20 Haziran 2015 Cumartesi

Altın Çocuk Kintaro

ALTIN ÇOCUK KİNTARO'NUN MACERASI 

(çeviri) 

Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde. Develer tellal iken,

pireler berber iken; ben anamın, babamın beşiğine, tıngır mıngır sallar iken... Anam kaptı

maşayı, babam kaptı tavayı, döndürdüler bana dört köşeyi. Kestane aldım diridir diye.

Kestane aldım iridir diye, satamadım, kurudur diye. Minareyi belime soktum, belki borudur

diye. Aldılar, götürdüler “delidir” diye. Osman geldi, kurtardı. “O bizim masalcı ablamız,

deli değildir” diye. Toplandı çocuklar başıma, haydi, ‘Altın çocuk Kintaro’yu anlat’ diye.

(Kavruk ve Yardımcı,2012:259)

Yıllar yıllar önce Kyoto’da Kintoki adında cesur bir asker yaşarmış. Bu asker, köyün en

güzel kızına aşık olup onunla evlenmiş. Bu evlilikten kısa bir süre sonra onu kıskanan

düşmanları sebebiyle Kintoki iftiraya uğramış, işinden olmuş ve toplum içinde küçük

düşmüş. Bu talihsizlik onu o kadar üzmüş ki zavallı Kintoki üzüntüden hayatını kaybetmiş.

Güzel eşiyse dünyayla yalnız bir başına kalakalmış. Kintoki’nin düşmanlarından korkan

eşi bu talihsiz olaydan hemen sonra Ashigara dağlarına sığınmış. Ve orada ormancılar

dışında hiç kimsenin olmadığını ve böylece güvende olduğunu biliyormuş. O kuş uçmaz

kervan geçmez Ashigara ormanın içinde küçük bir oğlan çocuğu dünyaya getirmiş. Çocuk

o kadar güzel bir bebekmiş ki kadın doğan bebeğine Altın Çocuk anlamına gelen Kintaro

adını vermiş. Annesi Kintaro, büyüdükçe sadece güzel bir bebek doğurmadığını aynı

zamanda özel bir çocuk olduğunu da anlamış. Daha küçücükken çok özel güçlere sahip

bir bebek olduğunu farketmiş. Çünkü Kitaro kendi yaşıtlarından çok daha fazla güçlüymüş

ve büyüdükçe daha da güçleniyormuş. Öyle ki sekiz yaşına geldiğinde tek başına dev gibi

bir ağacı devirebilecek kadar güçlüymüş. Ormancılar bile bazen deviremedikleri ağaçlar

olduğunda Kintaro’dan yardım istiyorlarmış. Annesi ona ormancılara yardım edebilmesi

için kocaman bir balta almış. Ormancılar ona çoktan bir takma ad bile vermişler. Ona

Harika Çocuk! Annesine de Dağların Hemşiresi diyorlarmış. Çünkü ormancılar bu güzeller

güzeli hanımın ne işle uğraştığını bilmiyorlarmış. Kintaro’nun ağaç kesmek dışında başka

bir hobisi daha varmış. Kucaklayabilidiği koca koca kayaları bir kucaklayışta

parçalayabiliyor, taşları un ufak edebiliyormuş. Hatta o kadar güçlüydü ki bir eliyle ağacı,

diğer eliyle de koca kayayı tutup ikisini birlikte parçalayabildiğini bile duymuştum.

Diğer çocuklara hiç benzemeyen Kintaro, vahşi ormanın içinde büyümüştü. O ormanda

hayvanlarla arkadaş olmuş daha da ilginci Kintaro yıllar içinde bu dostlarının yani

hayvanların dilini de öğrenmişti. Onların ne dediklerini anlayabiliyor ve hayvanlarla

konuşabiliyordu. Kintaro’ya ormandaki dostları haberler taşıyor ve birlikte oyunlar oynayıp

güzel zamanlar geçiyorlarmış.

Özellikle lakabı İri Kıyım olan boz ayı, Uzun Boynuz geyik Tüylü maymun ve Uzun Kulak

tavşan en yakın dostlarıymış. İri Kıyım (Ayı) bazen oyunlara küçük kardeşleri olan Şanslı

ve Huysuz’u da getiriyormuş. Kintaro arkadaşlarını hiç birbirinden ayırt etmez hepsiyle

çok iyi anlaşırmış. Kintaro, tıpkı babası gibi çok cesur bir çocukmuş. Bazen Uzun

Boynuz’un (Geyik) boynuna öyle bir sarılıvermiş ki onun kocaman boynuzları Kintaro’yu

hiçte korkutmazmış.

Günlerden bir gün Kintaro uyanmış, annesinin hazırladığı nefis kahvaltıyı yapmış, sütünü

de içip annesinin tembihlediği gibi dişlerini de fırçalamış. Derken efendime söyleyeyim İri

Kıyım, Uzun Boynuz, Tüylü Maymun ve Uzun Kulak kapıda bitmesin mi. Hepsi birlikte

dağlarda oyun oynamak için Kintaro’nun annesinden izin istemişler. Annesi, “tamam ama

güneş batmadan herkes evinde olacak demiş.” ve sabah kahvaltı için hazırladığı

pişilerden birazcık Kintaro‘nun sırt çantasına koymuş. Hep birlikte ormana doğru yol

almışlar. Az gitmişler uz gitmişler dere tepe düz gitmişler. Aman efendim of deyim tırman

tırman bitmez bir dağı geçip gitmişler. Zorlu patikalardan geçmişler.

Ve birden karşılarına güzel mi güzel vahşi çeklerle dolu cennet gibi bir vadi çıkmış. Burası

onların hep birlikte rahatça eğlenebilecekleri bir yermiş. Hepsi yolculuktan yorgun

düşmüşler azıcık dinlenmişler. Uzun Boynuz (Geyik) boynuzlarını ağaca sürterek kaşımış,

Tüylü Maymun sırtını sıvazlamış, Uzun Kulak (Tavşan) pırıl pırıl tüyleri olan yumuşacık

kulaklarını düzletmiş. İri Kıyımda (Ayı) da bu yolculuktan dolayı epey bi acıkmış, gurr

gurrrrrr diye guruldayan karnını sıvazlıyormuş.

Kintaro dinlendikten sonra “Burası iyi bir oyun yeri, bence burada eğlenebiliriz.” demiş ve

arkadaşlarına bakmış. Onlara doğru gülerek “Kim benimle güreşmek ister, hadi

güreşelim...” demiş.

İri Kıyım (Ayı) “Evet, evet bu çok güzel bir oyun... Hadi güreşelim. Bakalım kim daha

güçlü.” demiş ve bir iki saniye düşündükten sonra güreşmenin zahmetli yorucu bir oyun

olduğu aklına gelmiş. Tembel İri Kıyım Kintaro’ya dönerek “İyi ama ben çok iriyim, sen de

çok güçlüsün. Bu adil değil. Önce Uzun Boynuz, Tüylü Maymun ve Uzun Kulak güreşsin.

Kim kazanırsa onla biz güreşelim.” demiş. Diğer hayvanlar da bu teklifi kabul edince İri

Kıyım koca bedeniyle yere yatmış ve aynı bir top gibi yerde yuvarlanmaya başlamış.

Toprağı düzleştirmiş ve güreşebilinecek hale getirmiş. Sonra da bir güzel köşeye geçip

miskin miskin yayılmış.

Kintaro heyecanlı bir şekilde “Arkadaşlar önce siz güreşin kazanana da ödül olarak

annemin yanıma koyduğu pişiden verelim.” demiş.

İri Kıyım, yattığı yerden, acıkan karnını sıvazlayıp bir güzel dili ile iştahı iştahlı dudağını

yalayarak “Aaa yaşasın yemek... Hepimiz ödülü isteriz.” demiş.

Uzun Boynuz (Geyik) Tüylü Maymun ve Uzun Kulak (Tavşan) hep birlikte güreşecekleri

alanı derleyip güreşe uygun hale getirmişler. İşleri bitince Kintaro oyunun kurallarını

söyleyip haydi başlayın diye haykırmış.

Hayvanlar güreşmek için tekerleme söylemişler ve Uzun Boynuz saymaya balamış.

Tekerleme bittiğinde Uzun Boynuzun parmağı Uzun Kulağı gösteriyormuş. Daha sonra

rakibi belirlemek için yeniden tekerlenme söylenmiş. Bu sefer ise seçilen Tüylü Maymun

olmuş. Uzun Boynuz da müsabakayı başlatacak ve hakem olacakmış.

Uzun Boynuz, Uzun Kulak, Uzun Kulak hazır mısın? diye tavşana seslenmiş. Hemde

nasıl hemde nasıl diyerek yerinde iki defa zıplamış tavşan. Ee tavşan bu elbet zıplayacak!

