denebilecek bir anlayışla yazmıştır.
·         Romanlarını aşk ve kadın ekseni etrafında gelişen sürükleyici olaylar, egzotik konular üzerinde kurmuştur.
·         İlk ve en önemli romanı “İstanbul’un İçyüzü” dür. Anı yöntemiyle yazılan bu roman, Birinci Dünya Savaşı sırasında ortaya çıkan savaş zenginleri ve onları destekleyen politikacıları eleştiren bir yergi romanıdır.
Eserleri
1.      Memleket Hikâyeleri, Gurbet Hikâyeleri (Hikâye)
2.      İstanbul’un İçyüzü, Yezidin Kızı, Çete, Sürgün, Anahtar, Bu Bizim Hayatımız, Nilgün, Bugünün Saraylısı, Kadınlar Tekkesi, 2000 Yılın Sevgilisi… (Roman)
3.      Kirpi’nin Dedikleri, Guguklu Saat, Bir Avuç Saçma, Sakın Aldanma İnanma Kanma, Üç Nesil Üç Hayat, Bir İçim Su (Anı- Fıkra- Söyleşi)
4.      Deli (Oyun)

YAKUP KADRİ KARAOSMANOĞLU (1889-1974)
·         Edebiyata Fecr-i Ati topluluğunda başlamış; Erenlerin Bağından, Okun Ucundan adlı sanatlı nesir örneği olan eserlerle ilk ürünlerini vermiş; İstiklal Mücadelesi’ne katılmıştır. Böylece Edebiyat hayatına Fecr-i ati ile başlayıp Milli Edebiyat ile devam etmiştir.
·         Fecr-i Ati topluluğundayken daha çok bireysel sanat yapma anlayışı gütmüş ve mistik bir hava ile eserlerini okuyucuya sunmuştur. 1916 yılı ile eserlerinde yurt gerçekleri ve milli duyguları işlediği görülür.
·         Sağlam bir gözlemcilik ve realist bir yöntemle yazmakla beraber kendi kişiliğini gizlememiştir.
·         Sağlam bir teknikle yazmıştır. Aşk onun romanlarında her zaman ikinci planda kalmıştır.
·         Romanlarıyla Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküş yıllarından başlayarak 1952’ye kadar olan Cumhuriyet Türkiyesi’ne tanıklık etmiş; toplumsal, siyasi tarihimizi çözümlemeye çalışmıştır.
·         İlk romanı “Kiralık Konak” ta kuşaklar arasındaki çatışmayı ve Tanzimat’tan Birinci Dünya Savaşı’na kadar olan kültürel değişimi anlatmıştır. (Başkahraman Hakkı Celis)
·         “Nur Baba” romanını Euripides’in Bakkhalar’ından esinlenerek ve tekkedeki gözlemlerine dayanarak yazmıştır. Ancak yazar, Bektaşiliğin sırlarını açıklamakla ve onları küçük düşürmekle suçlanmıştır.
·         “Yaban” adlı romanında İstiklal Mücadelesini ve eleştirel bir bakışla aydın-köylü çatışmasını yansıtmıştır. (Başkahraman Ahmet Celal)
·         “Sodom ve Gomore”de mütareke yıllarının İstanbul’u anlatılır. Sodom ve Gomore İncil’e göre ahlak sapkınlığı yüzünden lanetlenmiş iki ülkedir. (Sami Bey, Leyla, Necdet)
·         “Ankara” romanı, Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet yıllarında yaşanan değişimlerin eleştirel bir bakışla anlatıldığı; hem başkent Ankara’nın hem de yeni Türk kadınının romanıdır. (Selma Hanım)
·         “Panorama” ise “Ankara” romanının devamı gibidir. Eserde 1923’ten 1950’ye kadar geçen zamanda Cumhuriyet Türkiye’si kalabalık bir kişi kadrosuyla anlatılmıştır. (Panorama I, II, III)
Eserleri
1.      Hep O Şarkı (Abdülaziz dönemindeki yaşam ele alınır), Bir Sürgün (II. Abdülhamit döneminde Paris’e kaçan Jön Türkler ele alınır), Hüküm Gecesi (Roman)
2.      Bir Serencam, Milli Savaş Hikâyeleri (Hikâye)
3.      Zoraki Diplomat, Politikada 45 Yıl, Gençlik ve Edebiyat Hatıraları, Anamın Kitabı (Anı)
4.      Atatürk, Ahmet Haşim (Monografi)  
5.      Ergenekon (Fıkra)
6.      Sağanak, Nirvana (Tiyatro)

REŞAT NURİ GÜLTEKİN (1889-1956)
·         1922’de yayımladığı “Çalıkuşu” romanıyla ünlenmiş; roman, hikâye, tiyatro, eleştiri, gezi türünde birçok eser vermiştir.
·         Tüm eserlerinin canlı bir konuşma diliyle yazmıştır.
·         Türk romanına Anadolu şehir ve kasabalarının yaşantılarını, insan tiplerini sokan ilk romancılarımızdandır.
·         Eserlerinde yanlış batılılaşma, batıl inançlar, hayattan yaşam sahneleri sunulmuştur.
·         Güçlü bir gözlemciliği olan R. Nuri Gültekin’in realizm yönü kuvvetli canlı bir üslubu vardır. Eserlerinde ayrıca romantizmin etkileri de görülür.
·         Romanlarında yoğun bir yurt ve insan sevgisi, cıvıl cıvıl yaşama sevinci hissedilir.
·         Kahramanları genellikle cana yakın, dost, insancıl kişilerdir.
·         Yazarın anlatımdaki başarısı, psikolojik tahlillerine de yansımıştır.
·         Çalıkuşu, Dudaktan Kalbe, Akşam Güneşi gibi ilk romanları bireylerin duygusal ilişkileri üzerinde kurulmuştur. Yeşil Gece, Yaprak Dökümü, Miskinler Tekkesi, Kızılcık Dalları gibi romanları ise toplumsal sorunları ele alan romanlardır.
·         Önce piyes olarak yazdığı, sonradan romana dönüştürdüğü eseri Çalı Kuşu, kahramanı Feride ile genç kızları uzun süre etkilemiş; dil ve anlatımındaki rahatlıkla, Anadolu gerçeğine yaklaşım tarzıyla daha sonra yazıları birçok romana örnek olmuştur.
·         Yeşil Gece, tezli bir roman olup yazarın toplumsal sorunları ele aldığı eserlerin ilkidir. Romanın kahramanı Şahin Bey idealistliği yönünden Çalı Kuşundaki Feride’ye benzer. 
·         Yaprak Dökümü, yazarın toplumsal sorunları ele aldığı romanlarının en başarılısıdır. Bu eserde “yanlış batılılaşma” teması üzerinde durulur ve emekli kaymakam Ali Rıza Bey’in Avrupai hayat tarzına özenen kızlarının ve oğlunun yaşam zorlukları karşısında uğradıkları yıkımlar anlatılır. 

Eserleri
2.      Harabelerin Çiçeği, Gizli El, Damga, Bir Kadın Düşmanı, Acımak, Kızılcık Dalları, Kavak Yelleri, Değirmen (Roman)
3.      Olağan İşler, Sönmüş Yıldızlar, Tanrı Misafiri, Leyla ile Mecnun (Hikâye)
4.      Hançer, Eski Rüya, Taş Parçası, Yaprak Dökümü, Eski Şarkı, Tanrı Dağı Ziyafeti (Tiyatro)
5.      Anadolu Notları (Gezi)

FALİH RIFKI ATAY (1893-1971)
·         Sağlam, çekici anlatımı ve duru Türkçesiyle Türk basınının en usta kalemlerinden olmuş, siyasi konuları işleyen fıkra ve başyazılarıyla öne çıkmıştır.
·         Karakterlerinin dış görünüşlerini eserlerine çok iyi yansıtırken, iç dünyalarını yansıtmakta aynı başarıyı gösterememiştir.
·         Gezi, anı, makale, fıkra ve sohbet türlerinde birçok kitap yayınlamıştır.
·         Yaşarken çok yakınında bulunduğu Atatürk’e büyük bir hayranlıkla bağlıdır ve Atatürk’ü anlattığı birçok yazı yazmıştır. Bunlar arasında Atatürk ile ilgili anıları anlattığı “Çankaya” en tanınmış eseridir.
·         Gezi edebiyatımızın oluşmasında bu türde yazdığı eserlerle önemli katkıları olmuştur.

Eserleri
1.      Ateş ve Güneş, Zeytindağı, Çankaya, Batış Yılları, Atatürk’ün Hatırları (Anı)
2.      Gezerek Gördüklerim, Denizaşırı, Bizim Akdeniz, Tuna Kıyıları, Hint, Yolcu Defteri, Faşist Roma, Kemalist Tiran… (Gezi)
3.      Pazar Konuşmaları, Atatürkçülük Nedir?, Babanız Atatürk, Bayrak, Roman (Fıkra-Makale-Deneme)

MEMDUH ŞEVKET ESENDAL (1884-1952)
·         Türk hikâyeciliğinde bir çığır açmış, Çehov tarzı durum hikâyelerini edebiyatımızdaki ilk başarılı örneklerini vermiştir.
·         Hikâyelerinde iyimserlik, kendi hayat görüşünün bir yansımasıdır.
·         Daha çok orta tabakadan seçtiği hikâye kişileri çok canlıdır.
·         Tüm hikâyelerini konuşma diliyle ve yalın bir üslupla yazmıştır.
·         “Ayaşlı ve Kiracıları” adlı romanı çok ünlüdür. Eser anı biçiminde, alışılmışın dışında bir teknikle yazılmıştır; belli bir kişinin yaşamını anlatmak yerine aynı çevredeki birçok kişiyi anlatarak o çevreninin kesitini verir. Cumhuriyetin ilk yıllarında Ankara’da bir apartman katındaki odaları kiralayan, eğitimleri, uğraşları, dünya görüşleri farklı insanların kişiliklerini ve aralarındaki ilişkileri büyük bir ustalıkla sergilemiştir.  

Eserleri
1.      Miras, Ayaş ve Kiracıları, Vassat Bey (Roman)
2.      Otlakçı, Mendil Altında, Temiz Sevgiler, Ev Ona Yakıştı (Hikâye)

BEŞ HECECİLER

Faruk Nafiz Çamlıbel, Orhan Seyfi Orhon, Halit Fahri Ozansoy, Enis Behiç Koryürek ve Yusuf Ziya Ortaç’a şiirlerindeki ortak özellikler nedeniyle “Beş Hececiler” adı verilmiştir. “Hecenin beş şairi” olarak ta anılmışlardır. Cumhuriyet dönemindeki “milli romantik” açılımın erken öncüleri olan bu şairler, Milli Edebiyat akımının ilkelerine bağlı, hece ölçüsüyle başarılı örnekler verdikleri için bu adla anılmışlardır. Halk şiiri geleneğinden yararlanmış, sade Türkçe ile yazmışlardır. Şiirlerinde konu olarak Anadolu, Anadolu insanı, memleket sevgisi, yurt güzellikleri, kahramanlık ve yiğitlik işlenmiştir. Ziya Gökalp tarafından desteklenmişlerdir.

FARUK NAFİZ ÇAMLIBEL (1898-1973)
·         Beş Hececiler’in milli kaynaklara yöneliş ve şiirin ilkelerine uyum bakımından en güçlü temsilcisidir.
·         Aruzla yazığı ilk şiirlerini “Şarkın Sultanları” ve “Gönülden Gönüle” adlı kitaplarında toplamıştır.
·         Heceyle yazdığı ilk şiir kitabı “Dinle Neyden” dir.
·         “Han Duvarları” adlı şiiriyle edebiyatımıza yeni ufuk açmıştır. Bu şiir, İstanbullu bir şairin Anadolu coğrafyası ve insanlarıyla ilk karşılaşmasının yarattığı duygu ve heyecanları anlatır.
·         “Sanat” adlı şiiri ise “memleket edebiyatı” nın bildirisi gibidir.
·         Heceyle yazdığı memleket şiirlerini “Çoban Çeşmesi” adlı eserinde toplamıştır.

Eserleri
1.      Suda Halkalar, Bir Ömür Böyle Geçti, Heyecan ve Sükûn, Tatlı Sert, Zindan Duvarları, Akıncı Türküleri (Şiir)
2.      Canavar, Akın, Öz Yurt, Kahraman (Manzum Tiyatro)
3.      Yayla Kartalı (Mensur Tiyatro)
4.      Yıldız Yağmuru (Roman)

YUSUF ZİYA ORTAÇ (1895-1967)
·         Şiirlerini ilk başta aruz ölçüsüyle yazmaya başlamış, Ziya Gökalp’le tanıştıktan sonra heceye yönelmiştir.
·         Şiirinden çok düzyazıdaki ustalığıyla, gazeteciliğiyle, gülmece, yergi, nükte türündeki başarısıyla tanınmıştır.
  • “Akbaba” adlı mizah dergisini ölünceye kadar yayımlamıştır. Siyasi mizahın başarılı örneklerini vermiştir.
  • “Bizim Yokuş” ve “Portreler” de edebiyat ve basın dünyasıyla ilgili anılarını yazmıştır.
  • “Kuş Cıvıltıları” adlı eserinde çocuklara yönelik yazdığı şiirler bulunmaktadır.

Eserleri
1.      Akından Akına, Cenk Ufukları, Âşıklar Yolu, Yanardağ… (Şiir)
2.      Binnaz (hece ölçüsü ile yazılmış başarılı bir eserdir), Kördüğüm (Tiyatro)
3.      İsmet İnönü, Göz Ucuyla Avrupa (Biyografi, Gezi)

ENİS BEHİÇ KORYÜREK (1891-1949)
·         Şiirlerini ilk başta aruz ölçüsüyle yazmaya başlamış, Ziya Gökalp’le tanıştıktan sonra heceye yönelmiştir.
·         Aruzla yazdığı ilk şiirlerinde aşkı anlatmıştır.
·         Kurtuluş Savaşı döneminde milli duygular ve tarihi kahramanlıkları içeren şiirler yazmıştır.
·         Hece ölçüsü ile yazdığı şiirlerinde çeşitli hece kalıpları üzerinde çalışmıştır.
·         Özellikle yurt ve ulus sevgisini dile getirdiği “gemiciler” ve “tarihsel yiğitlikler” le ilgili şiirlerinde diğer şiirlerinden daha başarılıdır.

Eserleri
1.      Miras, Varidat-ı Süleyman, Miras ve Güneşin Ölümü (Şiir)

HALİT FAHRİ OZANSOY (1891-1971)
  • İlk yıllarında Fecr-i Ati’nin etkisinde kalmıştır. Daha sonra Milli Edebiyat akımından etkilenerek aruz ölçüsü ile yazmayı bırakmış heceye yönelmiştir.
  • Adını aruzla duyurmuş “Aruza Veda” şiirinden sonra heceyle yazmaya başlamıştır.
  • Derin melankoli ve karamsarlık içeren şiirleri bireysel konular  üzerinde durmuştur.
·         Şiirinden başka tiyatro ile de ilgilenmiş; aruzla yazdığı “Baykuş” ve “İlk Şair” dışındaki oyunlarını heceyle yazmıştır.

Eserleri
1.      Rüya, Cenk Duyguları, Efsaneler, Zakkum, Bulutlara Yakın, Gülistanlar, Harabeler, Paravan… (Şiir)
2.      Sönen Kandiller, Nedim, On Yılın Destanı, Hayalet… (Tiyatro)
3.      Edebiyatçılar Geçiyor, Edebiyatçılar Çevremde, Eski İstanbul Romanları (Anı)

ORHAN SEYFİ ORHON (1890-1972)
·         Şiire aruzla başlamış; ilk önce “Fırtına ve Kar” adlı uzun şiiriyle tanınmış sonra hece ölçüsü ve konuşma diliyle yazdığı “Peri Kızı ile Çoban Hikâyesi” adlı manzum masalı yazmıştır; “Hecenin Beş Şairi” nden biri olmuştur.
·         Divan edebiyatına bağlı kalıpları hece ölçüsüne uyarlamış; gazele benzer şiirler yazmıştır.

Eserleri
1.      Gönülden Sesler, O Beyaz Bir Kuştu, Kervan(Şiir)
2.      Asri Kerem, Düğün Gecesi (Gülmece-Yergi)
3.      Dün-Bugün-Yarın, Kulaktan Kulağa (Makale-Fıkra)






MİLLİ EDEBİYAT DÖNEMİNDE BAĞIMSIZ SANATÇILAR

YAHAYA KEMAL BEYATLI (1884-1958)
·         Çağdaş Batı şiiriyle eski Türk şiirinin birleşimini gerçekleştirerek modern Türk şiirinin kurucularından olmuştur. 
·         Paris’ten ”Mektepten Memlekete” sloganıyla, Batı hayranı bir şair olarak değil, geçmişimizin bütün kültür ve mirasına sahip çıkan Batılı bir Türk şairi olarak yurda dönmüş; bu mirasın göz kamaştıran bütün zenginliklerini tarih, vatan, aşk, musiki, din, tabiat, sonsuzluk gibi kavramların potasında kaynaştırarak kendi şiir anlayışı içinde bütünleştirmiştir.
·         Heceyi küçümsemeyip hececileri tutmuş; ancak şiir için ölçünün temel bir nitelik olmayıp bir araç olduğuna inandığı için aruzu kullanmıştır. Heceyle yazdığı “Ok” şiiri dışında bütün şiirlerinde kullandığı aruzu Türkçeye en başarılı biçimde uygulayan şair odur.
·         Şiirlerinde sözcükleri özenle seçmiş; yerli yerinde, dile ve biçim mükemmelliğine önem vererek kullanmıştır. Ahengi ve uyağı önemsemiştir.
·         Nazımı nesirden uzaklaştırmış; şiirle düz yazının birbirinden tamamen farklı alanlar olduğu düşüncesiyle öz şiir anlayışını savunmuştur.
·         Şiirde müzikaliteye verdiği önemle sembolistlere, ortak dil ve kuralları kullanarak klasiklere yaklaşır. Ancak, şiirlerindeki lirizm, onu klasiklerden, anlam açıklığı da sembolistlerden ayırmıştır. 
·         Kimi şiirlerinde bir masal dünyası kurması, tarihi ve milli kültüre bağlanması ise ondaki romantizm etkilerini gösterir. İlk şiirlerinde benimsediği parnasizmin mükemmeliyetçilik ilkesini bütün şiirlerinde sürdüren şair, kimilerince neoklasik (yeni klasik) (klasik zevk ve üslubu yeniden canlandırma) olarak değerlendirilmiştir. Parnasizmin ve neoklasizmin en önemli temsilcisidir.
·         Toplumsal sorunlar dışında, genellikle lirik şiirler yazmış; aşk, sonsuzluk özlemi, ölüm gibi temalara yönelmiş; vatanın bir özeti olarak gördüğü İstanbul’a, büyük bir hayranlık duyduğu Türk uygarlığına, Osmanlı tarihinden aldığı ilhamla kahramanlık motiflerinde şiirlerinde geniş yer vermiştir.
·         Süleymaniye’de Bayram Sabahı, Açık Deniz, Itri, Akıncı, Mohoç Türküsü, Ok, Sessiz Gemi, Rintlerin Ölümü, Mehlika Sultan, Kar Musikileri, Endülüste Raks gibi şiirleri “Kendi Gök Kubbemiz” adlı kitapta toplamıştır.
·         “Eski Şiirin Rüzgârıyla” kitabındaki şiirler tema bakımından “Kendi Gök Kubbemiz” dekilere benzese de nazım biçimi, dil ve içerik yönünden divan şiirine benzeyen şiirlerdir.
·         Rubaiye 20. yüzyılda hayat verenlerin başında gelir. “Rubailer” şairin bu alandaki verilerini toplar.
·         Nesir alanında da başarılı örnekleri vardır. “Eğil Dağlar”, “Aziz İstanbul”, “Siyasi ve Edebi Portreler”, “Edebiyata Dair”…
·         Hayattayken hiçbir kitabı yayınlanmamıştır. Bu sebeple “esersiz şair” olarak nitelendirilmiştir. Kendisi öldükten sonra eserleri henüz hayattayken kendisinin öngördüğü isimler altında basılmıştır.

Eserleri
1.      Mektuplar- Makaleler
3.      Siyasi Hikâyeler
4.      Tarih Muhasebeleri (Nesir)

MEHMET AKİF ERSOY (1873-1936)
·         II. Meşrutiyet’ten sonra “Safahat” başlığı altında yayınladığı şiir kitaplarıyla ve İslamcı dünya görüşüyle tanınmış İstiklal Marşı şairimizdir.
  • Hakikati güzelliğe tercih eden sanat anlayışıyla yazdığı şiirlerinde duygu ve düşüncelerini olduğu kadar, çağının toplumsal yaşamını da yansıtmıştır.
  • Dili zaman zaman Servet-i Fünun diline kaysa da halkın kullandığı sade, canlı, zengin bir Türkçedir.
  • Aruz veznini Türkçeye (en önemli örneği İstiklal Marşı) başarılı bir şekilde uygulamıştır. Aruza milli bir kimlik kazandırmıştır. Ancak ahenge fazla önem vermemiştir.
  • Tasvir, öykülerine, diyalog gibi anlatım tekniklerini kullanmış; Fikret gibi nazımı nesre yaklaştırmıştır.
  • Betimleme ve öyküleme ustasıdır.
  • Fakirlik, cehalet, ahlaksızlık, taklitçilik, köksüzlük, inançsızlık… şiirlerindeki başlıca konulardır.
  • Şiirlerinde lirik, epik, didaktik, satirik, hitabet gibi pek çok türün özelliklerinden yararlanmıştır.
  • Ona göre İslam’ın özünü fenle birleştirmek böylece iyi bir sentez elde etmek gerekir.
  • Safahat yedi bölümden oluşur; Safahat, Süleymaniye Kürsüsünde (Kitabın kahramanı Abdürreşit İbrahim Efendi İslam âleminin tenkidini yapar. İslam’ı özüne dönemsi gerektiğini savunur), Hakkın Sesleri (Balkan Savaşları’nı ele almıştır. İslam dünyasının uyanması gerektiğini söyler), Fatih Kürsüsünde (Galata Köprüsü’nden Fatih’e doğru giden iki arkadaşın toplum mesellerinden ve yaşanan sıkıntılardan bahsettiği konuşmaları yer alır. Hepsinin nedenini cahilliğe bağlar), Hatırdan (Şairin I. Dünya Savaşı sırasında yaptığı seyahatin etkilerini yansıtır), Asım (Diyaloglarla oluşmuş manzum bir hikâyedir. Asım’ın yaşıtlarının cephedeki kahramanlığını anlatır. Asım ve arkadaşlarının Avrupa’ya ilim ve bilim öğrenmek için gitmeleriyle biter. Bu eserle M. Akif zirveyi yakalamıştır), Gölgeler (İslam’ın tasavvufi yönüyle memleket hasretli içerikli şiirleri bulunmaktadır).
  • En sevilen şiirleri; Küfe, Mahalle Kavgası, Meyhane, Seyfi Baba gibi şiirleridir.