Uzun Kulakla, Tüylü Maymun güreşirken bilin bakalım kim kazandı? Tavşan kazandı... Ve

zavallı maymun acı içinde sırtını ovalamaya başladı.

Tüylü Maymun yerden kalkarken yaşlı teyzeler gibi söyleniyormuş “Ayy ayy ohhh vayyy

vah sırtım çok fena oldu... acıyor.” İlk raunt bitmişti. Tavşan maçı almıştı. Kintaro sırt

çantasından çıkardığı beslenme çantasını açtı ve annesinin hazırladığı nefis pişiyi ödül

olarak Uzun Kulağa verdi.

Tüylü Maymun küstü... Hem dayak yedi, hem de ödülü alamadı. Üstüne üstlük karnı da

açlıktan gurulduyordu. Böylece Kintaro’ya ve diğer arkadaşlarına dönerek “Ama bu

haksızlık. Bu oyun hiç adil değildi. Ben adil bir biçimde dövülmedim. Ayağım kaydı ve ben

de yenildim. Düşmeseydim ödülü ben alabilirdim. Bir rövanş istiyorum.” demiş.

Kintaro bu mızmızlanmaya çözüm yolu buldu “Mızmızlanma be Tüylü, tamam bak,

öyleyse yeniden güreşirsiniz.” dedi. Böylece tavşanla maymun yenden güreştiler. Fakat

bu sefer Tüylü Maymun hile yaptı. Bilindiği üzere maymunlar zeki varlıklarmış. Fiziki

olarak yenemediği Uzun Kulağı aklını kullanarak yenmişti. Biz duyduk ki Tüylü maymun

Pişiyi de bir güzel afiyetle yemiş. O kadar lezzetliymiş ki yediği pişi tüm ağrıları birden

geçivermiş, sevinçten şebek olmuş, daldan dala atlar olmuş.

İkinci güreşte bu sefer Uzun Boynuz ile Uzun Kulak karşılaşmış. Bu seferde hakem İri

Kıyım olmuş. Güreşte çok iyi olan Uzun Kulak, Uzun Boynuzu’da alt etmiş.

Kintaro havaya bakmış. Güneş neredeyse batmak üzereymiş. Annesinin tembihi aklına

gelmiş. Güreş o kadar eğlenceliymiş ki zaman çabucak geçivermiş. Kintaro oturduğu

yerden ayağa kalkıp, “Arkadaşlar artık bu gün için bu kadarı yeter yarın yine geliriz. Artık

eve gidelim yoksa annem endişelenir, kızar, bide ceza verirse eyvahhh yanarız.” demiş.

Hepsi uzun süre koşma yarışı yapmışlar. Aşağıya vadiye ilk ulaşan Uzun Boynuz olmuş.

En son ise “Öldüm, bittim... yavaş ayol, amanın... ohhhh!” diye sızlanan İri Kıyım olmuş.

İri kıyım o kadar şişmanmış ki bir ara koşarken düşüp yuvarlanmış. Yuvarlanmak ne

kelime ohooooo turşu kavanozu gibi duramamış da. Hatta bir ara hızını alamayıp en

öndeki Uzun Boynuzu bile geçmiş ama bir ağaca çarpıp durunca Uzun Boynuz yeniden

birinciliği elde etmiş. Vadiye ulaştıklarında bu yarışa son vermişler. Azcık su içip vadi

boyunca yürümüşler. Eve ulaşabilmek için kocaman bir çay’ın karşısına geçmeleri

gerekiyormuş. Uzun Boynuz, Tüylü Maymun ve Uzun Kulak’ta şimdi ne yapacağız diye

birbirlerine bakmaya başlamışlar. Etrafta ne köprü varmış ne başka bir şey. İri Kıyım

sudan çok korkuyormuş. Avuçlarını iki yanağına dayayarak “Abaleyy amanın ben bu suyu

nasıl geçeceğim yahu! Bu su beni alır götürür.” demiş. Uzun Kulak “Yahu İri Kıyım henüz

seni alıp götürecek su hiç kaynağından doğmadı ki. Baksana hepsi birden hızlı hızlı

geçiyor ki Allah korusun sen karşıya geçerken sana çarpar da ne olduklarını şaşırırlar

diye biran önce tüm su dalgaları sırasını savıyor.” demiş. Hep birlikte tüm arkadaşlar

gülmeye başlamışlar. İri Kıyım ise garibim Uzun Kulağın ne dediğini anlamamış şaşkın

şakın bakarak “Kaynak, doğmak, çarpmak...” diye parmaklarını sayıp duruyormuş.

Kintaro kahkahalarla gülerken eski kurumuş bir ağaç görmüş. Her zaman olduğu gibi

eliyle bu kuru ağacı tutmuş ve onu şöyle eliyle çabucacık parçalayıp bi güzel köprüyü

oluşturmuş. Hayvanlar onun bu gücünü hayranlıkla izliyorlarmış. Hep bir ağızdan “Abooo

bu ne kadar güçlü bir çocuk.” demişler.

Uzakta bu ormanın yabancısı olan bir ormancı varmış. Tesadüfen bu ormancı Kintaro’yu

ve arkadaşlarını görmüş. Görmüş görmüş amma gördükleri karşısında hayretler içinde

kala kalmış. Ağzı bi karış açık “Bu çocuk hiçte normal değil. Acaba bu güçlü yiğit kimin

oğlu ol ki? Dur şunu kaybetmeyeyim takip edeyim.” demiş.

Kintaro ve arkadaşları ise güle oynaya kendilerini izleyenin olduğundan habersiz her

zaman olduğu gibi nehrin kenarından karşıya geçip birbirleriyle vedalaşmışlar. Evli evine

köylü köyüne dönerken Kintaro da nihayet kendisini pencerede bekleyen annesiyle

karşılaşmış. Zavallı kadın meraktan oğlunun yolunu pencerede gözler olmuş. Annesini

görünce Kintaro heyecanlanmış,

“Anne (Okkasan) buradayım” demiş.

TUĞÇE HASEKEN

Oğlunun sağ salim eve geldiğini görünce derin bir gülümsemeyle: "Ah Kimbo, bugün ne

kadar geç kaldın sana birşey oldu diye ödüm koptu bunca zamandır neredeydin" Sonra

Kintaro cevapladı: "Arkadaşlarım Uzun Kulak, İri Kıyım, Tüylü Maymun, Uzun Boynuzla

dağlara çıktık ve onları kimin en güçlü olduğunu anlamak için güreşe davet ettim, hepimiz

çok eğlendik yarın aynı yerde tekrar güreşeceğiz." Annesi bilmiyormuş gibi davranarak

"Peki en güçlü kimmiş?" diye sordu. "Aman anne, kimin en güçlü olduğunu sanki

bilmiyorsun" dedi Kintaro. " Evet ama senden sonra en güçlü kim?" diye sordu annesi.

Kintaro "İri Kıyım benden sonra gelir" dedi. Bu defa annesi " Peki ya İri Kıyımdan sonra?"

dedi. Kintaro: "İri Kıyım'dan sonra hangisinin güçlü olduğunu kestirmek zor üçü de eşit

sayılır" diye cevapladı.

Dışarıdan gelen bir gürültüyle Kintaro ve annesi aniden sarsıldı. "Beni dinle küçük adam!

Bir daha güreşmeye gittiğinde bu yaşlı adamda seninle gelecek" Bu Kintaro'yu nehirden

beri izleyen eski oduncuydu. Ayaklarındakileri çıkardı ve kulübeye girdi. Yama­uba ve

oğlu resmen şok olmuştu. Bu davetsiz misafiri meraklı gözlerle süzdüler. Ve gördüler ki

bu adam daha önce hiç görmedikleri biriydi. İkisi birden "Sen kimsin!" diye bağırdılar.

Sonra oduncu güldü ve dedi ki, "Benim kim olduğumun pek de bir önemli değil ama kimin

daha güçlü kolları var görelim, bu çocuğun mu yoksa benim mi?" Bütün hayatını ormanda

geçiren Kintaro adamın sorusunu alaycı bir şekilde cevapladı "Bu kadar ısrar ediyorsan

kimin güçlü olduğunu anlayabiliriz ama kim yenilirse yenilsin sinirlenmek yok" Sonra

Kintaro ve oduncu sağ kollarını uzatıp bilek güreşine başladılar. Çok uzun bir süre ikiside

bu şekilde güreşmeye devam etti sürekli birbirlerinin bileğini bükmeye çalıştılar ama yaşlı

adam çok güçlüydü ve bu garip çift kıran kırana yarışıyordu. Nihayet yaşlı adam pes etti,

ve şöyle dedi: "Aslında çok güçlü bir çocuksun beni sağ kolumla haklayabilen çok az

adam var, seni birkaç saat önce gölün oralarda bir ağacı söküp köprü yapmaya çalışırken

gördüm. Gördüklerime inanamadım. Bu güreşte kolunun gücü öğlen gördüklerimin kanıtı

oldu. Tamamen büyüdüğünde kesinlikle Japonya'daki en güçlü adam olacaksın ama ne

yazıkki bu dağlarda saplanıp kalmışsın, dedi yaşlı adam ve Kintaro'nun annesine döndü:

"Ve sen Hanım, hiç çocuğunu başkente götürmeyi ve ona bir samuray olarak kılıç tutmayı

öğrettirmedin mi?" Annesi: " Oğlumla bu kadar ilgilenmeniz çok hoş bir davranış ama

gördüğünüz gibi o vahşi ve eğitimsiz ayrıca malesef bunlar sizin söylediğiniz kadar kolay

değil. Oğlum reşit değilken bu kadar güçlü olması yüzünden onu Japonya'nın bu

bilinmeyen bölgelerinde saklıyorum çünkü yanına yaklaşan herhangi birinin canını

yakabilir. Ama hep oğlumu iki kılıç kuşanmış bir savaşçı olarak hayal ettim malesef bizi

başkente götürebilecek eşimiz dostumuz yoktu bu yüzden hayallerimin gerçek

olamayacağından endişelendim."

Size gerçeği söylemenin zamanı geldi: "Ben bir oduncu değilim ben bir komutanım ve

adım Sadamitsu. Güçlü Prens Minamoto­no­Raiko' ya itaat ediyorum. Prens bana ülkede

her yerde dolaşıp ona önemli güçleri için itaat edebilecek gençler bulmamı emretti.

Böylece bu gençleri ordusuna asker olarak yetiştirebilecek. Bunu en iyi oduncu kılığına

girerek yapabileceğimi düşündüm şans eseri bu senin oğlunu buldu. Şimdi eğer

gerçekten onun bir samuray olmasını istiyorsan onu alıp Prens Raiko'ya götüreceğim, ne

dersin?

Komutan planını yavaş yavaş açıkladıkça annesinin yüreğini büyük bir sevinç kaplamıştı.

Hayatı boyunca dilediklerinden birinin gerçekleşmesi için önlerinde harika bir fırsat

duruyordu. Dileği ölmeden önce Kintaro'yu samuray olarak görmekti. Başını yere eğerek

cevapladı: "Eğer gerçekten söylediklerinin arkasındaysan oğlumu sana emanet ediyorum"

Onlar konuşurken Kintaro annesinin arkasında öylece oturup konuşulanları dinliyordu,

annesinin son sözünü duyduğunda birden bağırmaya başladı: "İnanamıyorum çok

mutluyum. Komutanla gidersem bir gün bende samuray olabileceğim."

Böylelikle Kintaro'nun kaderi belirlendi. Komutan Kintaro'yla birlikte başkente gidiyordu.

Ama Yama­uba için can parçasından ayrılmak hiç de kolay değildi ama güçlü durarak

bütün kederini gizlemişti. Biliyorduki herşey oğlunun iyiliği içindi. Bu yüzden şimdi ondan

ayrılmalı ve onun cesaretini kırmamalıydı. Kintora annesine onu asla unutmayacağına

dair söz verdi. Ve iki kılıç kuşanan bir savaşçı olduğunda onun için bir ev yapıp çok

yaşlandığında bile ona bakacağına söz verdi.

Kintaro'nun uzaklara gittiğini duyan Uzun Kulak, Tüylü Maymun, İri Kıyım, Uzun Boynuz

onunla gelip gelemeyeceklerini sordular. Ama onun tek başına iyiliği için gittiğini

öğrendiklerinde gidişini görmek için dağın eteklerine kadar onu takip ettiler. "Kimbo" diye

seslendi annesi: " Dikkatli ol ve uslu dur." Vefalı arkadaşları da Kintaro'ya iyi yolculuklar

diledi. Komutan Sadamitsu bu beklenmedik olağanüstü çocuğu yanına almış olmanın

verdiği neşeyle yoluna devam etti.

Başkente geldiklerinde komutan Prense Kintaro hakkındaki herşeyi anlattı. Onu nasıl

bulduğunu anlatırken Prens adeta keyif alıyordu ve hemen Kintaro'yu getirmelerini

emretti. Ve Kintaro'yu görür görmezde onu emrine aldı. Prensin ordusu 4 Yiğit isimli bir

grupla ünlüydü bu savaşçılar Prens tarafından en güçlüler ve en cesurlar arasından

seçiliyordu. Bu küçük ve iyi seçilmiş grup Japonya'nın tamamında onların gözü pek

halleriyle biliniyordu.

Kintaro büyüdüğünde 4 Yiğit'in lideri ona en önemli eğitimini veriyordu ama Kintaro

hepsinden kat kat daha güçlüydü.

Bütün bunlardan sonra Başket'te bir haber yayılmaya başladı. İnsan eti yiyen bir canavar

tutulduğu yerden kaçmıştı ve insanlardan çok da uzak sayılmazdı. Bütün insanlar felakete

uğramıştı. Prens Kintaro'yu görevlendirdi. Sonra Kintaro hemen yola koyuldu kılıcını

kuşanmak onu çok heycanlandırmıştı. İlginç bir şekilde Yaratık kendi yuvasındaydı,

Kintaro onun devasa başını keserek liderine büyük bir zaferle geri döndü.

Kintaro şimdi ülkesinin en büyük kahramanıydı. Böylelikle güç,şeref,zenginlik ayağına

kadar gelmişti. Söz verdiği gibi annesine rahat bir ev yaptı ve ömrünün son günlerine

kadar yaşlı annesiyle birlikte mutlu yaşadılar..

Bu gerçek bir kahramanın hikayesi değil mi?

KAYNAKÇA

KAVRUK, Hasan; YARDIMCI, Mehmet(2012); Anadolu Masalları Gerçekleşen Rüya, Malatya:

İnönü Üniversitesi Yayınları.

Şeyh Galip 3

C
1)
O bahr-i cezbede kim gönlüm ızdırâba gelür 
Güher derun-i sadeften çıkup habâba gelür
O cezbe denizde ki gönlüm ızdıraba gelir, sedefin özündeki inciden çıkıp(suyuzun üzerindeki) hava kabarcığına gelir. 

2)
Döner sâhife-i Erjenge bâliş-i hıştım 
Gehî ki cilve-i naz-ı hayâl-i hâba gelür
Onun naz cilvesi, bazı kere uykunun hayaline gelirse kerpiç yastığım, Erjenk sahifesine döner.  

3)
Safâ-yı nûr-ı sabûh-ı bulan siyeh-mestin 
Gözüne hane-i hurşid bir harabe gelür 
Sabah şarabının ışığındaki temizliği bulan kendinden geçmiş, sarhoşun gözüne, güneş evi bile yıkık bir yer görünür. 

4)
Riyaz-ı reng-i cemâle gider hun-ı sirişk 
O râhtan ki geçüp buy-ı gül gülâba gelür 
Bu kanlı gözyaşları, gül kokusunun gülsuyu haline geldiği yoldan geçerek, güzellik renginin bahçesine gider.

5)
Hat-ı fırenk gibi zülf-ü ebruvan geç ü mec 
Ne anlanır rakam-ı mekri ne hisâba gelür 
Saçlar, kaşlar Fırenk yazısı gibi terstir, eğri büğrü; hilesinin sayısı ne anlaşılır, ne hesaba gelir. 

6)

Edeble dâmen-i zülfün öper gelüp bir bir 
O fitneler ki şeh-i hüsne intisaba gelür                                                                         
Güzellik padişahına intisaba gelen fitneler bir bir gelip edeble saçlarının eteğini öperler.

Şeyh Galip 2

B
1)
Ol gamze-i gurûr ne âlemdedir aceb
Hiç etmedi zuhûr ne âlemdedir aceb
O kendini beğenmiş süzgün bakış acaba ne âlemdedir? Hiç görünmedi, acaba ne âlemdedir?
2)
Olmaz

3)
Sormaz safâ-yı âlem-i âb içre gamzesi
Rindân-ı bî-huzûr ne âlemdedir aceb
Onun süzgün bakışı, içki âleminin safâsı içinde, “rahatı kaçmış rintler acaba ne âlemdedir.” diye sormaz.

4)
Nevbet değer mi meclis-i uşşâka gelmeğe
Ol neş’e vü sürîr ne âlemdedir aceb
O neşe ve sevinç acaba ne âlemdedir? Onların âşıklar meclisine gelmesine sıra gelir mi acaba?

5)
Oldu hevâ-yi zülf ile dil târmâr-ı gam
Cem’iyyet-i şuûr ne âlemdedir aceb
Gönlüm sevgilinin saçının isteği yüzünden ( veya: sevgilinin saçının dağıtan hava ile) gamla darmadağın oldu, şuurluların topluluğu acaba ne âlemdedir?