RIZA TEVFİK BÖLÜKBAŞI (1869-1949)
·         Serveti Fünun’cularla çağdaş olduğu halde üslup, tema ve dil bakımından onlara katılmamış; aruzla yazdığı ilk şiirlerinden sonra M. Emin Yurdakul’a yaklaşarak hece ölçüsüne yönelmiştir.
  • Tanzimat’tan sonra gelen şairler arasında hece ölçüsünü en iyi kullanan şairlerden biri olarak değerlendirilmiştir.
  • Halk şiirinin özellikle tekke şiirinin etkisinde kalarak koşma, nefes, divan biçimleriyle Bektaşi ozanlarının; Karacaoğlan, Dertli gibi saz şairlerinin söyleyiş özelliklerinden taklide düşmeden yararlanmıştır.
  • Şiirlerini “Serap-ı Ömrüm” adıyla toplamış; ancak mizah şiirlerini ve taşlamalarını bu kitaba almamıştır.

AHMET HİKMET MÜFTÜOĞLU (1870-1927)
·         Servet-i Fünun dönemine ait İkdam ve Servet-i Fünun dergilerinde yayımlanan öykü ve düz yazılarını daha sonra “Haristan ve Gülistan” adlı eserinde toplamıştır.
·         Milli Edebiyat dönemine ait öykülerini “Çağlayanlar” adlı eserinde toplamıştır.
·         “Gönül Hanım” adlı eseriyle asıl ününe kavuşmuştur. Bu roman Turancılık fikrini savunan tezli bir romandır. Yazar bu eserinde romanın kahramanı Mehmet Tolun ile ödeşmiştir. Eserde romanın kahramanları uzun bir seyahate çıkarlar. Bu seyahatin amacı Orhun Abidelerini bulmaktır. Böylece Türklerin batı medeniyetine ulaşabilmesi için yapması gerekenler anlatılır. Bir diğer amaç ise Türk dünyasını tanıtmaktır.

Eserleri
1.      Gönül Hanım (Roman)
2.      Haristan ve Gülistan, Çağlayanlar (Öykü)



MİLLİ EDEBİYAT DÖNEMİNDE YAZILMIŞ BAZI ESERLERİN ÖZETİ

YABAN- YAKUP KADRİ KARAOSMANOĞLU

Ahmet Celal Kurtuluş Savaşında, Çanakkale Cephesinde savaşmıştır. Savaş sırasında bir kolunu cephede kaybetmiştir. Hizmet eri olan Mehmet Ali’nin isteği ile onun köyüne gitmiştir. Hayatında ilk defa Türk köylüsüyle burada karşılaşmıştır. Köyde gördükleri onu çok şaşırtmıştır. Köy yoksulluk ve cahillik içine kaybolmuştur. Birçok defa köylüye savaşın sebep olacağı kayıpları anlatmaya çalışır; Köylüler hiçbir zaman ona inanmaz, onu ''yaban'' diye lakaplandırır. Öyle ki şehirden gelen her aydın, onlar için bir ''yaban'' dır. Kurtuluş Savaşı alevlenmiştir. Köylüler Ahmet Celal’in anlatmaya çalıştığı gerçekler ile karşı karşıya kalmıştır. Yunanlılar onların köyüne de girmiştir. Ahmet Celal, kargaşadan yararlanıp Emine ile kaçıp kurtulmayı planlamıştır. Fakat düşman askerleri tarafından yaralanınca işler planladığı gibi gitmemeye başlayacaktır. Emine ile yeni gün doğana kadar köy mezarlığında saklanmak zorunda kalacaklardır. Ahmet Celal tüm yaşadıklarını yazdığı bu defteri Emine'ye bırakıp bilinmeyene doğru yol alacaktır.

KİRALIK KONAK- YAKUP KADRİ KARAOSMANOĞLU

Naim Efendi çalışmalarıyla nazırlık görevine kadar yükselmiştir. Ailesinden gelen bir servete ve tutumlu bir tavıra sahiptir. Çocukluğundan bu yana Osmanlının örf ve adetiyle yetişmiş bir beyefendidir. Hanımı öldüğü için konakta kızı, torunu ve damadı ile birlikte yaşamaktadır. Kızı Sakine Hanım her ne kadar annesinin yerine geçede hiçbir yönü ile annesine benzemiyordu. Damadı Servet Bey Kazasker ailesinin çocuğu olmasına rağmen özenti batılı yaşam tarzını benimsemiştir. Damadı çocuklarının da bu şekilde yetiştirir. Torunu olan Seniha Servet-i Fünun akımına ait kitapları okuyan ve bundan etkilenen bir kişidir. Batıda yetişmiş olan Faik Bey’e aşık oldu. Kısa sürede bu aşk iki gencide saracak ve yakacaktır. Faik Bey kumarın şeytanlığına aldanmış çok fazla para kaybetmiştir. Seniha bunu kardeşi Cemilden öğrenmiştir. Cemil parayı Naim Efendiden istemesini söylemiştir. Seniha Hanımda böyle bir şeyin asla olmayacağını söyleyerek ona elmaslarını vermiş ve borcunu kapatmasını istemiştir. Tüm bu yaşananlar Seniha’yı uzun bir düşünceye sokmuştur. Seniha kendisiyle hesaplaşmasından sonra çok değişmiştir. Konağı kiraya verip kardeşi Selma Hanımın yanına taşınmaya karar vermiştir. Fakat Naim Efendi her geçen gün kendisiyle birlikte yaşlanan bu konağı bırakamamaktadır.

ATEŞTEN GÖMLEK- HALİDE EDİP ADIVAR

Peyami hatırlarını yazdığı dönem boyunca kafasında bir kurşun olduğu söylenmektedir. Bu durumda kafası açılacak ve o kurşun çıkarılacaktır. Peyami’nin çok uzaktan bir akrabası olan Ayşe İzmir’den İstanbul’a Peyami ile evlenme ümidiyle gelmiştir. Fakat Peyami bu evliliği istememektedir. Bu olanlara çok üzülen Ayşe bir daha asla Peyami ile evlenme olasılığının olmayacağı üzerine karara varmıştır. Böylece bir başkası ile evlenmiş ve evladı olmuştur. İzmir’in Yunanlılarca işgali üzerine oğlu ve eşi ölmüş Ayşe can güvenliği için İstanbul’a, Peyami’lere gitmiştir. Ayşe’nin kardeşi Cemal ve Cemalin arkadaşı İhsan ile tanışır. Tek amaçları milli mücadeleye katılmak her yönden onu desteklemektir. İhsan yorulmanın tanımını bilmeden çalışmakta, Ayşe hemşire olarak görev almaktadır. Şimdi hem İhsan hem de Peyami Ayşe’ye aşık olmuştur. Peyami Ayşe’yi elde etmek için İhsan’ın komutası altındaki birliğe girer. İhsan bir akşam Peyami’ye Ayşe’yi ne kadar çok sevdiğini söyler. Fakat İkinci İnönü savaşı sırasında çok ağır yaralanır. Hastanende yer olmadığından İhsanı bir otele yerleştirdiler. Ayşe İhsana bakmak ve yarasını iyileştirmek görevini üstlenir. Bir defasında İhsan Ayşe’ye İzmir’e ilk girmesi şartı ile Ayşe’den kendisi ile evlenmesini ister. Ayşe aşkta hep hüzün yaşadığı için korkmaktadır. Böylece mantosunu alıp çıkar ve İhsan’a bir daha gitmemeyi İhsan’ın hemşirelik görevini bir başkasına verilmesini istemiştir. İhsan bu olaydan sonra yarasını açıp intihar etmiştir. Böylece kendini suçlu gören Ayşe geri döner ve İhsan’ın hemşiresi olmaya devam eder. Kader sonucu İhsan hava değişimi adı altında Ankara’ya gönderilir. Orada bir akrabası ile evlendirilmek istenmiştir. Fakat İhsan bu evliliği istememektedir. İhsan yine kötü talihinin oyuncusu olup Ankara’dan ayrılırken kendisi ile evlendirilmek isteyen kız tren istasyonunda onu öper. Tam bu anda Ayşe oradadır ve bu olayları görür. Ayşe artık sadece İzmir’i düşüneceğine yemin eder. İhsan düşmandan önce kendi içindeki savaşı bitirememiştir. Bir saldırı sırasında Peyami’nin kollarında ölür. Bu saldırıda Ayşe’de şehit olmuştur. Peyami Ayşe ve İhsanı yan yana gömdürür. Peyami’ye göre Ayşe İzmir’e ilk varan kişiye aşık olacaktır. Bu kişi de Peyami olacaktır. Defter bu şekilde biter. Ameliyattan sonra doktorlar bu defter hakkında araştırma yaptığında aslında Peyami’nin Ayşe adında hiçbir akrabası olmadığı ve tüm bu olayların yaşanmadığına dair bilgi edinir. Böylece tüm bu olayların Peyami’nin kafasındaki kurşunun yarattığı hayaller olduğunu anlarlar.

SİNEKLİ BAKKAL- HALİDE EDİP ADIVAR

Sinekli Bakkal Mahallesinde imamın kızı olan Emine aynı mahallede bakkal olan ek iş olarak ta karagöz oynatıp ortaoyunu yapan Tevfik ile babasının izni olmadığı halde evlenir. Bir gün Tevfik orta oyununda zenne rolünde oynayınca mahalleli ona “Kız Tevfik” lakabını takar. İmam aşırı bağnaz bir kişiliğe sahiptir ve kızının eğitimi de bu yöndedir. Emine kocası ile anlaşamaz ve baba evine döner. Tevfik İstanbul’da ünlü bir ortaoyunu icracısı olmuştur. Bir gün karısının taklidini yapınca sürgün yer. Emine ile Tevfik’in bir kızı vardır adı Rabia’dır. Rabia dedesinden dini eğitim almıştır. Rabia’nın büyüleyici derecede güzel sesi vardır. Selim Paşa ve eşi Rabia’nın bu sesini eğitmek için konaklarında Mevlevi şeyh Vehbi Dede tarafından alaturka musiki dersi aldırır. Kendi oğulları Hilmi için piyano dersi aldırdıkları İtalyan piyanist Peregrini Rabia’nın sesine hayran kalır. Ünü bütün İstanbul’u sarar. Kur’an ve Mevlit okumak için cami cami dolaşmaktadır. Tüm kazancını imam’a verir. Bir gün Rabia’nın babası sürgünden döner ve eski bakkal dükkanını tekrardan açar.
ÇALIKUŞU- REŞAT NURİ GÜNTEKİN
Feride çok küçük yaşta ailesini kaybetmiş teyzesinin çatısı altında Fransız yatılı okuluna gönderilir. Çok hareketli olduğu için ona “Çalıkuşu” lakabını takarlar. Yaz tatilini teyzesinin yanında geçirmektedir. Teyzesinin oğlu Kamuran ile birbirlerine aşık olur ve nişanlanırlar. Feride düğün günü çarşaflı bir kadın tarafından bir mektup alır. Mektupta Kamuran’ın İsveç’teyken Münevver adında bir hastası ile ilişkisi olduğunu ve onunla evlenme vadinde bulunduğunu öğrenir. Her şeyi olduğu gibi bırakıp kaçar. Öğretmenlik mesleği ile Anadolu’nun çeşitli köylerinde, kasabalarında, şehirlerinde öğretmenlik yapar. Güzel olması dolayısıyla gittiği her yerde dedikoduya maruz kalır. Sürekli karşısına bir erkek çıkar bu durumdan bıkmıştır. Hayrullah Bey ihtiyar bir doktordur. Daha önce tanıştığı bu doktor ile başka bir yerde yine karşılaşmıştır. Hayrullah Bey, Feride’yi kızı gibi korur. Onu bu dertten kurtarmak için onunla evlenir. Fakat aralarında baba-kız ilişkisi vardır. Feride öğretmenliğe başlayınca bir günlük tutmuştur. Hayrullah Bey bu defteri bulur ve okur. Hasta yatağında ölümü beklerken Feride’ye ölünce Feride’nin teyzesinin yanına gitmesini ve ona vereceği kapalı zarfı hiç açmadan Kamuran’a teslim etmesini vasiyet eder. Feride bu vasiyeti yerine getirir. Kamuran zarfı açar, içinde bir mektup ve Feride’nin günlüğü vardır. Mektupta bir daha asla Feride’yi bırakmamasını yazmıştır. Kamuran sabaha kadar defteri okur. Feride’yi bir daha asla bırakmaz. Onunla evlenir.
AYAŞLI VE KİRACILARI- MEMDUH ŞEVKET ESENDAL
Ankara’da, Ayaşlı İbrahim Efendi dokuz odalı apartman dairesini oda oda kiraya verir. İbrahim Efendi hayatı boyunca çeşitli işlere girmiş, her türlü tarakları görmüş bir adamdır. Odalarda kadın-erkek, genç-ihtiyar, evli-bekar… çeşitli tipte insanlar kiracıdır. Ayaşlı’nın bir odasını kiralayan bekar, banka memuru bu apartman katında geçen hayatını yazmaktadır. Onunla beraber bu apartman katında bulunan kişiler şu şekildedir; eski çiftlik sahibi, yaşlı Hasan Bey, eski konsolos Şefik Bey, odun ve kömür satan Buharalı Abdülkerim ile karısı İffet Hanım, eski bar kızı Faika ile şöför kocası Fuat Bey, geceleri odasında kumar oynatan Turan Hanım’la kocası Haki Bey, bu kişilerden başka sürekli değişen hizmetçiler, gelip giden misafirler… Eserde çok farklı kişilikler, çeşitli zümreden kişiler, bu insanların ayrı ayrı maceraları ve birbirleriyle olan ilişkileri göz önüne alındığında Cumhuriyet’in ilk yıllarını çok farklı pencerelerden bizlere göstermektedir. Yazarımızın Turhan Hanımla belli bir münasebeti olmuştur. Bu durum Turhan Hanımın eşi için bir anlam içermiyordur. Sürekli görmemezlikten geliyordur. Turhan Hanım kumarı çok iyi bilen bir kadındır. Odasına gelen kumarbazları yener. Sürekli odasına gelen müşteriler İbrahim Efendinin de hoşuna gitmektedir. Yazarımız çalıştığı bankada müdürü ve iş arkadaşlarıyla iyi anlaşmaktadır. Yazarımız işteyken evde olanları Turhan Hanımdan öğrenmektedir. Evde iffet Hanımın bir çok çocuğu vardır ve gürgür şamata eksik kalmamaktadır. Doktor Fahri Bey yazarımızı Turhan Hanım iletinden kurtarıp evlendirmeyi istemektedir. Turhan Hanım iyi bir kazanç topladıktan sonra ev alıp orada kumarhanesini devam ettirmektedir. Bu durum Ayaşlının hoşuna hiç gitmemiştir. Turhan Hanım evden ayrılınca yazarımız işteyken evde olan olayları hizmetçilerden öğrenmiştir. Evdeki Hasan Bey hastalanınca kızı Selime Hanım çağrılır. Yazar Selime Hanımı görünce ona aşık olmuştur. Doktor Fahri Bey evlenme konusunda yazarımıza baskı kurunca bir plan yapar ve müdürün kızı Melek Hanımla Fahri Bey’i nişanlar. Selime’nin babası ölünce Ayvalık’a geri döner. Bu sırada Selime Hanım ile mektuplaşmaktadır. Bir gün Selime Hanım ona geleceğini mektubunda belirtir. Ayaşlı’nın evinde bir kiracının başı kesilerek ölü bulunmuştur. Bu durum kiracıların huzurunu kaçırmıştır. Doktor Fahri Bey yazarımızın kendi yanına taşınmasını ister. Selime Hanım Ayvalık’tan dönünce yazarımızla evlenir. Fahri Bey de Melek Hanımla evlenir. Bu çifte düğün müdür evinde yapılır. Ayaşlı ve kiracıları bu kadar olayı kaldıramaz ve dağılırlar. Ayaşlı arada yazarımızı ziyaret etmektedir. Bu ziyaretler zaman içinde kesilmiştir. Bir gün Selime babasının mezarını ziyarete gittiğinde yanında Ayaşlı’nın mezarını görür. Ayaşlı da bu dünyadan göçmüştür.

KAYNAKÇA:
Akyüz, Kenan, Modern Türk Edebiyatının Ana Çizgileri 1860-1923, İnkılap Kitabevi
Korkmaz, Ramazan (2011), Yeni Türk Edebiyatı El Kitabı 1839-2000, Ankara, Grafiker Yayınları
‘Milli Edebiyat’, Ana Britannica Genel Kültür Ansiklopedisi, Cilt 16, İstanbul 1989, Ana Yayıncılık. s.95.
‘Milli Edebiyat Akımı’, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, Cilt30, İstanbul 2005, Türkiye Diyanet Vakfı. s.72-73.
‘Ziya Gökalp’, Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce Milliyetçilik, Cilt 4, İstanbul 2009, İletişim Yayınları. s.28-36.
‘Milli Edebiyat’, Türk Ansiklopedisi, Cilt 24, Ankara 1976, Milli Eğitim Basımevi. s.168-169.
ÖRSKAYA, İlyas, Üniversiteye Hazırlık LYS EDEBİYAT BİLGİLERİ Konu Anlatımlı, Final Yayınları
LYS  Edebiyat Konu Anlatımlı, Ekim 2009, İstanbul, Körfez Yayınları
Edebiyat EL KİTABI LYS HAZIRLIK, Nisan 2011, Ankara, Fem yayınları.
UZUN, Mustafa, 11. SINIF TÜRK EDEBİYATI KONU ANLATIMLI, Eylül 2008, Ankara, 2.Baskı, Esen Yayınları
www. e-bulten.library.atilim.edu.tr(http://e-bulten.library.atilim.edu.tr/sayilar/2013-06/okuma.html) Erişim:30.11.2013
www.milliedebiyat.gen.tr (http://www.milliedebiyat.gen.tr/milli-edebiyat-donemindeki-siyasi-durum-ve-fikir-akimlari.html) Erişim:30.11.2013
www.obarsiv.com(http://www.obarsiv.com/kutuphane_bulteni/aralik09/milli_edebiyat.html)Erişim:30.11.2013
www.edebiyatforum.com(http://edebiyatforum.com/lise-3-edebiyat-konu-anlatimi/osmanlicilik-islamcilik-baticilik-turkculuk.htm)Erişim:01.12.2013
www.karlitorosdaglari.blogcu.com(http://karlitorosdaglari.blogcu.com/kiralik-konak-kitap-ozeti-roman-ozeti/790809)Erişim:01.12.2013
www. karlitorosdaglari.blogcu.com (http://karlitorosdaglari.blogcu.com/atesten-gomlek-kitap-ozeti-roman-ozeti/785849)Erişim:02.12.2013
www.edebiyatgretmeni.net(http://www.xn--edebiyatgretmeni-twb.net/sinekli_bakkal.htm)Erişim: 02.12.2013
www.edebiyatögretmeni.net(http://www.edebiyatögretmeni.net/calikusu.htm)Erişim:02.12.2013
www.edebiyatögretmeni.net(http://www.xn--edebiyatgretmeni-twb.net/ayasli_ve_kiracilari.htm)Erişim:02.12.2013                                                                                                                            
Alıntı yapılan yer : [1](http://www.antoloji.com/turan-2-siiri/)Erişim:03.12.2013



Dedekorkut Analizi ve Epizot Şeklinde Özeti

DİRSE HAN OĞLU BOĞAÇ HAN DESTANINI BEYAN EDER HANIM BEY
1.Karakterler
Bayındır Han: Kuralcı bir liderdir. Oğuzların üremesi ve bu şekilde nüfuz ile güçlenmesini planlamaktadır. Yiğitliği ve mertliği sever. Boğaç Han’ı bu sebeplerle ödüllendirecektir.
Dirse Han: İyi niyetli ve karısına saygılı biridir. Sevecen bir eştir. Karısına danışır, onun fikrine önem verir. Saf yapısı yüzünden yiğitlerine inanır. Fakat namert olduklarını sonra anlayacaktır. Hata yapar ve oğlunu öldürmeye kıyamasa da yaralayıp bırakır.
Dirse Han’ın Hatunu: İyi niyetlidir. Çocuğu olması için ritüellere inanır. Kadına verilen önemle dikkatleri üzerine çeker. Kocası kendisine danışır. Yiğittir oğlunu aramaya çıkar. O oğlunun ve eşinin hayatını kurtarır. İyileştiricidir. Güçlü bir kişiliği vardır. Zekidir; kırk namerdin planını bozar ve ölümle cezalanmalarına vesile olur.
Boğaç Han: Güçlüdür. Çocuk yaşta boğayı devirir. Başarılıdır, hırslıdır ve yiğittir. Bağışlayıcı özelliği ile ön planadır. Aile kavramına önem verir. Anne sözünün değerini bilir.
Kırk yiğit (namert): Kötüdür, fesattır, kıskançtır ve haindir. Babayı oğula düşman ederler. Kendi fesatlıklarının cezasını çekerler.
Kırk ince belli kız: Yiğittir. Hanımlarının yanında ona yardımcı olurlar.
2.Özet
Bayındır Han her sene bir kez Oğuz beylerine ziyafet verir. Bu ziyafeti tertip ederken misafirlerini üç guruba ayırır. Hiç çocuğu olmayanın kara otağa, kızı olanın kızıl otağa, oğlu olanın ak otağa oturmasını emreder. Dirse Han’ın hiç çocuğu yoktur ve kırk yiğidiyle ziyafete katılır. Kara otağa oturtulur. Kara otağın manasını öğrenen Dirse Han ziyafeti terk eder ve üzüntüsünü karısıyla paylaşır. Ona danışır. Karısı çocuğun olabilmesi için bazı şartların yerine getirilmesi gerektiğini söyler. Dirse Han bu şartları yerine getirir. Karısı hamile kalır. Oğlu doğar. On beş yaşına bastığında babasının ordusuna katılır. Dirse Han’ın oğlu Bayındır Hanın güçlü boğasını meydanda yener. Dede Korkut çocuğa Boğaç adını verir. Sonrasında babasından oğlu için taht, at, deve, cübbe, beylik vermesini ister. Dirse Han oğluna bunların hepsini sunar. Kırk yiğit bu durumu kıskanır babayı oğluna karşı düşman eder. Dirse Han kırk yiğidi ve oğluyla ava gider. Kırk yiğit plan yapar. Boğaç’a babasına hünerlerini göstermesi için tembih ederlerken, Dirse Han’a oğlunun onu öldüreceği yalanını söylerler. Dirse Han oğlunu ok ile vurur. Dirse Han’ın karısı ilk av için ziyafet hazırlamaktadır. Kötü haberi alır. Oğlunu aramaya kırk ince belli kızla çıkar. Oğlunu bulur iyileştirir. Dirse Han oğlunun öldüğünü sanır. Kırk yiğit Boğaç Han’ın ölmediğini öğrenir. Dirse Han tüm planı anlayıp Kırk yiğidini öldürmeden önce yiğitler plan yapar ve Dirse Han’ı yakalarlar. Dirse Han’ın karısı durumu öğrenir. Oğlunu yüreklendirir ve babasını kurtarmasını ister. Boğaç Han babasını kurtarır. Bayındır Han, Boğaç Han’a beylik verir. Dede Korkut çıkar ve duasını eder.
3.Ana Fikir: Sonunda ölüm riski dahi olsa aile sevgisi her şeyden önemlidir.  