Şeyh Galip 1

A
Gazel mef’ûlü / fâ’ilâtü / mefâ’îlü / fâ’ilün
1)
Sâgar habâb-ı mevce-i mehtâbdır bana bu şeb
Fânûs bahr-ı nûrda girdâbdır bu şeb
Benim için bu gece kadeh, ay ışığı dalgasının yarattığı hava kabarcığıdır. Nur denizindeki girdap ise bir lambadır. Bahr-ı nur, ışık denizi anlamında kullanılmıştır.
2)
Neden yâd-ı çeşm-i siyeh-mest-i yâr ile
Peygûle-gir-i kûşe-i mihrâbdır bu şeb
Neden, bu gece sevgilinin aşırı sarhoş gözünü hatırlayarak mihrabın köşesine sığınmışlardır. Sevgilinin gözü daima sarhoş sıfatıyla anılır.
3)
Yek-reng feyz-i sâkî ile bezm-i gülsitân
Her câm-ı bâde bir gül-i sirâbdır bu şeb
İçki dağıtan güzelin bol bol şarap doldurmasıyla gül bahçesi meclisi kıpkırmızı oldu. Bu gece her şarap kadehi suya kanmış gül gibidir. Renkle ve içkiyle ilgili kelimeler tenasüplüdür. Feyz ise bolluk, bereket anlamındadır. Çoğunlukla su ile birlikte kullanılır.
4)
Rûşen-dilân ‘ıkd-ı güherden nişân verir
Pervîn sirişk-i meclis-i ahbâbdır bu şeb
Meclisteki aydınlık gönüllü dostlar, şeklen bir gerdanlığı anımsatıyorlar. Bu gece dostlar meclisinde akan gözyaşı ise Ülker yıldızına benziyor.
5)
Çeşm ıztırâb-ı lerziş-i endâm-ı yârda
Her katre eşk dâne-i sîm-âbdır bu şeb
Göz, sevgilinin salınışının ıstırabında her damla göz yaşı bu gece kanlı bir su tanesidir.


6)
Müjgân-ı ehl-i ‘aşk biter câm-ı hârde
Gülzâr seyr-i çeşme-yi hûnâbdır bu şeb
Aşk ehlinin kirpikleri dikenlik yerde biter. Bu gece gül bahçesi, kanlı çeşmeye dönüşmüştür. Kanlı çeşme ifadesi ile gözyaşı kastedilmektedir. Aşığın ağlayıp kirpiklerinin ıslanmasıyla kirpikleri bir diken gibi büyümektedir
7)
İtdim zeban-ı şule-i hamuş harf-ı aşk
Dil guft u şevkıyle bitabdır bu şeb
Alev dilini sessiz ettim, gönül b gece söylenenlerin şevkiyle güçsüz kalmıştır.
8)
Seng-i nişân hâbde tîz eyler el-hazer
Tig-i nigâhı sanma girân-hâbdır bu şeb
Sevgilinin bir kılıca benzeyen bakışını bu gece derin uykuda sanma. Dikkat et, uykunun arasında bu kılıcı keskinleştirmektedir. Beyitte mübalağa vardır.
9)
Gâlib nigâh-ı vasfını tesvîd eder meger
Kagıd siyeh bahâr-ı mey-i nâbdır bu şeb
Galib, senin bakışının niteliklerini karalıyor. Kağıt, saf şarabın etkisiyle, siyah çiçeklerle dolmuştur.






27 Nisan 2015 Pazartesi



MASAL BAŞI TEKERLEMELERİN ÇOCUK EĞİTİMİ ÜZERİNDEKİ ETKİSİNİN İŞLEVSEL KURAM İLE AÇIKLANMASI: ANADOLU MASALLARI GERÇEKLEŞEN RÜYA KİTABINDAKİ SEÇİLMİŞ ÖRENEKLER İLE DEĞERLENDİRİLMESİ

Masallar genelde gerçekle hayal ürününün harmanlamasından oluşan ve bir kanıt peşinde koşmayan bir anlatım türüdür. Kahramanları olağanüstü özelliklere sahip, konuları hayal ürünü olup hep bir ders verme çabası olan ve olağan üstünlükle dinleyiciyi etkileyerek kendi hayal dünyasına çeken bir türdür.
Masal kelimesinin aslı “mesel” dir. Bir süre masal yerine hikâye, kıssa ve destan gibi kelimelerin kullanıldığı da görülmektedir. Masallar diğer halk bilgisi ürünleri gibi yaşanan hayatın içinden alınmış ve gelecek nesillere başta sözlü daha sonrada yazılı gelenekte aktarılmıştır. Masalların ne zaman nerede hangi şekilde yaratıldığı bilinmemektedir. Fakat aynı masalın farklı yıllarda anlatılmasına karşın canlı bir şekilde kalması ve ilk günkü tazeliğini koruması yaşanılan olaylar, hayal dünyasında oluşan formunun orijinalliği, yaşadığı dil, kültürel ve milli değerleri yansıtması gibi maddelerle açıklanabilir.
Özellikle milli ve manevi değerlerin çocuklara küçük yaşlarda bu şekilde aşılanması önemli bir görevidir. Bunlar için Nasreddin Hoca ve Keloğlan örneği atlanamayacak kadar önemli bir yere sahiptir. Türk kültürünü, benliğini, gelenekselliğini taşıyan yegâne ürünlerdir.
Yapısal olarak bakıldığında bir masal üç ana bölümden oluşur; başı, ortası ve sonu. Çoğunlukla her bölümde masal tekerlemeleri bulunur. Bu tekerlemeler dinleyiciyi masla hazırlamak, dikkatin dağılmasını engellemek ya da uzunluk, uzaklık, zorluk, zaman gibi soyut kavramları nitelendirmek için kullanılır. Her tekerleme dilin zenginliğinin göstergesidir. Genelde kafiyeli olan kelimeler akılda ve kelime dağarcığında daha fazla tutulur. Buna en açık örnek şüphesiz ki masallar genelde geniş ve –miş li geçmiş zamanla kullanımı gösterilebilir. Özellikle bu zamanların kullanılması insanın rahatlamasını sağlayan ses fonetiğine sahip olmasından dolayıdır. Örneğin –mış eki sürekli tekrarlandığında bireyi uyku formuna sokmak gibi niteliği vardır. Böylece dinleyici mışıl mışıl uyuma formuna sokulabilir.
Tekerlemelerde de buna benzer ses tekrarları dinleyicinin ilgisini çekmeye ve onu metne adapte etmeye yöneltir. Ayrıca çocuğun hoşuna giden ses oyunlarını tekrarına ve böylece bilinçli bir dil yetisinin oluşturulmasına vesile olur. Çocuk eğlenerek öğrenmiş olur.
 Masal anlatıcısı masalı bitirirken hayal dünyası ile gerçek dünyayı bağlaması gerekir. Bunun içinde herkese aynı mutluluğu dileyerek gerçekle hayal arasında sözler barındıran tekerlemeleri kullanır. Bu mutlu sona ulaşmanın yegâne temelidir.
Tekerlemeler işlevsel kuram çerçevesinde bakıldığında; tekerleme metini değil, tekerlemenin oluşturulduğu, yaratıldığı ve nakledildiği bağlam incelenmektedir. Çünkü işlevsel kuram metin gibi somut kavramı değil, halk edebiyatı yaratmalarının neden, nasıl ve nerede yaratıldığını, neden aktarma gereksinimi duyulduğunu, dinleyicinin dinleme nedenini ve nasıl dinlediğini yani kısaca anlatma ve kullanma gibi soyut nedenleri inceler. Temsilcileri Bronislaw K.Malinowski, Franz Boas, Margerat, Mellville Herkovits ve Ruth Benedict gibi ünlü antropologlardan oluşur. Kuram bu antropologlar tarafından geliştirilmiştir. Halk edebiyatı ürünlerinin işlevleri şu şekilde sıralanabilir; 1.Hoşça vakit geçirme, eğlenme ve eğlendirme işlevi. 2.Toplumsal değerlere, kurallara ve törelere destek verme işlevi. 3. Eğitimin ve kültürün yeni kuşağa aktarılması işlevi. 4. Toplumsal ve kişisel baskılardan kaçıp kurtulma (protesto) işlevi.
Tekerlemeler çocukların hayal dünyalarını geliştiren ve kişiliğini tamamlayan yegâna ürünlerdir. Anne ve babasıyla çocuklarının paylaştığı özel ve kaliteli zaman dilimini karşılar.  Tekerlemeler, masala hazırlarken hoş ve eğlenceli bir zaman dilimi geçirilmesi, çocuklarının duygu ve düşüncelerini öğrenimi, güven ortamı gibi durumları karşılayabileceği gibi çocukların ilgisini çekme, kültür farkındalığını sağlama, paylaşma becerilerini kazanması,  yeterli kelime hazinesi ve doğru cümle kurma becerisine ulaşması, çocuğun yaratıcılığı gibi faktörleri de tetikler. 
Özellikle çocukta merak duygusunu uyandırması, neden-sonuç ilişkisi kurma becerisini kazanması, karşılaştıkları güçlükleri kavraması, kelime bilgisinin artması,  düzgün konuşma kurallarını öğrenmesi, konuşurken doğru sesi çıkarmada pratik olması, hem özgün hem de pratik düşünmesi ve çözüm bulması konusunda eğitir. Böylece kişiliğini geliştirir, kendine güvenir, geleceğe olan umudu artar. İçerisinde geçen kültürel unsurlar ile bireyin toplum içindeki yerinin ve öneminin, yaşadığı toplumun örfünün ve âdetinin öğretilmesinde rehberlik eder.
Tekerlemeler çocukların hayal gücü için sınır tanımayan bir sihir dünyasıdır. Bu dünyada imkânsız kelimesi yoktur. Örneğin “Ben babamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken.” ifadesi olması mümkün olmayan bir durumun çocukta uyandırdığı olağan üstü havayı bizlere vermektedir. Sonuçta çocuk hiçbir zaman babasının beşiğini sallayamayacaktır ama verilen mesaj çocuğun dikkatini çekmekte onu düşünmeye sevk etmekte ve “tıngır mıngır” gibi ikilemelerle çocuğun hoşuna gitmesini sağlamakta, dil yetisini geliştirmekte ayrıca da onu olağanüstü dünyaya sokmaya hazırlamaktadır. Halk edebiyatı bakımından da en önemli faktörü şüphesiz ki kültürel değerlerin korunup aktarılmasını sağlamasıdır.
Bu bağlamda aşıda sizlere Anadolu Masalları Gerçekleşen Rüya adlı eserlerden birkaç örnek tekerleme sunmaktayız. Buradaki amacımız dilimizin ne kadar yetkin ve kültürümüzü ne kadar iyi aktarabildiğini örneklerle göstermektir. Çocuk bu masal başı tekerlemeleri ile yukarıda saydığımız işlevsel kuram çerçevesinde pek çok davranışı kazanmaktadır. Bu yol ile eğitilen çocuk kültürünü tanımakta ve arkadaş çevresinde paylaşmaktadır. Böylece masal başı tekerlemeleri ile pek çok fonksiyon ve kazınılan davranışların edinimi sağlanmaktadır.