SALUR KAZANIN EVİNİN YAĞMALANDIĞI DESTANI BEYAN EDER
1.Karakterler
Salur Kazan: Savaşçı ve av meraklısı biridir. Ailesi için savaşır. Ünü ve şöhreti için bir ara çobandan çekinse de onun yiğitliğini takdir eder.
Salur Kazanın karısı Burla Hatun: Zeki biridir. Şökli Melikin planını alt etmiştir. Namuslu bir kadındır. Namusu için oğlunun ölümünü göze almıştır.
Salur Kazanın oğlu Uruz: Merttir. Ölümden korkmaz. Babasının adı kötü anılmaması için ölmeyi seçecek kadar cesurdur.
Karacık Çobanı: Yiğittir, korkusuzdur, güçlüdür. Ailesinin öcünü alır. Sadık biridir. Hem yurdunu hem Salur kazana bağlılığını satmaz. Bunlar için savaşır.
Kırk ince belli kız: Yiğittir. Hanımlarının yanında ona yardımcı olurlar.
Şökli Melik: Kötüdür. Korkaktır. Salur Kazan yokken saldırmayı seçecek kadar zayıftır. Salur Kazandan her türlü fenalığı yapacak kadar çok nefret etmektedir. Nihayetinde Salur Kazan ile karşı karşıya geldiğinde yenilecektir.
2.Özet
            Salur Kazan şölen sırasında sarhoş olur ve ava çıkmak ister. Üç yüz yiğidi ve oğlu Uruz’u yurdunda bırakır ve ava çıkar. Kötü niyetli kimseler düşmanı Şökli Melik’e bu bilgiyi verir. Kazan’ın yokluğunu fırsat bilen düşmanlar yurda saldırır. Her tarafa zarar verip Salur Kazanın karısı Burla’yı, oğlu Uruz’u ve annesini kaçırırlar. Kâfirler Şökli Melik’ten ödül ister. Şökli Melik, Karacık Çobanının koyunlarını onara ödül olarak yağmalamalarına izin verir. Karacık Çobanı ile kâfirler savaşır. Kâfirler çobanın yiğitliğinden ve üstünlüğünden korkup kaçar. Çoban kendi ölülerini defneder, hainleri yakar ve külünü yarasına basıp Salur Kazan’ın geri gelmesini ister. Salur Kazan kâbus görür. Kâbusunu Kara Göne anlatır. Kara Göne’nin yorumu üzerine yurduna döner. Yurdun vaziyetini görür. Ailesini bulmak için yollara düşer. Suya, kurda ve çobanın köpeğine ne olduğunu sorar cevap alamaz. Köpek onu sahibine götürür. Karacık Çobanı tüm vaziyeti anlatır. Salur Kazan, Karacık Çobana kızar. Nasıl böyle bir şeye göz yumduğunu sorar. Çoban elinden gelen her şeyi yaptığını söyleyince Salur Kazan pişman olur. Yola koyulur bunu gören çoban da ona yol arkadaşı olur.  Biri ailesini biri kanını geri alacaktır. Birlikte yemek yerler. Bu sırada Salur Kazan düşmanları tarafından alaya alınacağından korkar ve çobanı peşine takmak için ağaca bağlar. Çoban ağaçtan kurtulup Salur Kazan’a yetişince, çobanı tebrik eder. Tekrardan yola koyulurlar. Şökli Melik, Kazan’ın ailesine zarar vermek ister. Önce karısı Burla Hatun için kötü bir plan yapar. Burla Hatun bunu duyunca kırk ince belli kızını uyarır. Böylece fenalıktan kurtulur.  Şökli Melik, Salur Kazan’ın karısının kim olduğunu anlayamayınca karısına zarar vermekten vaz geçer bu sefer oğluna yönelir.  Salur Kazan’ın karısının bu zekice planına kızan Şökli Melik bir plan yapar. Salur Kazan’ın oğlu Uruz’un etini meydanda lime lime edip kırk ince belli kıza yedirilmesini, içlerinden her kim yemez ise onun annesi olacağını ve o kadının kendisine içki sunacağını adamlarına söyler. Bunu duyan Burla Hatun Uruz’a duyduklarını anlatır. Uruz annesinin içki sunmasındansa kendisinin ölmesini ister. Uruz’u çengele asarlar. Salur Kazan ve Karacık Çoban yetişir ve bir savaş başlar. Bu savaşa daha sonra haberi alan Oğuz beyleri de yetişir. Savaşı kazanan Salur Kazan ailesini, ordusunu, hazinesini kısaca kendisinden alınan her şeyi geri alır ve yurduna geri götürür. Karacık Çoban’a verdiği sözü tutar onu tavlacı başı ilan eder. Şenliklerle bu durum kutlanır. Dede Korkut çıkar ve duasını eder.
3.Ana Fikir: Birine verilen söz ve bağlılık önemlidir. İnsanların en büyük kayıpları aileleridir. Korkaklar ancak güçlülerin gölgesine zarar verebilir.
KAM PÜRENİN OĞLU BAMSI BEYREK DESTANINI BEYAN EDER HANIM HEY!
1.Karakterler
Bamsı Beyrek: Yiğit ve mert biridir. Sevdiğini geri almak için uğraşır. Verdiği sözleri tutar.
Banu Çiçek: Yiğit, mert ve gözü kara bir kızdır. Bamsı Beyrek’i sever. Onu on altı yıl gözü yaşlı bekler.
Deli Kaçar: Büyüklerine karşı saygısız, değer ve kıymet bilmez bir kişidir. Kötülük yapmayı sever.
Bayburd Hisarının beyi: Kötü ve korkak. Düğün gecesi uykudayken saldırır ve kaçar.
Yalancı oğlu Yaltacuk: Yalancı ve düzenbazdır. Beyine hainlik eder. Bamsı Beyrek’in sevdiğinde gözü vardır. Durumdan istifade etmek ister.
2.Özet
Bayındır Han bir sohbet düzenler. Onun bu sohbetine katılan Oğuz beyleri oğulları ile bu sohbete katılır. Püre Bey’in oğlu yoktur ve öldüğünde yerine kimse geçemeyeceğinden endişe duyar. Bu endişesini Oğuz beyleri ile paylaşınca hepsi onun adına dua eder. Pay Piçen Bey’de kendi adına bir kız evlat sahibi olmak için Oğuzlardan dua ister ve kızı olursa Püre Bey’in oğluyla beşik kertmesi olacağını söyler. İki çocukta dünyaya gelir. Püre Bey oğlu için Bezirgan’larına siparişte bulunur. Püre Bey’in oğlu isim almak için ava çıkar. Av sırasında babasının Tavlacısında misafir olur. Bu sırada kâfirler saldırır ve Bezirgan’ın malına zarar verir. Bezirgan, bilmeden Püre Bey’in oğlundan yardım ister. Onu askerli bir yiğit sanır. Savaş edilir. Püre Bey’in oğlu, Bezirgan’ın malını kurtarır. Bu malın kendisi için babasının siparişi olduğunu öğrenir. Bezirgan’ın ona yiğitliği için verdiği hediyeyi kabul etmektense babasının huzurunda almayı tercih eder. Ve yurduna döner. Çok geçmeden Bezirganlarda yurda döner. Bakarlar Püre Bey’in yanında bu yiğit onun elini öperler. Püre Bey baba dururken oğulun elinin öpüldüğünü görünce şaşırır sorar. Bezirganlar oğulun yiğitliğini anlatırlar. Dede Korkut Püre Bey’in oğluna, Oğuz beylerinin yanında Bamsı Beyrek ismini koyar. Bamsı Beyrek bir gün geyik avlar ve beşik kertmesi olduğunu bilmediği Banu Çiçek’in otağına geyiği gönderir. Banu Çiçek babasının bahsettiği beşik kertmesi yiğidin bu kişi olduğunu anlaması üzerine Bamsı Beyrek ile tanışırlar. Kendisini dadısı gibi tanıtan Banu Çiçek yiğidin asıl Banu Çiçekle tanışabilmesi için kendisini tertipleyecekleri oyunlarda yenmesini ister. Güçleri eşit olunca Bamsı Beyrek yiğitlerinin önünde utanır ve hile yapar. Yenilen Banu Çiçek kendini tanıtır nişanlanırlar. Bamsı Beyrek yurduna döner babasına evlenme dileğinde bulunur. Bayındır Han Banu Çiçeğin oğlan kardeşi Deli Kaçar’ın fenalıklarını duyunca Oğuz beylerini ve Dede Korkut’u çağırır ne yapması gerektiği hakkında akıl danışır. Dede Korkut Deli Kaçar’dan kız kardeşini istemeye gider. Fakat misafirini ağır sözlerle ve saygısızlıkla, çok kötü bir şekilde ağırlayan Deli Kaçar, kendisini öldürmeye niyetlenince kaçar. Dede Korkut dua eder ve Deli Kaçar’ın eli kurur. Deli Kaçar, Dede Korkutun onu iyileştirmesi üzerine kız kardeşini vereceğini söyler ve kız karşılığında bir sürü şey ister. Dede Korkut bu aşırı isteklerin üzerine Deli Kaçar’a ders verir. Düğün hazırlığı yapıldığını duyan kâfirler, Bayburd Hisarın’ın beyi’ne haber verir ve bu engebeden yararlanarak Bamsı Beyrek’i esir alırlar. On altı yıl sonra Yalancı oğlu Yaltacuk, oyunu ile Bamsı Beyrek’in öldürüldüğü yalanını söyler. Yalancı oğlu Yaltacuk ile Banu Çiçek evlenir. Pay Püre Bey oğlunun ölüsü dahi olsa geri getirilmesi üzerine emir verir. Kırk Yiğit Bamsı Beyrek’in ölmediğini görür. Bamsı Beyrek kendisine âşık olan bir kâfirin kızının yardımı ile kaçmayı başarır. Yolda giderken bir ozandan kopuzunu alır. Düğüne yetişir, Yalancı oğlu Yaltacuk’u faka bastırır. Banu Çiçekle karşılaşır ve kendini hatırlatmak için tanıtır. Yola koyulurlar Bamsı Beyrek’in annesi ile babasının yanına varırlar. Yaltacuk’u sazlıkta yakalar kılıçtan geçirir. Esir düştüğü Hisara gider ve şavaşır. Otuz dokuz yiğidini kurtarır. Banu Çiçek ile evlenir. Dede Korkut geldi ve duasını etti.
3.Ana Fikir: Kadınlarda erkekler kadar eşit görülmüştür. Yalancılığın cezasız kalmayacağı ve verilen sözlerin önemi üzerinde yoğunlaşılmıştır.
KAZAN BEY OĞLU URUZ BEYİN ESİR OLDUĞU DESTANI BEYAN EDER HANIM HEY
1.Karakterler
Kazan Bey: İleride yurdu ona bırakacağı oğlu için endişelenen bir baba. Oğluna iyi bildiği savaş bilgisini öğretmek istiyor. Oğlu adına ölümü göze alıyor. Yiğit, mert ve korkusuz biridir. Düşmanın sayısı fazla olmasına rağmen en küçük bir kaygı dahi duymuyor.
Uruz: Yiğit biri. Daha önce hiç kan dökmemiş olmasına rağmen babasına yardım etmek istiyor. Babasının önünde savaşmıyor oluşu, onun buradaki amacının kendini ispatlamak olmadığı yorumuna götürür bizi.
Burla Hatun: Annedir ve oğlu için endişe duymaktadır. Yiğittir, korkusuzdur. Ailesi adına savaşır. Ailesini kurtarır.
2.Özet
            Kazan Bey, oğlu Uruz’un on altı yaşına basmasına rağmen hiç savaşmamış ve kan dökmemiş olmasından dolayı üzüntü duyar. Uruz babasının bu üzüntüsünü görünce onunla konuşur ve kendisine savaşmayı öğretmesini ister. Yola çıkıp av avlarlar, kuş kuşlarlar. Kâfirler durumdan istifade edip Kazan Bey’e saldırırlar. Kazan Bey uzaktan gördüğü düşmanlarını tanır. Derin savaş deneyimlerini oğlu ile paylaşır ve ona kaçmasını söyler. Uruz öncesi kaçar daha sonra kaçmaktan vaz geçer. Babasının sözünü dinlemez ve babası görmeden savaşa katılır. Deneyimi olmasa da çok kâfiri öldürür. Sayıca üstün olan kâfirler, bu güçlü yiğidin kırk yiğidini öldürür. Uruz’u esir alır ve işkence ederler. Kazan Bey’i oğlunun esir alındığından habersiz bir şekilde düşmanı yendiği için hanımının yanına mutlu döner.  Oğlunun anasının yanına gittiğini sanır. Hanımı oğlunu göremeyince kaygılanır. Kazan oğlunu bulmak adına karısına söz verir, yola çıkar. Savaş meydanına geri döner. Etrafı gözetler ve oğlunun esir düştüğünü anlar. Kâfirlerin peşine düşer. Kâfirler Kazan Bey’in yaklaşmakta olan atını görünce korkarlar. Kazan Bey savaştı. Çok kâfiri kılıçtan geçirdi ama güçsüz düştü ve yenildi. Uruz’un annesi Burla Hatun yerinde duramadı. Kırk ince belli kızını yanına alıp kâfirle savaşmaya gitti. Oğuz yiğitleri bu savaşında Burla Hatun’u yalnız bırakmadı. Düşman yenildi. Kazan Bey, oğlu Uruz’u kurtardı. Ziyafet verildi ve yiğitler ödüllendirildi. Dede Korkut geldi ve duasını söyledi.
3.Ana Fikir: Büyüklerin sözünü dinlemek önemlidir. Anne ve baba hayatları pahasına olsa çocuklarını her zaman korurlar.
DUHA KOCA OĞLU DELİ DUMRUL DESTANINI BEYAN EDER HANIM BEY
1.Karakterler
Deli Dumrul: Kendini beğenmiş ve yiğit olduğunu düşünen bir korkak. Kendi korkaklığını belli etmemek için insanların üzerine düşüyor. Kendini mert olarak göstermeyi sever.
Deli Dumrul’un annesi ve babası: Yaşamayı oğullarına seçerler. Ölmekten korkarlar.
Deli Dumrul’un karısı: Hayatını eşi için feda etmeye hazır fedakâr bir annedir.
Azrail: Emir kuludur. Ondan ne istenirse onu yapar.
Allah: Başta kızgınlığıyla Deli Dumrul’u korkutsa da ona iyi bir ders veriyor. Allah saygı görmek ve tanınmak istemektedir.
2.Özet
            Deli Dumrul adında bir er vardır. Kurumuş bir çayın üzerinde bulunan bir köprünün üzerinden geçenden hatta geçmeyeninden de zorla para almaktadır. Bunu bir yiğitlik olarak görür ve en yiğit adam olduğunu iddia ederdi. Köprünün yanına bir yiğit ölünce orada bulunan insanların ağlamalarına karşılık meraklanır. Ve Allah’ın emri ile Azrail’in yiğidin canını almasına karşı gelir. Orada kendini yiğit göstermek için Allah’a emirde bulunur ve Azrail’e meydan okur. Allah bu karşı gelişe kızar ve Azrail’i Deli Dumrul’un canını alması için görevlendirir. Deli Dumrul karşısında Azrail’i görünce korksa da onunla savaşmak ve böylece mertliğini göstermek ister. Bu sırada Azrail kuş olup dışarıya uçunca onu korkuttuğunu sanır ve böbürlenerek kuşu takip eder. Azrail, Deli Dumrul’u faka bastırınca Deli Dumrul hayatı için Azrail’e yalvarır. Azrail’in elinden bir şey gelmeyeceğine dair ikazı ile Allah’a yalvarmaya başlar. Allah onu kendi canına karşılık can bulması dâhilinde affedeceğini söyler. Deli Dumrul önce babasına sonra annesine olanları anlatır ve canlarını ister. İkisi de canını vermez. Son çare karısına gider ve ona da olanları anlatır canını ister. Karısı canını vermeyi kabul eder. Deli Dumrul karısının bu davranışı karşısında karısına dayanamaz ve kendi canını almasını ister. Allah bu durum karşısında Deli Dumrul’un annesi ve babasının canını alır, karısı ve kendisine de yüz kırk yıl ömür biçer. Dede Korkut gelir ve duasını eder.
3.Ana Fikir: Bencilliğin kötülüğü ve fedakârlığın önemi vurgulanmıştır.
KANGLI KOCA OĞLU KAN TURALI DESTANINI BEYAN EDER HANIM HEY
1.Karakterler
Kan Turalı: Yiğit, mert ve güçlüdür. Birçok kişinin başaramadığını Selcen Hatun için başarır. Savaşta kendisinin yanında yer almasına şaşırır ve memnun olur. Kendisinden daha iyi savaştığını düşünür ve kendisini eksik bulur. Sinirlenir, karısını düelloya çağırır ama ilk ok önceliğini karısına verir. Karısını sevmektedir.
Selcen Hatun: Yiğit ve mert bir kadındır. Sevdiği için yollara düşer savaşır. Kan Turalı, kendisinden daha güçlü olduğunu örünce kıskanır ve kendisine itamlarda bulununca kızar. Yine de sevdiğine zarar veremez.  
Tekür: Hainlik yapar. Verdiği sözden döner.
2.Özet
            Kan Turalı’nın babası Kanglı Koca oğlunun evlenmesini istemektedir. Bunun için oğluna danışır. Oğlu yiğit ve mert bir kız istediğini söyler. Kan Turalı yola çıkar ama istediği kızı bulamaz ve evine geri döner. Olanları babasın anlatır. Kanglı Koca oğlu için yollara düşer. Nihayetinde oğluna göre bir eş olan Tırabuzan tekürünün kızını bulur. Fakat oğlunun kız ile evlenebilmesi için bazı şartları yerine getirmesi gerekti. Tüm bu olanları oğluna anlattı. Kan Turalı bu hüner sınavına girmeyi ve kız ile evlenmeyi kabul eder. Kâfirler Kan Turalı’nın yola çıktığını duyar. Kan Turalı teküre varır ve onunla konuşur. Kızı almaya geldiğini söyler. Er meydanına çıkartılır. Bu sırada Tırabuzan tekürünün kızı Kan Tural’ını beğendi. Karşısına boğa, aslan ve deve çıkarırlar. Kan Tural’ı üç canavarı da yere serer. Tekür kızı Kan Turalı’na verdi. Annesi ve babasını görmeden evlenmek istemeyen Kan Turalı yollara düştü. Yolda Kan Turalı uyudu eşi mızrağını aldı nöbet tuttu. Tekür kızı elinden gidince pişman oldu. Yollara düştü ve Kan Turalı’na yetişti. Kız Kan Turalı’nı uyandırdı. Selcen Hatun da eşi Kan Turalı’nın yanında at sürdü. Savaş oldu. Selcen Hatun düşman yenildi sandı. Kan Turalı’nın anasının ve babasının yanına geldi. Baktı Kan Turalı yok, anladı geride kaldığını. At sürdü, yetişti. Düşmana karşı Kan Turalı’nı yalnız bırakmadı. Savaştan güçsüz kalan Kan Turalı ilkin yardıma gelenin başkası olduğunu sandı destursuz savaşa katılmasına kızdı. Sonra bir baktı ki bu Selcen Hatun olduğunu anladı. Düşman yenildi. Selcen Hatun eşini atın arkasına alıp geri döndü. Kan Turalı atın arkasında gücendi. Savaş erkek işi, benden mert ve yiğit bu kız övünecek adımı lekeleyecek diye düşündü. Selcen Hatun bu düşünce karşısında sinirlendi ve Kan Turalı’na meydan okudu. Okunu aldı çekti ama okun ucunu sevdiği Kan Turalı’na atmaya kıyamadı. Böylece barıştılar. Yola çıkıp yurda döndüler. Kan Turalı’nın annesinin ve babasının yüreği yumuşadı. Ziyafet verildi. Dede Korkut gelip duasını etti.  
3.Ana Fikir: Verilen sözler tutulmalıdır. Kadın ve erkek eşittir. Kadına verilen değer göze çarpmaktadır. Asıl sevgi karşındakine zarar verememektir.
KAZILIK KOCA OĞLU YİGENEK DESTANINI BEYAN EDER HANIM HEY
1.Karakterler
Bayındır Han: Asker verir yardımcı olur.
Kazılık Koca: Yiğittir, korkusuzca savaşmıştır. Savaşta esir düşer. Oğlu onu kurtarıncaya kadar onu göremez.
Yigenek: Yiğittir ve merttir. Bir olay sonucu babasının yaşadığını öğrenince onu kurtarma isteği ile yanıp tutuşur. İlahi güç ve bireysel güveni ile babasını kurtarır.
Tekür: Kötüdür. Güçlüdür ve yenilmesi kolay bir düşman değildir. Kazılık Koca’yı esir almıştır.
2.Özet
            Kam Gan oğlu Han Bayındır Oğuz beyleri ile bir sohbetinde kendisine vezirlik eden Kazılık Koca’ya akın izni verir. Arışın oğlu Direk Tekür adlı kâfir ile savaş başlar. Bu kâfir çok kuvvetlidir. Kazılık Koca’yı alt eder ve on altı yıl esir tutar. Babasının öldüğünü sanan Kazılık Koca’nın oğlu on beş yaşında bir atışma sonucu babasının esir olduğunu öğrendi. Bayındır Han’a gitti ve babasını kurtarmak istediğini söyledi. Bayındır Han asker verdi savaşa hazırladı. O gece Yigenek rüyasında Dede Korkut’u görür. Ondan öğütler dinler. Savaş meydanı olacak olan Düzmürd Kalesine ulaştılar. Tekür, Yigenek’in yirmi dört sancak beyini yendi. Yigenek, Allah’a sığını ve dua etti. Yigenek saldırıya geçti. Tekür’ü öldürdü. Kazılık Koca kurtuldu. Baba oğul konuştu ve hasret giderdiler.  Kaleyi aldılar, yurda döndüler. Dede Korkut geldi ve duasını okudu.