GERÇEKLEŞEN RÜYA *
Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde, develer tellâl iken pireler berber iken,  ben ninemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken,  bizden çok uzak memleketlerin birinde bir padişah yaşarmış. (Kavruk ve Yardımcı,2012 :51 )
KARA HASAN’LA DEV *
Metel metel mengi çatal, iki sıçan bir göt atar. Bindim bozun boynuna, çıktım Halep yoluna,  sarp pazar, içinde meymin gezer. Meymin beni korkuttu, kulağımı sarkıttı.
 -Ağam nerden gelirsin?
-Ben Halep’ten gelirim.
-Ey,Halep’in nesi var?
-At koşturtur oğlu var, inci dizer kızı var. Çektim incisini kırdım, oturdum hilye dizdim. Hilye dizdiğimi görmüşler, beyler adam salmışlar, Musacık, Musacık, dalı kolu kısacık, çık çıkalım çardağa, ok atalım ördeğe. Hekimhanhan’ın kilidi, yeri göğü bürüdü.
 Bir varmış, bir yokmuş. Allah’ın kulu çokmuş, çok söylemesi çok günahmış.                                                 (Kavruk ve Yardımcı,2012:65)
KEÇELİ *
 Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde; develer top oynarmış, eski hamam içinde.
 Hamamcının tası yok, külhancının baltası yok. Ben bu masalı dinlerken ninemden, annem düştü eşikten, babam düştü beşikten. (Kavruk ve Yardımcı,2012:74)
PİR DEDE *
 Evvel saman içinde kalbur saman içinde, cinler cirit oynarken eski hamam içinde. Deve tellal, pire berber, ben anamın beşiğini şıngır mıngır sallarken. (Kavruk ve Yardımcı,2012:84)
NOHUTCUK*
Evvel zaman içinde kalbur saman içinde develer tellallık ederken çarşı pazar içinde. (Kavruk ve Yardımcı,2012:105)
SALIVERNA*
Bir varmış, bir yokmuş. Allah'ın kulu çokmuş. Develer tellal iken, pireler berber iken, ben ninemin beşiğini, tıngır mıngır sallar iken. (Kavruk ve Yardımcı,2012:129)
KELOĞLAN *
Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, cinler cirit oynarken eski hamam içinde. Anam attı maşayı, babam vurdu kaşağı. Dolandım durdum dört köşeyi. Şu köşe yaz köşesi, şu köşe kış köşesi ortada su şişesi derken efendim. (Kavruk ve Yardımcı,2012:131)
TEMBEL HASAN DAYI*
Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde; develer tellal, pireler berber, çocuklar babalarının düğünlerinde davul çalar iken, ben diyeyim yüz yıl, siz deyin beş yüz yıl önce. (Kavruk ve Yardımcı,2012:137)
KELOĞLAN’IN OYUNU *
Evvel evvel iken, sinekler berber iken… Ben mini mini bir çocuk iken dediler “Babam dünyaya gelmiş…” Vardım beşiğini sallamaya. Beşik devrildi. Başladı babam ağlamaya. Anam kızdı kaptı maşayı. Dolandım dört köşeyi. Ben kaçtım o kovaladı. O kovaladı ben kaçtım. Zor attım kendimi evden dışarı. Korkudan gözlerim fırladı çanağından dışarı. O korkuyla düştüm yola. Az uz gittim. Dere tepe düz gittim. (Kavruk ve Yardımcı,2012:143)


DEMİR ÜZÜM DEMİRDEN ÜZÜM *
Zaman zaman içinde, evvel zaman içinde, cinler cirit atarken eski hamam içinde ve de şıngır mıngır sallanırken beşikler, gece gündüz aşınırken eşikler, sabah akşam yemeklere sallanırken kaşıklar, bir varmış, iki yokmuş. (Kavruk ve Yardımcı,2012:159)
KURBAĞA GELİN *
Bir varmış, bir yokmuş, eskiden insanların vakti çokmuş. Onun için gece gündüz masal söyler, masal dinlermiş. Masallarda ağlar, masallarda gülermiş. Masal eker, masal biçermiş. (Kavruk ve Yardımcı,2012 :162)
ŞEHZADE *
Vardı yoktu, Allah’ın kulu pek çoktu. Kimi aç, kimi toktu. (Kavruk ve Yardımcı,2012:167)
ÜÇ KIZLAR*
Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal, keçiler berber, horozlar imam iken, ben de babamın beşiğini tıngır Münir sallar iken çat diye kapı açıldı. İçeriye eli sopalı bir nine girdi. Bana bir sopa vurdu. Kendimi dışarıda buldum. Baktım ki sopalı nine geliyor, kaçmaya başladım. Gittim, gittim, gittim. Bir de arkama dönüp baktım ki bir arpa boyu yol gitmişim. Sopalı nine hala peşimdeydi. Gittim, gittim, gittim iki tüfek gördüm. Biri bozuk; birinin tetiği yok, tetiği almayan tüfeği aldım. Gittim, gittim, gittim iki tavşan gördüm. Biri ölmüş; ötekinin canı yok. Cansız tavşanı vurdum. Gittim, gittim, gittim iki tencere gördüm. Biri delik; ötekinin dibi yok. Gittim, gittim, gittim iki dereye rastladım. Biri kurumuş; ötekinin suyu yok. Susuz dereden dipsiz tencereyi doldurdum. Gittim, gittim, gittim. İki ormana rastladım. Biri kurumuş; birinin ağacı yok. Susuz dereden doldurduğum dipsiz tencereyi ağaçsız ormanın odunuyla yanan ateşe koydum. İçine cansız tavşanı attım. Pişirdim, pişirdim, pişirdim. Yedim, yedim, yedim; ama hala ağzımın tadı yok. (Kavruk ve Yardımcı,2012:194)
ANNESİNİN MEMELERİNİ ARAYAN KIZ *
Bir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde; deve tellak iken, pire berber iken eski hamam içinde, hamamcının tası yok, oduncunun baltası yok bu masalın da aslı yok. (Kavruk ve Yardımcı,2012:230)
MURADINA EREN ERMEYEN DİLBER*
Efsane bu işte. Kimi dilden dile dolaşır, kimi gönülden gönüle ulaşır. Bazen bir şiir olur, bazen bir hikaye. Bazen de bir masal... Neyse evvel zaman içinde kalbur saman içinde, pire berber iken deve tellal iken, ben annemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken, bir varmış bir yokmuş diyerek masalımıza başlayalım. (Kavruk ve Yardımcı,2012:244)