3.Ana Fikir: Önce tedbir sonra tevekkülün aşamaları yaşanmış bir olay örgüsüne sahiptir. Bir oğul her ne olursa olsun özünü bilmek ve tanımak ister. Çok fazla gücü olmasa da önce savaş için tedbirini alan Yigenek savaş sırasında Allah’a sığınır ve savaşı kazanır. Bu güç onun babası ile arasında olan bağın yansımasıdır.
BASATIN TEPEGÖZÜ ÖLDÜRDÜĞÜ DESTANI BEYAN EDER HANIM HEY
1.Karakterler
Aruz Koca: İyi bir lider. Etrafındaki her şeye sevgi doludur. Tepegözü evlat edinir. Öz oğluna sonradan kavuşur.
Basat: Aruz Koca’nın oğludur. Biraz yabani hayat yaşamıştır. Üvey kardeşi Tepegöz insanlara zarar verince dayanamaz onu öldürür. Oğuz beylerini kurtarır. Kardeşlerinin kanının öcünü alır.
Peri kızı: Tepegözün annesidir. Kendisine yapılan fenalık sonucu öcünü almak ister. Bir kişi yüzünden tüm Oğuz’u cezalandırır.
Çoban: Bir fenalık yapmıştır. Ve bu fenalığı tüm Oğuz halkı ödemiştir. Kötü bir kimsedir.
Tepegöz: Doğası gereği bir insandan çok farklı bir yaratıktır. Küçük yaşta bu farklılığını belli eder. Aruz’un üvey oğludur. Kendi kardeşini akıl oyunları ile yenmek ister. Oğuz’a büyük zararlar verir. İnsanları telef eder.
2.Özet
            Bir gün ansızın Oğuz yurduna düşman saldırır. Aruz Koca’nın oğlu da bu olay sırasında aslan tarafından bulunur ve büyütülür. Oğuz yine yurduna yerleştiğinde ve bu saldırının etkilerini zamanla yumuşatmaya başladığında bir çobandan müjdeli bir haber gelir. Böylece Aruz’un oğlunu aslandan kurtarırlar. Fakat oğlan bu yaşama ayak uydurmakta zorlanır ve her defasında soluğu aslanın yanında alır. Dede Korkut bu duruma karşılık bu oğlancıkla konuşur ve onun yerinin bu insanların içi olduğunu söyler. Ona Basat adını verir. Aruz’un bir çobanı bir gün pınar kenarında bir peri görür ve ona fenalık eder. Peri bir sene sonra gelip onda olan emanetini almasını söyler ve gider. Bir sene sonra çoban pınarın yanına gider. Peri kızı emaneti çobana verir. Bu büyük, parlayan bir kütledir. Oğuz’un başına felaket açtığını söyler ve gider. Çoban korkuya kapılır ve kütleyi orada bırakıp kaçar. Bayındır Han bir gün yiğitleriyle gezerken bu kütleyi görür ve ne olduğunu anlamaya çalışırlar. Kütle kırılıp içinden tepesinde tek gözü olan bir oğlan çıkar. Aruz Tepegözü evlat edindi. Fakat Tepegöz doymak bilmedi. Önce dadılarını, sonra oğlancıkları telef etti. Aruz Tepegözü karşısına aldı konuştu etti. Çaresiz kaldı yurttan attı. Peri geldi oğlunu kesici aletlerden korusun diye parmağına yüzük taktı. Tepegöz artık dağda yaşıyordu. Yakaladığı her insanı yemeye başladı. Oğuz’dan da insanlar öldü. Oğuz halkı Tepegözü öldürmeye kalkınca daha fenası oldu. Pek çok kişi öldü. Çaresiz kalan Oğuz, Dede Korkut’tan yardım istedi. Dede Korkut Tepegöz ile anlaşmaya oturdu. Günde iki adam beş yüz koyun haraç verme konusunda anlaştılar. Fakat en az iki çocuğu olan her Oğuz içinden birini seçmek zorunda kaldı. Anaların canından canı koparıldı. Felek döndü iki oğlundan teki kalmış olan aileye vurdu. Ana yüreği dayanamadı bu son kalan evladı korumak için Basat’ın yanına vardı. Olanları anlattı. Basat oğlu yerine bir esir verdi. Geri döndü anasının, babasının elini öptü.  Tepegözü öldürmeye yola koyuldu. Bir vurdu iki vurdu kılıcı Tepegöze işlemedi. Tepegöz Basatı alıp aşçılarına teslim etti uyudu. Basat kurtuldu ve aşçılara nasıl öldürebileceğini sordu. Sadece gözünün et olduğunu söylediler. Basat közüne kızgın şişi soktu. Tepegöz acı içinde uyandı. Gözü kör oldu. Mağaraya kaçan Basat’ı orada kıstırdı. El yordamı ile mağaradaki koyunları tek tek yokladı. Basat bunu görünce bir koçun derisini yüzdü onun postuna büründü. Oyun yaptı ve kaçmayı başardı. Tepegöz bu akıllı kardeşini kutladı ona yüzüğünü verdi, hazinesini verdi, kılıcını verdi. Hepsi de hileliydi. Basat tüm bu hileleri yendi ve ölmedi. Tepegözü öldürdü. Dede Korkut geldi ve duasını etti.
3.Ana Fikir: Toplumda kadına iyi davranılması gerektiği yoksa başka vesilelerle daha büyük sorunlarla karşılaşılabileceği fikri verilmektedir.
BEGİL OĞLU EMRENİN DESTANINI BEYAN EDER
1.Karakterler
Bayındır Han: Haracından mutsuz olur ve Dede Korkut’a danışır. Akıl alır ve buna göre hareket eder. Atın kutsallığına önem verirken erinin kalbini kırar. Sonra erinin oğlunu divanında ağırlar.
Begil: Güçlü, kuvvetli her attığını vuran bir yiğit. Çok değer verdiği Bayındır Han’ın sözlerine alınır. Avda talihsiz bir kaza yaşar. Düşmanlarını kurnazca bir planla avlamaya çalışır.
Begil’in oğlu: Babasının yanında ona yardımcıdır. Babası kaza yaşayınca onun yerine savaşmaya gider. En az babası kadar cengâverdir. Son gücüne dek savaşır. Allah’ın yardımı ile kırk insan gücüne ulaşır ve kâfirleri yener.
Tekür: Kötü ve korkaktır. Begil’in hasta halinden faydalanıp onu yenmek ister. Normalde Begil’den korkmaktadır. Bir ara oğlunu Begil sanınca korkmuş son anda işin içinde bir hile olduğunu anlamıştır.
2.Özet
            Bayındır Han’ın Gürcistan haracı olarak altın akçe yerine at, kılıç ve çomak gelir. Dede Korkut’a danışır. Dede Korkut bu hediyeleri Oğuza karakol olacak bir yiğide verilmesini ister. Begil bu göreve razı oldu. Gürcistan’a gidip karakol görevini üstlendi. Kâfirin başını Oğuz’a yollar yılda bir kez Bayındır Han’ın divanına çıkardı. Bayındır Han’a hünerlerini gösterdi. Bayındır Han atın olmadan senin hünerinde olmaz deyince Begil gocundu ve herkese küstü. Karısının önerisi üzerine ava çıktı. Bu sırada sağ oyluğu kırıldı. Yurduna dönünce onu oğlu karşıladı. Begil ayağının kırıldığını ilkin kimseye söylemedi. Sonra karısına söyledi karısından tüm yurda duyurdu. Kâfir bunu işitince plan yaptı. Tekür’ün bu planını biri Begil’e anlattı. İki düşman birbirinden haberdar oldu. Begil oğlunu yanına çağırdı ve oğluna kendine ait ne varsa verdi. Oğlu babasına ait her şeyi aldı ve üç yüz yiğidiyle savaş meydanına çıktı. İlkin Begil’in atını ve miğferini gören kâfir ve Tekür korktu sonra baktılar ki bu miğferin altındaki Begil’in oğlu korkutur kaçırırız böylece savaşı kazanırız dediler. Savaş başladı. Düşmanın gücü oğlana fazla geldi Allahtan yardım istedi. Allah yetmiş iki puthanesiyle övünen kâfire karşılık Begil’in oğluna kırk insan gücü verir. Düşman yenilir. Bayındı Han’ın divanına çıktı. Dede Korkut duasını okudu.
3.Ana Fikir: Fark etmeden dahi olsa sizi seven birini kırdığınızda bu durum derin üzüntüler yaşanmasına sebebiyet verebilir. Çocuk babasının onurunu korumak için onun yerine canını verebilir. Düşman en zayıf noktanda saldıracaktır. Bu bakıma atalarımızın da dediği gibi su uyur düşman uyumaz.
UŞUN KOCA OĞLU SEGREK DESTANINI BEYAN EDER
1.Karakterler
Uşun Koca ve hanımı: Bir oğullarını kaybetmişlerdir. Daha fazla evlat acısı çekmek istemezler. Segrek’e yalan söylerler. Onu kaybetmemek için ellerinden geleni yaparlar.
Eğrek: Yiğit biridir. Divanda kabul görmek için kan akıtması gerektiği söylenince bunu kendine görev edinir. Tekür’ün tuzağına düşer. Esir olur. Tekür’ün planı doğrultusunda neredeyse kardeşini öldürecektir. Sonradan durumu fark eder ve kardeşiyle kâfirleri öldürür.
Segrek: Abisinin esir düştüğünü öğrenince yerinde duramaz ve kanını kurtarmak için yollara düşer. Güçlü, yiğit ve merttir. Tekür’ün kâfirlerini bile korkutmuştur. Abisi ile karşılaşır ve Tekür’ün planını suya düşürür.
Tekür: Kötü, kurnaz ve zekidir. Oğuzları tuzağa düşürmek için planlar yapar. Segrek’in karşısına çıkmaya cesaret edemez. Kâfirlerine bir adamı yakalayamadıkları için kızar. Kardeşi kardeşe öldürtmeyi planlar.
2.Özet