SÜKREDEN ADAM*
Bir varmış, bir yokmuş çok söz etmek günahmış. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde imis. Pireler bakkalık eder, develer tellalık edermiş. Zaman bu zaman ya, iste bu zamanda iki kardeş varmıs. (Kavruk ve Yardımcı,2012:247)
NAR GÜZELİ *
Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde. Develer tellal iken, pireler berber iken; ben anamın, babamın beşiğine, tıngır mıngır sallar iken… Anam kaptı maşayı, babam kaptı tavayı, döndürdüler bana dört köşeyi. Kestane aldım diridir diye. Kestane aldım iridir diye, satamadım, kurudur diye. Minareyi belime soktum, belki borudur diye. Aldılar, götürdüler “delidir” diye. Osman geldi, kurtardı. “O bizim masalcı ablamız, deli değildir” diye. Toplandı çocuklar başıma, haydi, “Nar Güzeli’ni anlat” diye. (Kavruk ve Yardımcı,2012:259)
FATMACIK İLE YUSUFÇUK*
Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde cinler cirit oynarken, ocakta aş kaynarken. (Kavruk ve Yardımcı,2012:286)
ODUNCU OĞLU İLE ABUGÜNEŞ *
Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, deve dellallık ederken, eşek hamallık ederken, üvez eşeğe binmiş, minareyi gucağına almış. Derelerden sel gibi, deperlerden yel gibi, ödünç alınmış un gibi tozup gitmeye başlamış. Altmış tarla firik buğdayı yedik, karnımız doymadı, yüzümüz de gülmedi. Bunun burası hikâyedir. Eşiden bilir adını. Eşidmeyen sorar dadını. (Kavruk ve Yardımcı,2012:291,92)
ÇIRPICI KIZ*
Zaman zaman... Zamanların ötesinde. Renk renk... Renklerin ülkesinde. Güzel bir oyun bahçesinde. Bir meyve ağacı varmış. Üst Dalları göğe değer, alt dalları yere döşenirmiş. Bu ağacın, bir yanı çiçek açar, bir yanı da meyve verirmiş. Bir yanı yaprak döker, bir yanı karlar, buzlarla örtülüymüş. Bu ağacın altında, şen, Neşeli çocuklar, şarkılar söyler, oyunlar oynarlarmış. Bir gün, bir kuş gelmiş. Kanatları altın, kuyruğu gümüşten. Allı, pullu gagasında, allı pullu bir top varmış. Kuş üç defa, çocukların başucunda dönmüş. Sonra topu çocukların ortasına atmış. Top zıpladıkça, göğe çıkar. Gökten yıldızlar, yıldızlar yağar. Yerden binbir çiçek açarmış. Derken, top yuvarlanmaya başlamış. Top yuvarlanmış, çocuklar koşmuş. Top yuvarlanmış, çocuklar koşmuş. Nihayet, top, büyük bir şatonun önüne gelmiş. Bir vuruşta kapısını açmış. Çocuklar hep birlikte içeriye dalmış. İçeride kırk kapı varmış. Hangi kapıyı açsan kırk kapı açılırmış. Her oda ayrı renkle döşenmiş. İçeride, kimler yokmuş kimler? Keloğlanla anası, Pamuk Prenses, Yedi Cüceler, Hain Kurt, Kırmızı Şapkalı Kız, büyük devler, canavarlar, prensler, prensesler, zorba krallar, cadılar, çocuklar, üvey analar, fakirler, zenginler, akıllılar, ahmaklar... Saydığım sayamadığım, bildiğim, bilemediğim, daha kimler kimler... Her kapıdan bir masal çıkarmış. Bu Kapıların birinden, bir masal da bize çıkmış. (Kavruk ve Yardımcı,2012: 324,25)
ALİŞ VE FADİK *
Bir varmış, bir yokmuş. Allah’ın kulu çokmuş. Manisa’dan Tire’den şimdi geçti buradan, sen anasına ben kızına sarı inek pişti geldi düşüyken, oturdum dedim, kibar oğlu kibarım. Böylece gelin masalımıza başlayalım. (Kavruk ve Yardımcı,2012:348)
AĞCAEYUB'ÜNEN KARACAEYÜB'ÜN HÜNERİ*
Bir varmış, bir yokmuş. Allah'ın kulu darıdan çokmuş. Çok söylemesi günahmış. (Kavruk ve Yardımcı,2012:368)
ŞEYTAN’IN OYUNU *
Bir varmış,  bir yokmuş. Allah’ın deli kulları çokmuş. Deli deli tepeli. Kulakları küpeli. Mintanı var, çerden çöpten. İlikleri karpuz kabuğundan. Düğmeleri turptan. Turp dedin de aklıma iki adam geldi. Biri zayıf, biri şişman. Sırat köprüsü mü desem? Ecel köprüsü mü desem? Ne desem? Yalan mı desem? O yalan, bu yalan, ağzın burnun yok mu, sen de yalan. Neyse uzatmayalım, masala su katmayalım. Bir varmış. Bir yokmuş. (Kavruk ve Yardımcı,2012:383)
YARIMCA*
Bir varmış, bir yokmuş, Allah'ın kulu çokmuş. Çok söylemesi günah,az söylemesi sevapmış. (Kavruk ve Yardımcı,2012:385)
ÇİLELİ KIZ *
Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde; deve berber iken, horoz tellar iken; hamamcının tası yok, oduncunun baltası yok, çarşıya vardım, bir tazı geziyor, boynunda halkası yok. Biraz daha gittim. Bir kadın geziyor, peştamalının ortası yok. Eğildim, baktım; eyvah, onun da kocası yok. Baktım, tütünüm tükenmiş; tütün alayım dedim tütün, çarşı yandı büsbütün. Dumanı direk direk oldu minare gibi, o yalan, bu yalan; fare yuttu bir yılan. Pireye vurdum palanı, yedi yerinden çektim kolanı. Ağalar ben söylemedim mi bu yalanı? Hikâyedir adı, söylemekle çıkar tadı. Bu hikâyeyi dinlemeyenin anasını sevsin kör kadı. (Kavruk ve Yardımcı,2012:403)

KAYNAKÇA
OĞUZ, M. Öcal(2011); Türk Halk Edebiyatı El Kitabı, Ankara: Grafiker Yayınları. 
KAVRUK, Hasan; YARDIMCI, Mehmet(2012); Anadolu Masalları Gerçekleşen Rüya, Malatya: İnönü Üniversitesi Yayınları.




8 Eylül 2014 Pazartesi

Çocuk Masalı Örneği-Metin Yazarlığı

BALIKÇININ KÖTÜ TALİHİ
Kırk evli bir köyde çok fakir bir balıkçı varmış. Ne zaman balık avlamaya çıksa ağını suya üç kez atar boş dönerse bir daha da denemezmiş. Yine böyle bir gün eski dostu yaşlı teknesinde ilk ağını atmaya hazırlanıyormuş. Suya şöyle bir bakmış ve içinde küçük parlayan mücevherleri görünce ağını usulcacık salıvermiş. Beklemiş beklemiş ağ toparlanmaya başlayınca balıkçı ipleri tutmuş ve çekmeye başlamış. Ağ o kadar çok ağırmış ki balıkçı çok heyecanlanmış uzun süredir evine eli boş dönüyor şansı pek yaver gitmiyormuş. Talihinin döndüğünü ve bu sefer iyi para kazanacağını düşünmüş.  Fakat iplerin kopup balıkların kaçmasından korktuğu için çok dikkatli ve yavaşça çekiyormuş. Ağı nihayet tekneye çekmeyi başarmış. Bir de bakmış ki ağın içinde kocaman bir kırmızı balık varmış. Fakat bu balık öyle bir balıkmış ki kuyumcuların bile işi bırakıp balıkçılığa dönmesine sebep olabilecek kadar değerliymiş. Pulları sedef, gözleri elmas, yüzgeçleri altınmış.
Balıkçı çok sevinmiş  “işte pazarda satıp para kazanabileceğim bir şey buldum” demiş. Sevinçli bir şekilde teknesinde zıplarken sarsıntıdan balık uyanmış. Fakat bunu balıkçı görmemiş. Çünkü o esnada uzun süredir karısının ve çocuklarının çok zorluklar çektiğini, kışın kapıya dayandığını ve hala eski barakasının çatısını tamir ettiremediğini düşünmüş. Bu balık olmasaydı kışın yağmur benim misafirim, rüzgarda çocuklarımın yorganı olacaktı. Fakat artık zengin oldum. Barakamı tamir ettirebilir, kışın sobada yakmak için odun satın alabilirim. Dolabımı yiyeceklerle doldurur, kışın balığa çıkmadan idare edebilirim diye düşünüyormuş. Bu düşünceler balıkçıyı sevindirmiş. Balıkçı gülüyor ve karısını düşünüyormuş, “Bak karıcığım sen bana balık tutmak gibi kolay bir işi bile beceremediğimi söyledin. Sabah sabah sitem ettin, üzüldün, yine umutsuzluğa kapılmıştın fakat bu balık nihayet senin yüzünü renklendirecek” demiş. Zavallı balıkçı başına geleceklerden habersiz bir an önce eve dönüp bu güzel haberi ailesine duyurmak için teknesinde kürekleri arıyormuş. Heyecanlıymış, sevinçliymiş. Arkasına dönmüş kürekleri bulmuş. Kürekleri eline alırken çok gürültülü bir ses duymuş. Balıkçı dönmüş bakmış birde ne görmüş, ağların içindeki ganimet bir anda peri kızına dönüşmüş. Balıkçı onu görünce korkmuş, etrafına bakınmış, yalnızmış. Ne yapacağını şaşırmış. Peri kızı çok güzelmiş. Saçları bir güneş, gözleri cam, kanatları altın bir tül… Balıkçı onu görünce gözleri görmez, çenesi tutmaz olmuş, nefes alamamış, sesi çıkmamış.
Peri kızı - Ey kudretli balıkçı! Korkma, ben bir su perisiyim. Uyuya kalmışım. Sende beni yakaladın. Benden sana ödül olmaz. Beni bırak suyuma geri döneyim, demiş.
Balıkçı gördükleri karşısında çok şaşırmış, heyecanlanmış. Daha önce böyle bir şey ne görmüş ne duymuş. Meraklanmış sormuş - Ey peri kızı! Niye bu balığın şekline büründün, şimdi ben ne edeyim, kimsin nerden bileyim, ne hacıyım ne hocayım, doğru söylediğine nerden inanayım, demiş.
Peri kızı - Sevgili balıkçı hikayemi dinle. O zaman belki bana inanır ve beni suyuma geri bırakırsın, demiş.
Balıkçı heyecanlı ama bi o kadarda kafası karışık bir halde elini şapkasının üstüne koymuş. Düşünmüş, bilinmeze olan merak onu yiyip bitirmeden önce sabırsızlıkla - Haydi, anlat öyleyse. Yoksa ruhum meraktan ve sabırsızlıktan bedenimden çıkacak, demiş.
Peri kızı anlatmaya başlamış - Ben bir periyim suyun içinde oradan oraya gider sevgililerin suya fısıldadığı sözcükleri dinler birbirlerine iletirim. Kadınların anne olma dileklerini, genç kızların kısmet bulma isteklerini, yüreği cesur yiğitlerin zafer isteklerini; sevgisi sonsuz yüce varlığa iletirim. Ne inim ne cinim. İnsanlara yardım ederim. Ama yoktan var edemem.  Kimse korkmasın, başıma bir felaket gelmesin diye balık şekline bürünürüm. Şimdide uyuyakalmışım. Sen beni yakaladın. Ne olur beni bırak beni azat et, demiş ve eklemiş - Sevgili balıkçı beni azat edersen sana bir altın vereceğim. Başın dara düştüğünde parayı suya at hemen orda belireceğim ve sana yardım edeceğim, demiş.
Balıkçı düşünmüş. Yine başarısız olduğu için gözleri dolmuş. Kurduğu hayaller gerçekte bir mana ifade etmiyormuş. Umutsuzluğun derin sessizliğine kapılmış. Elleri en az sabahki kadar boşmuş. Eve elim elimin üstünde gidemem diye düşünmüş ve kendi kendine şu sözleri söyleyerek sitem etmiş - Ey balıkçı zenginliğin rüzgârı senden yana hiç esmeyecek. Bilmiyor musun ki senin bir yelkenin bile yok. Denizin ahenkli kıvrımları sana asla tokluk sözü vermeyecek, demiş. Kendi kötü talihi yüzünden peri kızını cezalandırmanın adaletsizlik olacağını düşünmüş ve peri kızını ağdan kurtarmış. Bu sırada peri kızının verdiği söz aklına gelmiş. Balıkçı - peri kızı bana verdiğin sözü sakın unutma, demiş. Peri kızı da ona bir altın vermiş, teşekkür etmiş ve suya dönmüş, yok olmuş.
Balıkçı ağını tekrardan suya atmış. Çok mutsuzmuş. Yine ailemi hayal kırıklığına uğratacağım. Karım yine balık tutamama konusunda ne kadar becerikli olduğumu söyleyecek ve beni övecek. Bu kışta bereket kapımdan değil bacamdan gelecek. Çocuklarımın mideleri yeni senfoniler üretecek diye düşünüp kendisini yalnız ve çaresiz hissetmiş. Bu duruma bir çare bulamadığı için kendisine kızıyor talihine sitem ediyormuş. - Ey kötü talih hiç peşimi bırakmıyorsun. Ne kötüsün bana acımıyorsun. Günlerdir ağ atıyorum boş dönüyorum. Beni hiç ödüllendirmiyorsun. Öyle ki ben umudumu hiç kaybetmeden denize şansımı aramaya çıkarım fakat bana vereceğin bir şans bile yok. Bu ailem için yoksulluk artık bir kader oldu. Cehennemden bile bin beter kötü talih sen çalışanları görmezden gelir tembellerle dünyaları yönetirsin, demiş.
Bu sitemi duyan Talih cini kızmış, köpürmüş. Üflemiş, püflemiş. Gözünü açıp kapayana kadar balıkçının teknesine varmış. Balıkçı Talih cinini karşısında görünce korkmuş. Bedeni tir tir titriyormuş. Korkudan duyamaz, hissedemez, düşünemez olmuş. Aklını kaçırmaktan korkmuş. Bu felaketlerin sebebi Talih ciniymiş. Talih cini olabileceği en korkunç şekle bürünmüş. Başı gökyüzünü kaplıyor,  gözleri kızgınlıktan ateşler saçıyormuş. Üflüyor, püflüyor, kükrüyormuş.
Talih cini kükremiş - Ey kendini bilmez densiz! Ey asi! Ey isyankâr! Ne cesaretle talihinden şikâyet edersin? Elin, ayağın sağlam. Ailenin başını sokabileceği sıcak bir evin var. Sevgi, fedakârlık, birliktelik buz gibi saray entrikalarından bin kat iyidir. Tencerende kaynayacak bir lokma aş, kazanlarda kaynayacak dedikodu ve kul hakkından iyidir. Sen benden altın anahtar istiyorsun! İnsanoğlu altın anahtarla her kapıyı açıyor, rüşvet boyun eğdiriyor. Ama unutma para insanlığı zayıflatır, insanlığın ruhunu kolayca elde eder,  yok eder. Talih para demek değildir. Sen benden para ile talihlerin en beterini istiyorsun. Ama bilmiyorsun ki senin talihin en güzel talihtir. Aç gözlülük iyi değildir. Şimdi sana bir ceza vermeliyim ki senin gibiler bundan ibret alsın, elindekinin değerini bilsin, açgözlü olmasınlar. Hayatın en büyük ganimet olduğunu anlasınlar. Bu yüzden ben Talih cini olarak hüküm veriyorum ki şimdi seni öldüreceğim, demiş.