            Uşun Koca’nın Eğrek adındaki oğlu Bayındır Han’ın sohbetine her zaman katılırdı. Bir gün Ters Uzamış, Eğrek’i uyarır ve kan dökmeyen birinin burada işi olmadığını söyler. Bunun üzerine Eğrek Kazan Bey’den akın izini ister. Üç yüz mızraklı yiğitle yola çıkar. Geçtikleri her yeri aldılar. Bir gün Kara Tekür Oğuz beylerine bir tuzak hazırlar ve koru yaptırır. Eğrek adamlarıyla birlikte bu tuzağa düşer. Yiğitler kâfirler tarafından öldürülür Eğrek’te esir alınır. Bu haber Uşun Koca’ya ulaştı. Aile perişan oldu. Eğrek’in küçük kardeşi Segrek büyüdü. Koca yiğit bir erkek oldu. Bir gün öksüz oğlanların kavgasını ayırırken kardeşinin esir düştüğünü öğrenir. Bu haberin doğruluğunu önce annesine daha sonra babasına sorar. İkisi de daha fazla evlat acısı yaşamak istemez ve bu haberi yalanlar. Ama Segrek atasını dinlemez ve yola koyulmaya hazırlanır. Atası bu haberi Kazan’a yetiştirir. Oğlan evlendirilir. Karısına kardeşini bulmadan yanaşmayacağını ve üç sene kendisini beklemesini gelmediği takdirde evlenmesini söyleyip ayrılır. Gelin kocasının ölmesini istemez ve uğursuz gelin olmaktansa, hayırsız gelin desinler der ve kayınatasına olan biteni anlatır. Ana, baba baktı oğul inadından dönmüyor. O vakit oğullarını uğurladılar. Yolda birkaç kâfiri öldürdü, koruya soktu. Bu olaylar Tekür’ün kulağına gider. Üzerine adamlarını gönderir. At sahibi Segrek’i uyandırdı. Gelen düşmanla savaştı yine bir kısmını kaleye hapsetti. Kaçmayı başaran kâfirler olup biteni Tekür’e anlattı. Altmış kişi bir oğlanı alt edemedi. Bu sefer yüzünü gönderdi. Yine atı sahibini uyandırdı. Gelen düşmanla savaşıldı. Düşman kaleye hapsedildi ve Segrek uykuya daldı. At bu sefer sahibinden ayrıldı ve kaçtı. Tekür üç yüz adamını gönderemedi. Hepsi Segrek’ten korktu. O vakit esir Egreği hazırlattı. Ona yolda bir delinin halka zulüm ettiğini ve yemeklerine zorla el koyduğunu söylüyor. Eğer onu öldürürse esareti biteceğini söylüyor. Egrek serbest kalacağını duyunca kılıç döşendi. Üç yüz kâfirle Segrek’in uyuduğu yöne yol aldı. Kâfirler korktu yanaşmadı. Egrek at sürüp devam etti. Atından indi uyuyan Segrek’e kopuzla söyledi. Segrek uyandı. İkisi birbirinin kardeşi olduğunu anladı. Sarıldılar, öpüştüler, özlem giderdiler. Kâfiri birlikte yendiler. Yurda döndüler.  Ziyafet verildi. Dede Korkut çıkageldi ve duasını etti.
3.Ana Fikir: Gönüller bir oldu mu düşman bile kardeşi kardeşe vurduramaz. Aile kavramı kutsaldır.
SALUR KAZAN ESİR OLUP OĞLU URUZUN ÇIKARDIĞI DESTANI BEYAN EDER
1.Karakterler
Kazan: Zekidir ve kurnazdır. Esirken bile rahat durmaz. Tekürü, karısını ve kâfirleri çok defa tongaya düşürür. Oğlunu hemencecik tanır. Güçlüdür. Savaş meydanında oğluna zarar vermeden bir şekilde kendini tanıtmayı başarır.
Uruz: Babasının aslında dedesi olduğunu öğrenince, babasını kurtarmaya yollara düşer. Yiğittir. Babası ile bilmeden savaşır ve onu yaralar.
Tekür ve karısı: Kazan zekâsı ile ikisini de alt eder. Çoğu kez serbest bırakmak isterler ama karşılığında kendilerine saldırmayacağına dair söz isterler. Kazan’dan bu bakıma korkmaktadırlar. Baba ile oğulu karşı karşıya savaştırırlar. Bu plan başta iyi yürüse de Kazan’ın oğlunu tanımasıyla suya düşer.
2.Özet
            Tırabuzan tekürü, Kazan’a bir şahin gönderir. Kazan şahinci başına ava çıkacağını söyler. Avlanırlarken uyku bastırdı. Beyler Kazan’ı eve dönmek üzere uyardı. Kazan ileride gördükleri kalede uyumayı uygun buldu. Yedi gün uyudular. Durumdan haberdar olan hainler, düşman Tekür’e haber verdiler. Tekür kâfirlerini üstlerine yolladı. Kazan’ın beyleri düşmanla savaş ettiler. Hepsi öldü. Kazan hala uyuyordu. Onu alıp bağladılar. Yolda Kazan uyandı. Elindeki iplerden kurtuldu. Durumundan pek memnun bir şekilde kâfirlerle dalga geçti. Kâfirler onu kuyuya kapattı. Tekür’nün karısı adını çok duyduğu bu Kazan’ı görmeye gitti. Onunla konuştu. Kazan onu akıl oyunu ile kandırdı. Ölmüş kızı ve ölmüşlere verilen ziyafetler üzerinden kandırdı. Tekür’nün karısı eşinin yanına gitti ve Kazan’ın kuyudan çıkarılmasını talep etti. Tekür, Kazan’ın oğuzu aşağılayıp onları övmesi karşılığında serbest bırakacağını söyler. Ayrıca artık onları düşman bellemeyecektir. Bu fikri Kazan ile paylaşırlar. Kazan çeşitli oyunlar kurar ve kâfirlerden bana bir kâfir getirin at gibi bineyim karşılığında sizi öveyim der. Dediğini yaparlar. Kâfirin üstüne biner çiğner öldürür. Bana kopuz verin sizi öveyim der. Kâfirler kopuz verir. Fakat yine övmez. Kâfirler onu öldürmek ister ama oğlu ve kardeşi var diye domuz damına hapseder. Uruz, Bayındır Han’ın kendi babası olmadığını, anasının babası olduğunu öğrenir. Aslında Bayındır Han onun dedesidir. Asıl babası ise Kazan’dır. Bu bilginin gerçek olup olmadığını annesine sordu. Annesi babasının sağ olduğunu ama kâfir elinde esir düştüğünü söyler. Uruz’dan saklamasının nedenini olarak ta babasını kurtarmaya çalışırken oğlundan da olmak istemeyişini söyler. Uruz amcası ile yola koyuldu. Kâfirler geleni görünce ürktü. Hemen tanıdı kim olduklarını. Kaleye sığındılar. Kapıyı açmadılar. Uruz’un yiğitleri kapıyı kırdı. Kâfirler öldürüldü. Kalenin elden gittiğini öğrenen Tekür plan yaptı. Kazan’ı çağırttı. Üzerlerine gelen düşmanı püskürtmesi ve bir daha kendilerine saldırmaması koşulu ile serbest bırakacağını söyledi. Kazan’ı hazırladılar. Baba ve oğul meydanda karşılaşırlar. Konuşmaları esnasında Kazan karşısındaki yiğidin oğlu olduğunu öğrenir. Karşısındakinin babası olduğunu anlamayan Uruz, Kazan’ı yaraladı. Kazan, Uruz’a babası olduğunu söyledi ve kendini tanıttı. Baba oğul sarıldı, hasret giderdi. Yurda döndüler. Ziyafet verildi. Dede Korkut geldi ve duasını etti.
3.Ana Fikir: Bir baba öleceğini dahi bilse çocuğuna zarar gelsin istemez. Çocuk gerçek babasına kavuşmak için ölümü bile göze alabilir. Aile kavramı önemlidir.
İÇ OĞUZA DIŞ OĞUZ ASİ OLUP BEYREĞİN ÖLDÜĞÜ DESTANI BEYAN EDER
1.Karakterler
Kazan: Bilmeden Aruz’un ve Dış Oğuzların kalbini kırmıştır. Gönüllerini almak ister. Kılbaş’ı aracı yollar. Ama işler istediği gibi gitmez. Beyrek’in ölümüne çok üzülür ve vasiyetini yerine getirmeye ant içer.
Kılbaş: Oluşan bu anlaşmazlığı çözmeye çalışır. Zekidir. Fakat Aruz’un sert tutumu yüzünden kızar ve geri döner. Kazan’ın akıl danıştığı bir kimsedir.
Aruz: Kendisine haksızlık yapıldığını düşünür. Çok sinirlenir. Diğer Dış Oğuzları da kendi fikrine göre yemin ettirir. Bir oyun düzenler Beyrek’i ilk başta öldürmek istemez ama planı doğrultusunda işler gitmeyince yaralar. Bu yara fazla derin kaçınca Beyrek’in ölümüne sebebiyet verecektir.
Beyrek: Hainlik yapmayı reddeder. Öleceğini bilse Kazan’a sırt dönmez. Sonunda kanının yerde kalmamasını Kazan’a vasiyet eder.
Kazan’ın kardeşi Kara Göne: Kazan’a vasiyeti hatırlatır. Savaşta kardeşine destekte bulunur. Aruzun başını kesecektir.
2.Özet
Kazan evini yağmalatır. Normalde İç ve Dış Oğuz beyleri birlikte yağmalarlardı. Bu sefer Dış Oğuzlar yağmalamaya katılmadı. Dış Oğuz beyleri Kazan’ı düşman olarak gördü. Kazan olup bitene anlam veremez ve Kılbaş ile konuşur. Ondan her şeyi öğrenir. Kılbaş Dış Oğuzlarla konuşmak üzere yola çıkar. Dış Oğuzlardan aynı zamanda Kazan’ın dayısı olan Aruz’a ulaşır. Onunla konuşur. Kazan’ın düşmanı yenmek için yardıma, Aruz’a ihtiyacı olduğunu söyler. Aruz, her zaman olduğu gibi bu sefer neden İç ve Dış Oğuzların birlikte yağmalamadıklarını sorar. Darıldığını belirtir ve yanında savaşmayacağını söyler. Artık düşman olduklarını ekler. Kılbaş sinirlenir ve Kazan’ın Aruz için yaptığı fedakârlıkları anar çeker gider. Aruz, Dış Oğuzları toplar. Ziyafet verir. Bu sırada olanları Dış Oğuzlara anlatır. Hepsi Aruz’un yanında olduğuna ve Kazan’a düşman olduğuna dair yemin eder. Ortada tek sorun aralarında kız alıp verme münasebeti bulunan Beyrek’tir. Onu, Kazan ile Dış Oğuzları barıştırma adı altında çağırıp Dış Oğuzların tarafına çekmeyi planlarlar. Aksi halde Beyrek Dış Oğuzlar tarafından öldürülecektir. Adına yollanan mektup Beyrek’e ulaştı. Daveti kabul etti, gitti. Aruz, Beyrek’e sordu. Beyrek ben Kazana düşman olmam dedi. Aruz sinirlendi ve Beyrek’in oyluğunu kesti. Öleceğini anlayınca ata bindirip yola koydular. Beyrek, Kazan için tüm olayları özetledi. Ve öcünü alması için vasiyet etti. Beyrek’in ailesi acı haberi alır. Kazan olanları öğrendi. Yedi gün yas tuttu. Kazan’ın kardeşi Kara Göne Kılbaş’a vasiyeti hatırlatır. Birlikte vasiyeti Kazan’a hatırlatırlar. Yiğitleri toplarlar yola koyulurlar. Bu durumu Aruz ve tüm Dış Oğuzlar öğrenir. Savaş başlar. Kazan, Aruz’u göğsünden mızraklar. Kardeşi Göne’de Aruz’un başını keser. Bunu gören Dış Oğuzlar Kazan’dan af dilediler. Kazan Oğuzları bağışladı. Vasiyetini de yerine getirdi. Dede Korkut gelip duasını okudu.
3.Ana Fikir: Kıskançlık ve inatçılık kötü bir şeydir. Öyle ki bir insanın ölümüyle bile sonuçlanabilir. Tüm sorunlar insanlar arasında konuşma ve saygı ile çözülebilir. 





Türkiyedeki Çocuk Tiyatrosu

TİYATRO ÇOCUKLARIN CENNETİDİR GİRİŞ Sözün, hareketin, sesin, dilin ve görselliğin bir arada olduğu anlatım biçimi olan tiyatroyu ele al...