Balıkçı müthiş bir korkuya kapılmış. Gözleri yaşla dolmuş. Tüm bunları yaşamamış olmayı ve kendinin bir rüya aleminde olmasını diliyormuş. Sitem ettiği için çok pişmanmış. Talih cinin söylediklerine hak veriyormuş. O sadece çalışıp kazanç sağlamak, ailesiyle birlikte yiyip, içip, geçimini sağlamak istiyormuş. Ailesine iyi bir hayat sunamadığını düşünürken Talih cinin söyledikleri onu çok etkilemiş. Aslında zenginliğin para değil aile demek olduğunu anlamış. Şimdi Talih cininin verdiği cezayla ailesinden de olacakmış. Düşünmüş, ben yokken ailemin durumu ne olacak demiş kendi kendine.  Sonra üzgün bir sesle - Ey talih cini! Benim bir ailem var. Ben ölürsem onların hali nice olur? Beni çok seven karım üzüntüden hasta olur, yataklara düşer. Üç kızım saçlarını yolup baba deyip feryat eder. Şimdi onların halini bu şekilde koyup nasıl gideyim.  Ey ulu Talih cini! Beni affet. Ben çok sitem ettim. Kendi talihimin değerini bilemedim. Benim yüzümden ailemin başına bunca keder düşmesin. Ben bir daha hiç sitem etmem. Her gün olduğu gibi ağımı suya atar bereketini beklerim. Hem hiç çaba harcamadan para kazanıldığı nerde görülmüş. Hiç kazanmayanın kazanı kaynar mı? Ayrıca ben ve karım dünyadaki en zengin talihe sahibiz. Üç kızım da öyle… Aile en büyük zenginlikmiş senden bunu öğrendim. Şimdi üç masum kızım benim yüzümden cezalansın mı?, demiş.
Talih cini daha çok hiddetlenmiş. - Hey yüce yardan, ne çıkmaz bir yol!  Bir densiz yüzünden bir ailenin başı yanacak. Ama görüyorsun ya elden ne gelir. Ne çare bulmak gerek ki diğerlerine de ibret olsun, demiş. Düşünmüş düşünmüş ve bir müddet sonra – Balıkçı! pire yüzünden yorgan yakılmaz. Bana kalbinin temiz, niyetinin iyi olduğunu kanıtlarsan hayatını sana geri bahşederim, demiş.
Bunu duyan balıkçı düşünmüş, içine umut doğmuş, sevinmiş. yüreği pır pır atıyormuş. Cezadan kurtulmanın yolunu bulmuş ve eklemiş - Ey cinlerin şehzadesi, sultanı! İyilik eden hiç kötülük bulur mu? Atasözleri asla yanlışa yöneltmez. İyilik eden iyilik bulur. Ben bu gün bir peri kızını kurtardım. Ona hayatını geri bağışladım. O da bana başım dara düşerse varsın gelsin beni derdimden kurtarsın diye bu altını verdi, demiş ve cebinden su perisinin ona verdiği altını çıkarıp göstermiş. - Şimdi altını suya atayım güneş saçlı peri kızı gelsin, hayatıma yemin olsun, doğruyu anlatsın, demiş.
Talih cini - Çok konuştun balıkçı. Ben bir cinim ama sen sadece bir insanoğlusun. Fakat yüce yaratan ruhunuza hayat üflerken akılda bahşetmiş. Ya bana kurnazca bir tuzak hazırlıyorsan, demiş.
Balıkçı Talih cinini kızdırmak istemiyormuş. Talih cininin kendisine inanması gerekmiş. Onu yumuşatmak için Talih cinini övmeye başlamış. - Ey padişahların padişahı Talih cinim! Hiç şüphen olmasın. Sana ant içerim ki yalan söylemiyorum. Hem ben sadece âdemoğluyum, sen koskoca cinler âleminin padişahısın. Bir nefesinle beni yakarsın. Seni aldatmak ne mümkün! Benim zekam ve kurnazlığım seninkinin yanında devede kulak kalır. Bak aptallığım yüzünden başıma ne haller geldi. Var gel izin ver altını suya atayım peri gelsin dillensin, demiş.
Talih cini kendini padişah gibi görmüş böbürlenmiş, heyecanlanmış bu övgüden pek memnun olmuş. Bunun üzerine - Peki balıkçı altını at bakalım ama beni kandırırsan seni şuracıkta öldürürüm, demiş.
Balıkçı altını suya atmış. Biraz tereddütlüymüş. Peri kızından şüphe duymuş. Heyecan ve korkudan yaşlı kalbi çok hızlı atıyormuş. Ya gelmezse o zaman Talih cini bana çok kızar ve onu kandırdığımı düşünür. Küllerimi toza dönüştürür diye düşünüyormuş Deniz köpürmüş, kabarmış peri kızı altın kanatlarıyla havada süzülmüş, etrafına bakınmış. Talih cini ile balıkçıyı görmüş olanlara anlam verememiş. Balıkçıya dönmüş - Nedir seni derde sokan, acına ortak olmaya geldim, demiş.
Balıkçı peri kızından şüphe duyduğu için utanmış. Her şeyi peri kızına anlatmış. Sonra peri kızına dönüp - Var gel hayatımı kurtar. Talih cinine bir hayat borcum var, demiş.
Peri kızı balıkçının bu haline çok üzülmüş ve sözünde durmuş. Başından geçen her şeyi Talih cinine bir bir anlatmış anlatmışta ne kelime ağzında ballar, kelimelerinde şekerler akıyormuş. Talih cini peri kızının güzelliğinden ve sözlerinden etkilenmiş.
Talih cini - Bre balıkçı! Sana hayatını bahşederim. Fakat şunu bil, kendini üstün gören soytarılar minnet bilmezler. Sen peri kızına iyilik yapmışsın. O da yaptığın bu iyiliğe karşı kendini borçlu saymış, sana minnet duymuş. Bu yüzden yardımına koşmuş. İyilik ettin, can kurtardın. Ben, seni ölümle cezalandırılmama rağmen; bana doğruyu söyledin. Bu yüzden sana bir ödül bahşedeceğim. Söyle bakalım benden ne istersin, demiş.
Balıkçı düşünmüş ince eleyip sık dokumuş. Hazır canını kurtarmışken biran önce evine gitmek işitiyormuş. Hayatını kurtardığı için pek sevinçliymiş. Yüzü gülüyormuş. Bakmış övgü dolu sözler Talih cininin hoşuna gidiyor demiş ki - Cihanlar sultanı kudretli Talih cinim! Benim sütten ağzım yandı yoğurdu üfleyerek yerim. Senden bir dileğim yoktur. Candan öte ödül yoktur. Sen bana canımı bahşettin daha da bir şey istemem, demiş.
Talih cini pek sevinmiş - Aferin balıkçı. Bu sorum sana tuzaktı. İnsan elindekinin değerini kaybedince anlar. Bak gördün mü şimdi gözüme girdin. Unutma azla yetinmeyen çoğu bulamaz. Şimdi ağını sudan çıkar, demiş.
Balıkçı bir an bile düşünmeden itiraz etmiş - Aman şahım, hikmetlim, padişahım! Sizin o kudretli görüntünüzü kıskanan tüm balıklar yosunların arasına saklandı, utandı, kaçıştı. Ben sadece üç kez ağ atarım. Şimdi ağımı boş çekersem bu günlük sadece bir hakkım kalır, demiş.
Talih cini - Yahu adam halamı sözümü sorgularsın.  At şu ağı, diye kükremiş.
Balıkçı korkmuş. Talih cinini tekrardan sinirlendirmek istemiyormuş. Bu ağdan da bir balık yakalayamazsa evine eli boş gideceği için umutsuzluğa kapılmış. Ama elden ne çare gelir,  ağı toplayıp tekrardan suya atmış. Talih cini su perisine bir şeyler fısıldamış. Su perisi suya dalmış ve yok olmuş. Tam bu esnada su kabarmış ağ toplanmaya başlamış. Talih cini balıkçıya ağını toplamasını söylemiş. Balıkçı ağı çekmiş çekmesine ama ağ çok ağırmış. Balıkçı merak etmiş. Bu kadar ağır olan şey ne olabilir ki diye düşünmüş. Sevinmiş çünkü bu sefer ağı boş olmayacakmış. Güç bela teknesine çıkarmayı başarmış. Bir de bakmış ki üç tane balık ağın içinde. Düşünmüş, onca ağırlık bu üç balık etmez. Bunda var bir iş demiş kendi kendine. Balıkçı kafasını kaldırmış Talih cinine bakmış. Tüm bu olanlara bir anlam verememiş.
Talih cini - Balıkçı bu üç balığı hemen kovana koy. Onları yedi gün besle. Yedinci gecenin akşamı dokuz balık olacaklar. Yedisini sat ikisini beslemeye devam et.  Kırk günün sonunda kırk bir tane balık beslenmeyi bekliyor olacak. Her defasında iki tanesini bırak gerisini sat. Fakat sakın unutma bu sihirli balık aramızda kalacak. Ve sen aileni geçindirmeye devam edeceksin. Şimdilik seni affettim. Ama gözüm üstünde. Eğer bir gün yine talihinden şikayet edersen o zaman seni affetmem. Gelir oracıkta canını alıveririm. Sakın unutma sihirli balık aramızda sır olarak kalacak. Ailene bile başına gelen tüm bu olayları sakın anlatma, demiş. Ve buhar olup uçup gitmiş.
O günden sonra balıkçı talihinden hiç şikâyetçi olmamış. Bu olaydan da kimseye bahsetmemiş. Balıklara gelince, balıkçı onlar için denizin içine bir havuz yapmış. Orada balıkları beslemeye ve satmaya başlamış. Barakasından balıklarını her gün gözetliyor onlara önem veriyormuş. Ayrıca çocuklarına elindekiyle yetinmeyi ve hayatın ve birlikte yaşamanın, bir aile olmanın dünyadaki en büyük zenginlik olduğunu da öğretmiş. Artık hiçbir şeyden şikayet etmiyor, mutlu mesut yaşıyormuş. Unutmayın bütün dünyanın en büyük adaleti hayattır. Herkese eşit miktarda bahşedilmiştir. Tektir ve mucizelerle doludur. Talih ise bizim nefesimiz kadar değerlidir. Çehov’unda dediği gibi Hayatınızın sonuna kadar yaşamadıkça talihinizden şikâyet etmeyin.


Eda Başpınar

Türkiyedeki Çocuk Tiyatrosu

TİYATRO ÇOCUKLARIN CENNETİDİR GİRİŞ Sözün, hareketin, sesin, dilin ve görselliğin bir arada olduğu anlatım biçimi olan tiyatroyu ele al...